
RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD
Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için
ESİN ÇETİNEL
Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.
Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.
Kitabımı bütün DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.
http://www.ideefixe.com/
http://www.kitapyurdu.com/
http://www.scala.com.tr/




|
 |
Atilla YEŞİLADA |
 |
Finansın Duayeni Atilla Yeşilada, belki de yabancı yatırımcılara Türkiye'yi ilk defa tanıtan isimdir. Yıllarca finans dünyasında profesyonel bir yönetici olarak çalıştıktan sonra NTV, CNBCE, SKYTURK, HABERTURK gibi televizyonlarda çok sayıda program yaptı. Basın dünyasının ileri gelen önemli ekonomi ve finans yazarlarından biri oldu. Keskin dili ve her olayı en çarpıcı ve keskin dille aktarmasıyla ünlüdür. Okurken muazzam keyif alır ve tekrar okursunuz.
Atilla Yeşilada CemTV’de
Sitemiz yazarı Atilla Yeşilada artık hergün CemTV’de, ArtıFİNANS Programında. Tecrübeli sunucu Pınar Işık Ardor’la işbirliği yapan yazarımız, Pazartesi-Cuma saat 16:00-17:30 arasında reel ekonomiyi, finans dünyası ve piyasalarda oluşan haberleri kendine özgü stili ile yorumluyor.
CemTV Digitürk Kanal 47’de
Daha fazla bilgi için: http://www.cemtv.com.tr
|
|


Wednesday, 28 April 2010
Yunan Krizin’de Oyun Sonu
Yunanistan’ın başına gelenlere AB açısından bakarsak, karşımıza tam anlamıyla “iki ucu gübreli deynek” sendromu çıkıyor. AB’nin yaşadığı tezata bir bakalım.
Hadi, 30 milyar Euro’yu bastırdık, Yunanistan’ı kurtardık. Ya, Yunanistan kemer sıkma sözünü tutamazsa? Halk şimdiden isyan halinde. Hem 30 milyar Euro’yu kaptırdık, hem de seneye yine kapımıza gelecekler. İş Yunanistan’la...
Makalenin tamamını okumak www.bilgeekonomist.com u tıklayın
Thursday, 22 April 2010
Linç Başlarken
Finansal krizlerin en önemli özelliklerinden biri “günah keçisi” bulunmasıdır. Modern çağlardan önce de sık sık finansal sistem tıkanıyor, ya da piston fırlatıyordu. Sebebi ne olursa olsun, kriz yatıştıktan sonra, kamu daima –tercihen--- bir Musevi banker ya da işadamı bulup ya asmış, ya da tahta kafese bindirip şehirde dolaştırarak, halkın elindeki son kullanma tarihi geçmiş sebze, meyve ve yumurtaları değerlendirmesine yardımcı olmuştur.
2007-2009 krizinden sonra da yatırım bankalarının günah keçisi tayin edilip, derhal itile-kakıla darağacına götürüleceğini tahmin etmiştim. Bu süreç, eğer finansal sistem batarsa, ekonominin bir daha gün ışığı görmeyeceğinin kabulü ile biraz gecikti. Aksine, devlet nerdeyse zorla bankalara ucuz sermaye ve kredi koyarak mali durumlarını güvenceye aldı.
Ama, bankalar kendilerine tanınan bu “şartlı salıverme” fırsatından yararlanamadı. Krizde sorumluluklarını hiç kabul etmedikleri gibi, bir de sistemi felakete sürükleyen iş modelinin daha risklisini derhal uygulamaya koydular. Daha önceki krizlerde hiç karşılaşılmayan bir gelişme daha gözlendi: Büyük yatırım bankaları açıkça onlar kurtaran ve ayakta kalmalarını sağlayan devlete meydan okumaya başladılar.
Eğer finansal sistem hızla toparlanırken, işsizlik de aynı oranda azalsaydı, bankalar belki bu cüretkarlıklarının bedelini ödemeden kurtulurlardı. Ama, Main Street (Ana Cadde) acından kıvranırken, Wall Street’in milyarlarca dolar kar yazıp, yarısını da yüzü sivilceli trader çocuklara dağıtması isyan başlattı.
Obama, iktidara geldiğinden bu yana bir türlü baş edemediği fanatik Cumhuriyetçilere karşı düellosunda bu sefer çok akıllı bir mekan seçti: Finansal sistemin denetimi. Antreman maçını da yine Wall Street’in en çok nefret edilen yıldızı ile yapıyor: Goldman Sachs. Goldman Sachs
(GS) SEC’nin ona atfettiği suçları işledi mi, hiç bir fikrim yok. Ama, çok antipatik olduğu kesin. Hani, sınıfta sizi hep satranç, ya da basketbolda yenen bir çocuk vardır. Üstelik her maçtan sonra karşınıza geçip sizinle alay eder, hatta eve kadar takip edip ezikliğinizi yüzünüze vurur da durur. İşte GS öyle bir kurum.
GS, SEC’nin suçlamalarına karşı kendini sonuna kadar savunacağını beyan ederek bir hata daha yaptı. Yönetimin kamuoyu önünde söylediği her söz, halkı daha da sinirlendirmekten başka bir işe yaramayacak. Çünkü, sorun GS’ın yaptıklarında değil, Wall Street’in başarısının uyuz hükümetlerin ona tanığı imtiyazlardan kaynaklandığı, ve fakir halkın sırtından elde edildiği genel bir kanı. GS zemzem suyuyla yıkanmış olsa, jürili bir davayı da kazanamaz. SEC avukatları muhtemelen suç teşkil eden fiil üstüne değil, GS’nin karakteri üstüne kuracaklar iddianameyi. GS’ın kendini savunma çabalarını böbürlenme olarak takdim edecekler. GS, şimdi çenesini kapatıp birkaç yüz milyon dolar tazminat ödese, daha iyi ederdi. Jüri karşısında lisansını kaybetme tehlikesi bile var.
GS sayesinde, Cumhuriyetçiler Obama’nın Finansal Denetim Yasa Taslağı’na direnmeyi bırakıyorlar teker teker. Taslak eğer bu haliyle yasalaşırsa, en karlı birimleri olan türev ürünler masaları ayrı organize edilecek, muhtemelen ek sermaye koyma mecburiyeti getirilecek. Ayrıca, bir iki istisna dışında, türevler borsalarda veya merkezi Takas Bank nezdinde alıp-satılacak ki, bu da bankaların karına dev bir darbe indirir. Dikkat ederseniz, karları ile Wall Street’i sürükleyen büyük bankaların hemen tümü kredilerden para kaybetmiş, ama “trading ve investment’ten” kazanmış. SEC’in yakında başka büyük Wall Street bankalarının da üstüne gitmesi büyük olasılık.
Credit Suisse’e göre Bank of America ve Merrill Lynch GS’nin başını derde sokan türev ürünlerin en büyük ihraççılarıydı. UBS de bu listede yer alıyor. Credit Suisse’in mantığı, eğer A tür işlemin birinde suç varsa, o türün hepsinde olabilir ki, genelde geçmişte SEC davranışları ile uyumlu. Bence, yeni saldırının başlaması için anketler bekleniyor. Obama eğer finansal endüstrinin kasıklarına tekme atmanın Kasım seçimlerinde oy kazandıracağını görürse, düğmeye basar.
Belki, SEC GS’ya karşı dava açmasaydı da bu süreç başlayacaktı, ama artık linç mentalitesi yalnız sokaktaki adamı değil, tüm kurumları sardı. IMF’nin banka vergisi teklifi daha önce neo-liberal politikaların Üçüncü Dünya’da bir numaralı avukatı olan bu kurumun da havayı koklayarak kendi duruşuna ayar çektiğini gösteriyor. Vergi bu haliyle kabul edilir mi bilinmez. Kim ülkeler fikri beğenmedikleri için, bir kısmı da “biz kendi idamlarımızı kendimiz yaparız” anlayışı ile IMF teklifine karşı. Ama, artık ülke ya da küresel bazda bankalara ek vergi salınması büyük olasılık. Zaten, bu iyi senaryo, banka büyüklüklerine limit koymak, komisyon ve tradingden para kazananlar diye ikiye ayırmak, fonlar gibi sırf ortaklarının parasını işletir hale getirmek gibi radikal fikirler sırada bekliyor. Halk açlıktan kavrulurken, her geçen bilanço döneminde artan karlar, kamuyu bunları geri almaya itecektir. Bazı kaynaklara göre, bankalardan toplanması planlanan vergi senede 1 trilyon dolar, ya da bankaların vergi öncesi karlarının %20’sini bulabilir. Bu rakamları çok abartılı bulsam da, Wall Street uzmanlarından çıktığı için önemsiyorum.
Neden derseniz, IMF’ni son raporlarına bakın. Bankaların daha karşılık ayrılmamış 700 milyar dolarlık kötü kredileri var. Ama, bu karlılık ivmesi devam ederse, sistem yakında bilançosunu tertemiz yapacak. İllevelakin, vergi salınırsa….en karlı birim olan türev ürünler için ek sermaye mecburiyeti getirilirse ve…..en kötüsü MB’sı faizleri artırmaya başlarsa, bankaların karlılığı hızla düşeceği için kötü kredilerin bilançolardan filtre edilmesi süreci de umulandan daha uzun sürecek. Bankalar yine muhtemelen menkul kıymet portföylerini daraltmak yerine, kredileri kısacaklar. Tabii, özel sektör sermaye piyasasından yani tahvil ve bono ihraç ederek borçlanabildiği sürece, bankaların kredileri kısması ekonomik büyümeye çok ağır bir darbe vurmayabilir. Ama, IMF’nin o pazar hakkındaki yorumunu da not edelim: Eğer ülkelerin borç sorunları devam ederse, birden spreadler artarak özel sektör borçlanmasının maliyetini artırabilir. Ya da, kamu bir türlü ekonomiye bütçe desteğini kısamaz, ve özel sektör kredi pazarından dışlanır. Bu günkü konum değil ama, Yunanistan’ın moratoryum ilan etmesi halinde, ülkenin dış borcunun yarısını elinde tutan Batı Avrupa bankaları da ağır bir darbe yiyerek, finansal sistemin gücünün bir kez daha sorgulanmasına neden olur. EĞER, Yunanistan’dan gelecek bir moratoryum şoku, PIGS’ler ve on yeni üyeye de bulaşırsa, Avrupa bankaları tarihin en bet kötü kredi sorunu ile karşı karşıya kalacak.
2007 krizinden bu yana, hemen her hafta yeni bir felaket senaryosu ile huzurlarınıza geldim. Değerli okurlarım tüm tahminlerimde yanılmama rağmen sesimin güzelliği ve sahneyi dolduran fiziğim sayesinde asla benden teveccühlerini esirgemediler. Yukarda çizdiğim felaket senaryosunu da bu sene ilk bahar-yaz repartuarımda sıkça kullanmak, hatta mümkünse Mustafa Sandal’a bir “cover’ını” yaptırmak istiyorum. Dünya ekonomisi muhtemelen bu badireyi de atlatacak, çünkü daha kötüsünü iki yıl önce atlattı. Ama, bir de “çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, sonra abtestini yapar” teorisi var ki, sene sonunda resesyonu geri getirir. Kaos Teorisine göre Pekin’de kanat çırpan bir kelebek, Londra’da su baskınlarına sebep olabilir. Wall Street’de bir trader’ın dava edilmesi de, Türkiye’de büyümenin köküne kibrit suyu ekebilir.
ayesilada@gmail.com
Tuesday, 20 April 2010
20 Nisan 2010 - saat 13:50
Kıyamet alametlerinin zamanında teşhisi ve Tanrılar’ın sakinleştirilmesi için dökülecek insan kanı miktarının belirlenmesi, taa Aztekler’den bu yana bizim gibi “gelecek-bilimle” uğraşanların en temel görevlerinden biri olmuştur. Bu nedenle, durumdan vazife çıkartarak, medeniyetin sonununun yaklaştığını size ilan etmek durumundayım. Bu senaryoda en karlı yatırım stratejisi, bol miktarda tüketici kredisi almak, epi ipotek edip Ukrayna’ya tatile gitmek, ve kredi kartlı alışverişlerde her şeyi münkünse 12 taksitle ödemektir. Çünkü kefenin cebi olmadığı gibi, Türk Ticaret Kanunu’nun iflas ve hacizle ilgili maddelerinin de Ahret’te uygulanmayacağı konusunda özelden bilgi sahibiyim.
Kıyamet’in ilk alameti Sayın Başbakanımız’ın aniden “işçi dostu” kesilmesiyle “tebliğ edilmiştir”. Geçen sene 1 Mayıs’ta valisi ve emniyet müdürü alkış tutarken bir avuç zavallı işçiyi kıyasıya dövdüren, Ankara’da TEKEL işçilerini “denize döken”, 21ci Yüzyılın moderen ve demıkratik anayasasında kamu çalışanına grev hakkını esirgeyen bir zihniyetin, aniden hışımla işveren kesimine yönelerek “işçi alın, yoksa sizi bitiririm” tehdidi, elbette ki Kıyamet’in yakın olduğunun habercisidir.
İzlanda’da Eyjafjallajokull Volkanı’nın aniden patlaması da kıyamet için gerekli olan ikinci mühürün de açıldığını gösterir. Zaten, Eyjafjallajokull, artık denizlere gömülmüş Mu Medeniyeti’nin dilinde “Eyvah, şimdi ayvayı yedik” anlamına gelir. Maalesef, basın benim sempati göstergesi olarak Amerikan usulü EY-JEY olarak adlandırdığım bu volkanın atmosfere saçtığı küllerin ekonomik maliyetini yanlış hesaplıyor. Maliyet olarak çetelesi tutulan kayıpların bir kısmı aslında gelecek aylarda telafi edilir. Mesela, iptal edilen uçuşların maliyeti gerçektir, ama ihracatın gecikmesi değil. Çünkü, uçuşlar başladığında aynı ihracat yine yapılır, sadece veri bir sonraki aya kayar.
EY-JEY’nin asıl zararı bir yıl içinde belli olacak, çünkü bu Güzel Abimiz’in bir kere başladı mı aralıklı olarak 2 yıl kadar püskürme gibi kötü bir huyu var (Darısı tüm erkek okurlarımın başına). Bu sefer de aynı haltı yerse, sivil havacılıktan turizme kadar bir çok sektör darbe yer, ve isimleri ebediyen fu..edher olarak değişebilir. Ayrıca, atmosfere saçılan o küller yaz aylarında ne yapacak sizce? Mars’a doğru tatile mi çıkacak? Yooo..su tanecikleri ile birleşip asit yağmuru olarak toprağa yağacak. Kalbi ve ciğerleri zayıf olanlar sapır sapır dökülürken, zaten itten-ottan korkan Avrupalı vatandaş da sinema, maç ve alışveriş merkezlerinden ayağını kesecek. İşte o zaman Avrupa bir kez daha “öreke” kelimesinin etimolojik kökenlerini araştırıp, ekonomik ve fiili olarak “Ortaçağ’ın karanlıklarına gömülecek”.
Takdir-i ilahidir ki, Avrupa’yı çökerten bu volkan İzlanda gibi finansal açgözlülüğün simgesi haline gelen bir ülkede patlamıştır. Bu patlamadan en büyük zararı görecek olan ülkelerin de turizm devleri Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya olması da teadüfi olmayacak kadar manidardır. Acaba, büyük yatırım bankalarında çalışıp Şeytan’la işbirliği içinde olan bir takım analistlerin bu günahkar ülkelere dinimizde mundar hayvan olan PIIGS lakabını takmaları sizce tesadüfmüdür? Daha dün kahraman Türk milleti ile aşık atmaya kalkışan Yunanistan’ın da artık bırakın silahlanmayı, gelecek sene bebelerine bez alacak parası kalmamıştır. 45 milyar Euro Atina’yı kurtarmaz, Yunan menkullerine yatırım yapan diğer keferinin ülkeden parasını kaçırmasını sağlar. 2011 geldiğinde, Yunanistan’ın hala 2015’e kadar itfa etmesi gereken 240 milyar Euro borcu ve tekleyen ekonomisi ile ele-güne avuç açması gayet normaldir. İşte, dünya medeniyetine sodomiyi ve zeytin yağını bir ön sevişme aksesuarı olarak kazandıran bu günahkar kavmin de sonu bu olacaktır. Dördüncü mühür de böylece açılacak, Deccal’in trompet sesleri arş-ı semada yankılanacaktır.
Bütün Kutsal Metin’lerde buyrulur ki, kıyamet günü geldiğinde en büyük cezayı tefeciler çekecektir. O ceza Goldman Sachs’a açılan dava ile infaz edilmeye başlanmıştır. Obama’nın Kasım ara seçimlerinde Cumhuriyetçilere karşı slogan aradığı bir ortamda, SEC’nin davalarının Goldman Sachs’la sınırlı kalacağını düşünmek, ibadetten çıkmaktır. Solomon’un mabedinin önünde change-exchange-wechsel yapan tefecilerin taşlanması gibi, davalar Goldman Sachs’dan Merril’e, ve sonra Stan’e yayılacaktır. Şimdi SEC’e dayılanan Goldman Sachs, jürili mahkeme yaklaşırken yan çizecek, ve merhamet dilenecektir. 30 yıl fosur fosur sigara içip hakettiği gibi akciğer kanserinden ölen bir dallamanın hikayesine ağlayıp, tütün endüstrisine karşı 240 milyar dolar tazminatı karara bağlayan Amerikan Jürisi Büyük Finansal Sermaye’nin en büyük düşmanı olup, muhtemelen Goldman’a kırk satır ve kırt katır tercihi yapmasını söyleyecektir.
Kıyamet’in açılmasına iki mühür kalmıştır ki, bunlar da Türkiye’de dir. Altıncı mühür, Sn Baykal’ın emekli olmadan önce ülkenin yararına bir öneride bulunması ile açılır. Yedinci mühür ise Futbol Federasyonu’nun derbiye kör, sağır, dilsiz, korkak ve işcinsel olmayan bir hakem atamasıdır. İşte o zaman Pazartesi akşamı Hıncal Uluç’un spor programına Mehdi ve Hazreti İsa birlikte katılarak, Armageddon’un fikstürünü açıklayacaktır.
ayesilada@gmail.com
Monday, 19 April 2010
Bu İkinci Uyarı
Türk politikacısı uzlaşma konusunda en az kızışmış dağ keçileri kadar başarılı bir yaratık türü olduğu için, CHP’nin teklifinin AKP tarafından kabul edileceğini zaten bir an bile düşünmedim. Yine aynı yaratık türü hinlik yapmakta dünya önderi olduğu için de, Anayasa Değişiklik Paketinin oylanmasında herkesi TV başına çivileyecek bir sürü güzellik bekliyorum. Bunlardan en yükse ihtimalli olanı, CHP’nin kendi ayırdığı 3 madde dışında diğerlerine EVET oyu vererek, Sn Gül’ü sadece o 3 maddeyi referanduma sunmaya zorlamak. Mesela, çocuklara cinsel taciz ve şiddeti yasaklayan maddeye 420 oy geldi. Sn Gül, “Valla ben bu konuda emin değilim, belki de çocuk tacizi iyi bir şey, en iyisi halka soralım” mı diyecek?
ADP’de parti kapatma ve yüksek yargıda yeniden yapılanma hariç maddelerin referandumsuz yasalaşması toplumsal gerginliği azaltarak, ekonomi ve piyasalarda güven sarsılmasını da engeller. Ama, bir risk düşerken, öteki hızla yükseliyor. Sn Erdoğan, 2012 yılında başkanlık sistemine geçmek istediğini sonunda itiraf etti. Bu açıklamanın TOBB’dan AYM’ye ne büyük bir endişe yarattığını ya farketmiyor, ya da fark ediyor, ama aldırmıyor. Daha başbakanken ve sadece %47 oyun gücüyle bu denli baskıcı bir siyaset güden Sn Erdoğan bir de tam yetkili başkan olsa, düşmanlarına bu ülkeyi dar eder. CHP’nin ADP’ni AYM’e götürmesi halinde, iptal, ardından da AKP’ye ikinci kapatma davası açılması olasılığı yükseldi.
AKP bu tehditleri algılıyor, ama tarihi bir yanılgı içinde. “Biz halk seçti, AYM biz kapatırsa, halk daha fazla oyla seçer” gibi ne mantık, ne de gözlemle ispatlanamayan bir teze din gibi sarılmışlar. Oysa, durum tam tersine. AKP, hızla halk desteği kaybediyor, dostu kalmıyor.
Mart 2009 yerel seçimlerinde 8 puan oy kaybetmek partiye yanlış ders verdi. Uzlaşma arayacaklarına, iyice “düşmanlarını sindirme ve Ergenekon fantazisini artık ilkokul çocuğunun bile inanmayacağı boyutlara kadar şişirerek popüleritelerini geri kazanmaya çalıştılar, ama yürümüyor. Dün, KKTC’de Eroğlu’nun AKP’nin pek de gizli sayılmayacak engellemelerine karşın yaralı güvercin Talat’ı yenmesi, AKP’ye ikinci uyarı. AB sosuna bulanmış “komşularla sıfır sorun” politikası denen soya köftesini artık kimse yemiyor. Aslında, kendi gölgelerinden korkan Kemalist-laik cephenin fark etmediği bir şey var. Suudi Arabistan ve Sudan dışında, AKP her yerde kaybediyor. Azerbeycan, artık “Tanrı bir” desek inanmıyor. Sn Erdoğan’ın ABD ziyaretinden sonra Batı artık AKP’ye güvenmiyor, sadece tahammül ediyor. Türkiye’de başka bir müttefik bulsalar, AKP anında “out” olacak. Ama değerli muhalefet partilerimizin genetik ABD düşmanlığı sayesinde, AKP hala iktidarda.
AKP’ye yakında AB’den iki darbe daha gelecek ve partini dışarda Batı’nın kadim dostu, içerde ise Batı’ya “one minute” çeken has delikanlı oyunu kökten bozulacak. Birincisi, AB sene sonuna kadar Kıbrıs’da barış olmazsa Türkiye’ye ek yaptırımlar uygulayacak. İkincisi, Mayıs’da Belçika’da ilk burka ve peçe yasağı devreye girecek. Fransa, Danimarka, Hollanda ve Avusturya yakında onu takip edebilir. İsviçre, İtalya ve Almanya’nın bazı eyaletlerinde de aynı uygulama mümkün. Özetle, Avrupa açıkça artık İslamı istemediğini davul-zurnayla ilan edecek. Peki, o gün geldiğinde AKP hala AB yolunda ilerliyormuş gibi yapabilecek mi? Yapsa, kendi tabanı gidecek, yapmasa, liberalleri kaybedecek.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü zamanı Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. Ama, onun padişahlığının son yıllarında ilk duraklama alametleri başlamıştı bile. I. Selim iktidarında bunlar sadece su yüzüne çıktı. Bush’un Irak’ı fethetmesi ile ABD’nin en güçlü dönemini yaşadığını iddia edenler vardı, şimdi Washington artık Venezuela’ya bile söz geçiremiyor. Kurumlar bazen en güçlü göründükleri anda, içerde kirişleri karıncalar yemeye başlamıştır bile. AKP için de çanlar çalıyor. Sekiz yılda bu ülkede onlar gibi düşünmeyen her kurum ve bireye çektirdikleri eziyetten sonra, parti artık hatasını anlayıp gözyaşları işinde “vallahi değiştim, artık merkez partisiyim” dese de, alıcı bulamayacak. AKP bizi işimizden eder, aleyhimizde dava açılır diye korkup partiden yana görünenler ve yaşanan kanunsuzluklar ve keyfiliklere göz yumanlar iyi düşünsün.
ayesilada@gmail.com
Friday, 16 April 2010
Cehalet ve İstihdam
“Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı: "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.
Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi.Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.
Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: "İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür! Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. (Değerli Dostum E. E.’ye bu gönderi için çok teşekkür ederim) Bu gönderiyi okuduktan sonra Sn RTE’ın niye Türkiye’nin en sevilen lideri olduğunu ve okuma-yazma bilmeyenlere de başbakan olma hakkı tanınmadığı sürece böyle kalacağını anladım. Bir başbakanın işsizliğe çare olarak TOBB’un 1.3 milyon üyesinden her birine birer yeni işçi almalarını, onlar yapmazsa hükümetin odalarla teker teker konuşarak bu işi kotaracağını söylemesi ancak Kruger-Dunning sendromu sayesinde mümkün olabilir. Diplomaside Brezilya’yla işbirliği yaparak İran’a yaptırımları durduracağını sanmak, bal gibi AKP’yi Türkiye’nin tek efendisi kılacak bir anayasa değişiklik paketini AB’ye “demokrasinin gereği” diye yutturmaya kalkmak, Sn Baykal’ın 30 yıllık politik kariyerinde yaptığı tek olumlu açılım olan değişiklik paketin ikiye bölerek oylama teklifini “3 madde dediler, 11 çıktı” gibi düpedüz demogoji olan bir gerekçe ile red edip, milletin bunu yutacağını sanmak da akut ve tipik Kruger-Dunning’tir. Peki ama millet bunları nasıl yutar? Yutar, çünkü bu milletin %70’i her şeyi yutar. Bir hukuk adamının gizli darbe teşebbüsü hazırladığını iddia ettiği sözde örgütün bir numarasına Sn Dalan’ı, iki numaraya ise adı-sanı duyulmamış bir kurmay albayı yerleştirmesine inanan halk her şeye inanır. Yahu, Sn Dalan örgüt lider değil, mehdi olsa, Türkiye’de tek bir kişiyi peşinden sürükleyemez. Burası Libya’mı ki albaylar darbe yapsın? Maalesef, artık Anadolu’nun bağrından gelmenin cehaletle karıştırıldığı, kendi gibi düşünmeyen herkesin vatan hainliği ve bozgunculukla suçlandığı bir politik ortamda yaşıyoruz. Bu ortam her soruna halkı BU GECE tatmin edecek çözümler bulmakta ustadır. Bunu beceremezse, yüksek sesle bağırarak, o da olmazsa şiddete başvurarak kifayetsizliğin gizler. Ama, halkı YARIN VE GELECEKTE mutlu edecek hiçbir çözüm üretemez. Çünkü, refahın artışı ancak yapısal reformlar gibi planlanması ve uygulaması bilgi, birikim, tecrübe ve yüksek insan kalitesi gerektiren projelerle mümkündür. Türkiye’nin en büyük sorunu olan işsizlik de en zor yapısal reform olup, bir çok değişik alanda politika koordinasyonu olmadan gerçekleştirilemez. Mesela, eğitim politikası Şeriatlaştırma değil yüksek üretim gücü olan birey yetiştirmeye odaklanmadan, istihdam sorunu çözülemez. Halbuki, halktan zorla topladığın vergiyle, ya da ucuza aldığın boru kömür ve erzak sepetine dönüştürüp açlara sadaka dağıtmak çok kolay ve (politikacının kariyeri açısından) çok ucuz bir çözümdür. Hey hat, kömür yakılır, ekmek yenir biter, ama işsizlik sürüp gider.
Dün yayınlanan Ocak işsizlik verilerinde bir umut ışığı bulanlara şaşırmamak elde değil. Doğru, bir yılda 1.2 milyon kişi iş bulmuş, ama bunların 700 bini tarımdan. Ne oldu ya? Türkiye’de 1800’lerin ABD’si gibi Kızılderililerden arazi kurtarılıp fakir ve topraksız halka mı dağıtıldı ki, tarım istihdamı arttı. Tarım da istihdam artıyorsa, tarımsal büyüme ve verimlilik niye artmıyor? Eğer tarımda “üretilen” enti-püften 700 bin istihdamı çıkartırsanız, işsiz sayısı 50 bin azalmaz, 650 bin artar. Ama, senede iki defa tohum, 3 defa da gübre ve ilaç atmaktan başka “iş” sayılacak hiç bir verimli faaliyeti olmayan çaresizleri de “tam olarak istihdam edilmiştir” sayarsanız, istatistikler pembe gözükür. ABD’den örnek alın. En önemli aylık verinin adı ne? TARIM DIŞI istihdam.
İstihdam sorununu çözmenin iki yolu var. Birincisi, kamu önderliğinde yeni istihdam alanları yaratmak. İkincisi, emek pazarını serbest piyasa koşullarına uygun çalışır hale getirmek. Ben ikincisine daha yakınım, ama bu yaklaşımın temel öğelerini saydığımda bana katılmayacaksınız biliyorum: Asgari ücret kaldırılsın, işgücü üstünde tüm vergiler kaldırılsın, gelir düzeyi düşük olanlara yardım ile vergi ve ücret politikaları birbirinden ayrılsın, sendikal örgütlenmenin önündeki tüm engeller kaldırılsın, ama isteyen işveren hiçbir neden göstermeden istediğini kapının önüne koysun. Esnek, part-time çalışma ve out-sourcing teşvik edilsin. Özel iş bulma bürolarına izni verilsin. Biliyorum, hiç beğenmediniz. O zaman, kamu önderliğinde istihdamı artıralım. Hiçbir kalifikasyonu olmayan bireylere, ağaç dikmekten okul boyamaya, köy yolu yapmaya, dere yatağı temizlemeye kadar Türkiye’de yapılması gereken binlerce işi verelim, karşılığında maaş bağlayalım. Yetişkinlerin beceri kazanması için yurt çapında kurslar açalım. Doğu ve Güneydoğu’da yeniden KİT’ler kurarak istihdamı artıralım. 100 bin öğretmen, 50 bin sağlık işçisi istihdam edelim. 20 bin ziraat mühendisini köylere gönderip tarım bilincini artıralım. Beğendiniz mi? Bu çözümle serbest piyasa odaklı reformların arasındaki fark büyük ölçüde maliyeti olur. Aslında, kamunun iş yaratma hamlesinin bürokratik hantallık ve adam kayırma yüzünden daha az verim sağlayacağını da öne sürebilirim, ama bu evrensel bir doğru değil, Türkiye’ye mahsus. Daha iyi bir yönetim ile çözülebilir. Bütçeye maliyete gelince, devlet ve yerel idarelerin fakirlere dağıttığı yakacak ve erzak yardımı bütçesini bu faaliyetlere aktarsanız, üstüne de Fak-Fuk Fonu’nu ve İşsizlik Fonun’da birikenlerin bir kısmını ilave etseniz, bu programların en azından pilot projelerini uygulamaya koyacak kadar kaynak elde edersiniz. İş gücünün %45’nin kayıtsız çalıştırıldığı bir ülkede hem SGK primlerini indirmek, hem de kayıt dışı çalıştıran işvereni kıskaca alarak toplam hasılatı artırmak zor olmasa gerek. Zaten, istihdam sorunu çözmekte kaynak hiç sorun olmadı. Dünya Bankasın’dan gönüllü örgütlere, AB’ye kadar hemen herkes iyi tasarlanmış istihdam projelerine destek verir. Ama, Dunning-Kruger bu hibe veya ucuz kredileri kullanmaz. Çünkü, Dünya Bankası “bize proje getirin, krediyi verelim” değinde, alınır “Benden iyi mi bilecen sen? Ver parayı otur yerine” der.
Türkiye’de istihdamın başlıca sebebi cehalettir. Hem yönetenlerin, hem de çalışanların cehaleti. Sorun asla çözülemez, çünkü birinci grup hata yaptığını kabul edecek bilinç düzeyinde değildir. İkinci grup ise kendisini sefalete mahkum eden politikaların neler olduğunu bile bilmez, bir erzak sepetine geleceğini satar.
ayesilada@gmail.com
Wednesday, 14 April 2010
Çıkmak Mı Zor Girmek Mi?
Şahinler şahini, enflasyon fatihi, likidite zabiti TCMB dün çıkış stratejisini ilan etti. PPK kararı yanında gelen açıklamalar ve çıkış stratejisinin belirlenmesinden sonra basına yazan ekonomistlerin hepsi bir kez daha TCMB var oldukça bu ülkede enflasyon denen virüsün yaşamasına imkan olmadığına can-ı gönülden kanaat getirerek, secdeye vardılar, iman tazelediler. Aptest alıp DİBS’de taze taze mala girdiler. Sn Yılmaz’ı dinleyen birkaç akil adam ise, toplantıdan kulakları inip, kuyrukları bacaklarının arasında ayrılırken, kendi aralarında “Yahu, bu adamların hiç bir halt yiyeceği yok, şimdi biz TCMB’nin yakında kredibiliteyi toptan çizdireceğini bizim Hazine bölümüne nasıl anlatacağız?” diye kara kara düşünüyordu. Çünkü, okulda bize öğretilenleri ve yanyana oturduğunuz traderlar’ın akşama kadar mal alırken ürettiği cezbedici feromanlarının dimağ üstündeki etkisinden kurtulup tarafsız düşünürsek, TCMB son iki günde iktidarsızlığını beyan edip, tek hedefinin enflasyonla mücadele değil, büyümeye halel gelmemesi olduğunu bir kez daha gösterdi.
Nasıl yani, bu kadar akıllı ekonomist haksız da ben mi haklıyım? Ben size anlatayım, siz karar verin. PPK notlarıyla başlayalım. TCMB’nin “yakında” faiz artırmaya başlayacağını, söylemini gittikçe sertleştirerek oyuncuları buna hazırladığına nasıl kanaat getirildi? Bir önceki açıklamada “faiz oranlarının uzun bir süre düşük düzeyde tutulması gerekeceği” yazılıydı. Bu açıklamada ise “faiz oranlarının bir süre daha mevcut düzeylerde tutulması, ve uzun süre düşük düzeylerde seyretmesi” gerekebileceği vurgulandı. Vay be, şu meydan okumaya bak! Ben okuyunca korkudan dudaklarım uçukladı, Churchill’in Almanya’ya savaş ilan ederken halkına “Size sadece kan, ter ve gözyaşı vadediyorum” demecinden bu yana dünya alem böyle mertçe bir duruş görmedi. Herhalde ben Türkçeyi CIA’nin gizli karargahında öğrendiğim için, cümleyi yanlış okuyorum. Her iki cümle de aynı manada değil mi? Hatta, daha da kötüsü ikinci cümle “Bir miktar faiz artırımı belki, ama sonra enflasyon nereye giderse gitsin, faiz filan artırmam, abi” anlamında okunamaz mı? Nerdeyse 30 yıldır FOMC açıklamaları ile piyasalara yön veren Fed’in her cümlesinde ayrı bir mana gizlidir. Ama, bunların hepsi kodlanmıştır. Piyasa bir virgül fark olsa, Fed’in ne yapmak istediğini anlar. Bizde böyle bir gelenek var mı ya? TCMB daha önce politika değişiklikleri PPK notları ile mi verdi, yoksa Başka Yılmaz şehir şehir dolaşarak herkesi ikna mı etmeye mi çalıştı? Şaka bir yana, bu tek cümleye bakarak faiz artırım tarihini ve miktarını revize etmek biraz abartışlı kaçıyor. Ben, cami karşısında güvercin falı çekip daha iyi tahminler yaptım.
Çıkış stratejisine gelince. Bir stratejide 3 noktayı bilmek önemlidir. Ne zaman? Nereye kadar? Ne hızla? Dünkü açıklamada bunların hangisi var? Hiç biri! Zaten TCMB’nin normalde kullanmadığı, ama kredi darboğazından çıkışı hızlandırmak için ilan ettiği olağanüstü tedbirler zaman içinde geri çekilecek. Buna strateji değil, totoloji (hiçbir anlam ifade etmeyen gerçek) ya da “niyet beyanı” denir en fazla. Hadi, TCMB açıklamalarından şahince tutum okuyan ekonomistler yanlış düşünüyor, peki ama rasyonel davranan piyasa niye TCMB’yi çok aciz kaldığı için cezalandırmıyor diye soracaksınız. ÇÜNKÜ, piyasa rasyonel davranıyor. Bankacılık sisteminde 273 milyar menkul kıymet var, çoğu DİBS. Siz bu kadar malı üstünde otursanız, “Aman, gemiyi sarsmayayım, alıcı buluncaya kadar TCMB’nin martavallarına inanayım” mı dersiniz? Yoksa “Aaaa.. bu kadar yalan fazla valla. Benim vicdanım elvermiyor, ne kadar zarar yazacak olursam olayım, elimdeki malları satmaya başlıyorum” mu? İkincisini yaparsınız kaç gün daha görevde kalırsınız?
Peki enflasyon artar mı? Yaz aylarında artmaz herhalde, çünkü TL dışardan gelen sıcak para ile hızla değer kazanıyor. Zaten, hakkını verelim TCMB’nin, ABD ve AB’den gelen çok güçlü verilere karşın Fed ve Avrupa Merkez Bankası da bir türlü faiz artırmıyor. Bu tutum piyasalarda yer yer eleştirilere ve bazen de uzun vadeli tahvil getirilerinde sert dalgalanmalara neden oluyor. Ama, ABD ve AB’nin durumu bizden çok başka: Her iki bölgede de krizden önce enflasyon riski yoktu ki. Şimdi de, dün çıkan ABD TÜFE verilerinin gösterdiği gibi, gidişat enflasyondan çok deflasyona doğru. Ayrıca, ABD’de TIPS (Enflasyona karşı korumalı devlet tahvilleri) getirileri ve çeşitli beklenti anketlerinin gösterdiği, vatandaşın enflasyon tahminin son 5-10 yıl içinde en düşük seviyeye gerilediği. Bu ortamda, eleştirseler de Fed ve AMB’nın faiz artırımlarını geciktirmek için çok makul gerekçeleri var. Bizde öyle mi? Nisan’da hem manşet hem de çekirdekler yine artacak. TCMB’nin kendi düzenlediği ankete katılanlar bile 24 ay sonra dahi enflasyonun hedeften 170 puan yüksek kalacağını düşünüyor. Sözünün eri bir merkez bankası, böyle bir ortamda bir tek kendi hazırladığı tahminlere dayanarak “merak etmeyin, enflasyon düşecek” demek yerine kafadan bir 100 puan faiz artırıp, endişeleri yatıştırırdı. Unutmayın, 1974-2010 dönemini ele alırsak, 36 yılın 32’de Türkiye dünyanın en yükse enflasyon üreten ülkelerinden biriydi. Toplumsal hafızanın yükse enflasyonla yaşamak etrafında şekillendiği bu ülkede, doğru yaklaşım riskler daha oluşmadan bastırmaktır.
TCMB’nin çıkarmış gibi yaparak çıkmaması, kısa vadede piyasalara doping etkisi yapacak. “Düşük faiz, güçlü TL, yumulun mala” oyununu yaz boyunca oynayacağız. Ama, enflasyon yükselirde TCMB yine “Geçici yahu, aldırmayın, 2012’de hedefe yakınsayacağımız garanti, bakın ben size şimdi ne güzel projeksiyonlar göstereceğim, hadi uslu uslu uyuyun” derse, “çıkış stratejisini” o zaman göreceğiz. Binlerce yatırımcı dar bir kapıdan çıkmak için birbirini öyle bir çiğneyecek ki, polis panzeri gören DTP mitingi gibi olacak ortalık.
ayesilada@gmail.com
Tuesday, 13 April 2010
Bir Garip Büyüme
Bu satırlarda sık sık AKP’ye veryansın ederim, ama bazı şeyleri de doğru yapıyorlar, helal olsun. Mesela TRT’nin yeni yayna başlayan Arapça kanalı. Birkaç gecedir seyrediyorum, maaşallah ve elhamdülillah, sunucu kızlarımız fevkalade güzel, Arapçayı en az Hakan Şükür kadar iyi konşuyor ve oy babo…o dekolteler ne öyle, yavrum? Hacı’nın aptesti kaçacak vallahi. Arap Araptır, ve zaten Tanrı onu Arap yaratarak en büyük cezayı vermiştir. Ama, herhalde çok sevdikleri AKP’den modernite propagandası yemek, en az bağırlarından çıkan başka bir Arap evladının El Cezire TV’yi kurması kadar Cehennem azabı gelecektir onlara. Şaka bir yana, sunuculara başrötüsü takdırmadığı için AKP’ye teşekkür.
Dün yayınlanan CNBC-e tüketici endekslerine göre, tüketim endeksi Mart’ta bir ay öncesine göre %1.58 (mevsimsellikten arındırılmış) yükseliş sergilemiş. Son zamanlarda ekonominin üretim cenahından çok güçlü veriler alıyorduk, ama tüketimin bu tempoya yetişip yetişmeyeceği şüpheliydi. CNBC-e Anketi bu konuda en somut iyimser veri. Başka anketlerde var, ama CNBC-e bu işi nerdeyse 8 yıldır yapıyor ve iyi yapıyor. Endeks verilerinin orta vadede GSMH hesaplarına giren nihai hanehalkı tüketimine büyük yakınsama gösterdiğini tecrübeyle biliyoruz. Halbuki, kamuoyunda, yani bende, TCMB Beklenti Anketin’e katılanların formu doldururken kafalarının iyi olduğuna dair çok yaygın bir kanı var.
20 yıldır bu işi yapıyorum (yani ekonomist kisvesi altında herkese sıvı gübre atıyorum), ama ben böylesine garip bir büyüme görmedim. Kariyerim boyunca tek bir örnekten genellemeye gitmeme yöntemini benimsedim. Anoktodal gözlemleri ancak çok biriktiklerinde ve değişik/bağımsız kaynaklardan geldiğinde göz önüne alırım. Mesela, bir gazetede çıkan “ Şuh güzel Helga Türk erkeklerine bayıldı” haberi, Türkiye’ye tek başına gelen tüm turist kızların nimfomanyak olduğunu göstermez. Ama, 8 ayrı şehirden gece yarısı plajda Alman turist kızın garson oğlanla uygunsuz durumda yakalandığı haberi gelirse, turist kızlarmızın ahlaki değerleri hakkında bir takım olumsuz mülahazalar beslemeye başlarım dimağımda. Bu seferki büyümede de veriler gözlediklerimle bir türlü uyuşmuyor. Umaırm, gözlemlerim yanlıştır. Diyelim ki, büyüme gerçekten çok güçlü. Peki o zman aşağıda sıraladığım gözlemleri bu tablonun neresine oturtuyoruz? İzmir’de ev sahipleri artık kiracılara ilk ayı bedava ev veriyor. İstanbul’da da konut fiyatları düşüyor. Gayri menkul deflasyonu olan bir ülkede hızlı büyüme mümkün, ama biraz nadir. Bakkal ve Esnaf KOBİ’lerinin başkanı Sn Bendevi Palandöken’e soruyorum “büyüme size yansıdı mı? “ diye. “Yok, daha yolun başında bile görünmedi” diyor.
Mart nakit bütçesine bakın. Vergi gelirleri hızla büyümüş..gibi. Ama Maliye’nin kendi dipnotuna göre, Şubat’ta tahsil edilmesi gereken 4.8 milyar TL Mart’a aktarılmış. Bu miktarı yekünden çıkartırsanız, vergi geliri geçen senenin aynı ayına göre yalnız reel değil, nominal olarak da daralıyor. Yahu, gelirinin %70’i KDV ve ÖTV gibi tüketim vergisi olduğu bir ülkede nasıl hem hızlı büyüme, hem de hasılatta daralma olur?
Şubat ödemeler dengesinde banka ve finans dışı kurumların yine net olarak borç ödediğini görüyoruz. Eğer büyüme olsa, bankalar kredi vermek için taze borçlanma yapar, özel sektör de sabit sermaye yatırımı veya işletme sermayesi ihtiyacını karşılamak için. Tabii, her büyüme konjünktürünün ayrı özellikleri vardır. Bazı işkolları ötekilere nazaran çok daha hızlı büyür. Bazı işkolları hiç toparlanamaz. Bu sefer de benim gözlemlerim ile veriler arasındaki farklılığın bu nedenlerden kaynaklandığını düşünmek bilimsel olarak doğru olur. Çünkü verilern kalitesini veya tarafsızlığını sorgulamaya başlarsak, analiz devri biter, komplo teorisi üretme devri başlar.
Bu akşam yapılacak PPK toplantısında tabii ki faizler sabit kalacak. Yarın da TCMB çıkış stratejisinde dişe dokunur bir şeyler söylemez. Ardından, TCMB büyüme konusunda ne düşündüğünü kamuouy ile paylaşacak. TCMB, büyümeyi sevdiği için her zaman enflasyon riskini olduğundan biraz düşük gösterir. Ama istatiksel olarak bu sorun sayılmaz. Adına serial korelasyon denir. Eğer, zaman sıraması içinde bir dizi veride hata hep aynu yönde oluyorsa, ve zaman içinde artmıyorsa, kolaylıkla filtre eder ve gerçek rakama ulaşırsınız. TCMB’nin notları da böyle. Hatanın nerde ve ne kadar olduğunu bildiğimiz için, satır aralarından doğruyu çıkartıyoruz. TCMB de filtrelemeden sonra “hızlı büyüme” derse, o zaman biraz daha ikna olurum.
ayesilada@gmail.com
Sunday, 11 April 2010
Çıkış Yok!
AB sonunda elleri titreyerek kesenin ağzını açarak Yunanistan’a 30 milyar Euro kredi vaat etti. Ama, Almanya hala mızmızlanıyordu. Ülkenin cebinden eğer Yunanistan krediyi kullanırsa, 6 milyar Euro çıkacak. Bence hep stratejik düşünen Almanlar için bu para değil onları kasan. Eğer İtalya, İspanya ve Portekiz Yunanistan Krizin’den yanlış dersler çıkartır da “nasıl olsa kurtarılırız, biraz daha ekonomiye gaz verelim” düşüncesine kapılırsa, AB’nin taahhütleri büyür.
Ben Soros olsam, birkaç akbaba ile bir araya gelir, İspanya ve Portekiz’in tahvillerini, eşek sudan gelinceye kadar şortlarım. Bu trade, CDS fiyatlarını yükseltip, ülke tahvillerine satış getirir. PIGS’ler artan finansman maliyetleri karşısında ya bütçe açıklarını kapatma yoluna gider, ya da bunun gerçekleşmediğini gören diğer yatırımcılar Soros’un peşine takılarak fiyatları daha da aşağı iter. Burası Borç Darboğazı, buradan çıkış yok.
Çıkış arayan diğer bir kurum da bizim TCMB. Yakında o da aynı tezahüratı duyacak. TCMB’nin beğenelim beğenmeyelim, politik mülahazalara açık diyelim, çok tutarlı bir stratejisi var: Enflasyonu küçümseyip, büyümeyi pompalamak. Piyasa oyuncuları da bunu biliyor. Ama TCMB’nin icraatına değil, enflasyonu düşük gösteren açıklamalarına ve gerekirse faiz artırma konusunda mangalda kül bırakmayan “duruşuna” inanmış gibi yaparak, para kazanıyorlar. Örnek vereyim. Yıl sonu itibarı ile enflasyon %8.5 çıkacak. Önümüzdeki 18 ay da %7’nin altına düşmeyecek. Bunlar benim tahminim değil, TCMB Beklenti Anketin’den. Gösterge kağıtta bileşik faiz %8.8, yani beklenen reel faiz %1.8. Hangi aklı başında banka pasif vadesi aktif vadesinden çok kısayken 18 ay için %1.5’a faiz ve kur riski alır? Yarın, petrol 100 dolar olsa, ya da Fed faizi %1’ çekse, o portföy yamulur. Üstelik, katılımcıların tahminine göre, enflasyonu 18 ay içinde %7’de tutmak için en az 250 baz puan faiz artırımı lazım. Ama, O/N 250 puan artarsa, bankalar ellerinde tuttukları tüm iskontolu kağıtlardan fonlama zararı yazacak. Tabii, kotasyonlardaki 250 puan artış enflasyonu %7’nin hızla altına çekerse, o başka. Ama, o zaman da yeni bir sorunla karşı karşıyayız. Mart ayında bütçe gelirleri reel olarak düştü (Şubat’tan Mart’a kayan 4.8 milyar vergiyi yekünden çıkartıyorum), ama faiz dış harcama %8 civarında arttı. Enflasyonu düşürmek için ekonomiyi de bir miktar yavaşlatmak gerekeceğine göre, 250 puan kotasyon artırımı bütçe açığını da yükseltip, yeniden borçlanma oranını %100’ün hayli üstüne çekebilir.
Bu garip durumu rasyonel bir çerçeveye oturtmanın tek yolu var: Aynen TCMB gibi, piyasa da faiz artırımı filan olacağına inanmıyor. Hayır, benim kahraman meslektaşlarım ekonomistler samimi olarak TCMB’nin dürüst davranıp gerekirse faiz artıracağı varsayımı ile “artık zamanı geliyor” alarmını verdi. Ama, traderlar açısından dürüst davranmak meslekte başarılı olma ölçütü değil. Bir yanda sıkı para politikalarını savunmak, öte yanda “nasıl olsa yapmazlar” diye mal almak gayet normal ve etik bir davranış. Ben de sigara, içki, kumar ve evlilik dışı seksin insanda fiziksel ve ahlaki yıkım yaratacağına can-ı gönülden inanıyorum. Ama, yine de her hafta sonu 3 iç çamaşırı mankeni ile bir Monako kaçamağı yapıp masada birkaç yüz bin Euro bırakıp, gazinonun özel seleksiyonu şampanyalardan 10-20 şişe götürmeden duramıyorum.
TCMB, çıkış stratejisinde faiz artırımı için söz, veya tarih vermeyecek. Peki, likidite kısabilir mi? Tabii, görünürde likiditeyi daraltacak çok sert tedbirler alacağından dem vurması kesin. Ama, bankaların bilançosuna bakarsanız, “likit sayılacak” değerler 70 ila 90 milyar TL arasında. Dış bankalara borçların vadesi belli değil, ama onların yarısını dahi likit değerlerden düşsek (kur riskine karşı bilanço içi hedge yapılıyor varsayarsak), likidite 35-45 milyar TL’ye düşer. Mevduat vadesi ortalama 1-3 ay olan bir kurum, herhalde en az mevduatın %5’i kadar likit tutar ani para çekilmesine karşı. Bu tutarı da düşerseniz, serbest likidite bayağı azalır. Likiditeye bakmanın bir başka yönü daha var. TCMB piyasaları günlük ortalama 10 milyar TL fonluyor. Bu miktarı sıfıra çekerseniz, ve mevduata büyümesi kredi büyümesinin altında kalırsa, sistemde TL kalmaz. Bankalar portföylere yeni DİBS katmaz. Hata bazı senaryolarda kredi verme koşullarını bile ağırlaştırabilir. Eğer TCMB likidite kısma yoluyla enflasyona mani olmakta ciddiyse, bu net 10 milyarı 1-3 ay içinde sıfıra çeker. Ama, bunun getireceği sonuçlar büyüme ve DİBS getirileri açısından hiç de olumlu olmayabilir. İşte, TCMB’nin “çıkış ikilemi” burada yatıyor. Bu ikilemi çözemezse, piyasa istemeye istemeye TCMB’nin sözünün eri olmadığı kanaatine vararak DİBS’lerde daha fazla enflasyon primi isteyecek. AMA, TCMB sözünü tutarsa, bu sefer para piyasası arz-talep dengesizliği yüzünden nominal faiz artabilir. Bu denklemi kurtaracak iki yol var. Birincisi, yerli yatırımcının dövizde beklemekten bıkarak yüklü miktarlarda TL’ye geçmesi. İkincisi, yabancı alımlarını DİBS portföyündeki payının artarak, yerli bankaları rahatlatması.
ayesilada@gmail.com
Friday, 09 April 2010
Çin Geri Dönüyor
Yunanistan’a gerçekten üzülüyorum. Batı uygarlığının beşiği, yiğitler diyarı, Sirtaki’nin kralı, dünya kültürüne Karagöz-Hacivat’tan kebaba kadar bir çok değer katmış bu cesur ülkeye AB’nin yaptığını bana yapsalar, hemen boşanmıştım. Artık, Yunanistan’ı iflastan kurtaracak tek bir şey var: İflas edeceğini açıklayarak, Euro’nun diğer 15 üyesine “Gidersem, yanımda bir kaçınızı daha götürürüm, ha..” diye gözdağı vermek. O da olmazsa, ben buradan kardeş Yunan halkına bir öneride bulunacağım: Ege Adaları’nı müteahhite verin. Evet, evet, kat karşılığı müteahhite verin. Biliyorum, Osmanlı’dan kahramanca savaşarak kazandığınız ve size o karınca poposu kadar cüssenize rağmen Türkiye’ye kafa tutma hakkı veren adaları satamazsınız. Ama, mesela TOKİ’ye verseniz, her birine Romanlar için 49 metrekarelik ekonomik konuttan, yeni Müslüman sermaye sınıfına pazarlanacak 5 milyon dolarlık mescitli villaya kadar bir dizi tesis kurar. %50 paylaşırsınız. Kazan-kazan, vre Yorgo?
Yunanistan için bu sabah yine bodrumdaki mabedimde bir mum yaktıktan sonra, sırada kim var diye soruyorum kendime. Aklıma derhal Venezuela geliyor. İrlanda hariç PIGS’ler arasında İspanyol tahvillerini şortlamak ve CDS almak çok karlı. Daha yakın komşularımızdan Bulgaristan ve Romanya’da da yakında çok kelepir emlak fırsatları oluşacak.
Ünlü fon yöneticisi Chinos’a göre, Çin de “koşu bandında hızlı adımlarla cehenneme gidiyor”. Ülkenin GSMH’nın %60’nın teşkil ettiğini öne sürdüğü inşaat sektörünün 2011 yılında yaşanmasını beklediği konut balonunun patlaması ile yerle bir olacağını söyleyen James Chanos’a ünlü ekonomist Kenneth Rogoff ve önde gelen felaket kargalarından Marc Faber da eşlik ediyor. Ama, diğer sallantıda olan ülkelerin tam zıttına, Çin Politbürosu’nu kamuoyuna açıklamasa da, başına gelecekleri çok iyi biliyor. Çin normal bir ülke olsa, başta emlak spekülasyonları yapanları asmak ya da Doğu Moğolistan’a sürmek gibi terbiye yöntemlerinin ötesinde, çok radikal mali ve parasal tedbirler alacak. İllevelakin, Çin normal bir ülke değil. Türkiye’nin istihdamda “break-even” noktası %4-4.5 büyüme. Yani, büyüme bu oranın üstüne hızlanırsa, işsizlik azalıyor. Çin’de bu büyüme oranı %8. Komünist Parti ile halk arasında zımni bir sözleşme var. Birincisi büyümeyi yüksek tutacak, ikincisi de meydanlarda toplanıp devrim istemeyecek. Sözleşme bozulursa, kaybedenin kim olacağı belli. Dolayısı ile Çin, marjinal tedbirlerle gemi kayalara oturmadan rota değiştirmeye çalışıyor. Bu sabah yuan’ın yakında revalue olacağı ve ardından da dolar, hatta bir döviz sepetine karşı dar bir bant içinde dalgalanmaya bırakılacağı haberleri ile uyandık. Uzmanlar %2-2.5, en iyimseri %5 revaluasyon beklerken, bantın da %0.5-1 arasında ilan edileceğini öngörüyor.
Çin ayrıca, dün yapılan 6 ülkenin katıldığı İran’a yaptırımlar toplantısında da vetosun kaldıracağı sinyalini vererek, ABD ile ilişkileri düzeltiyor. Rusya-ABD nükleer silahsızlanma anlaşması ve Çin’in ABD ile sorunlarını kenar bırakarak yeniden uzlaşmacı bir tutum içine girmesi, hem ülke hem de dünya için çok olumlu bir gelişme.
Revaluasyon öncelikle ABD’deki psikolojik takıntıları ortadan kaldırarak bir ticaret savaşını engeller. Bu da herkes için bir artı. Ama, revaluasyon Çin’in sorunlarını çözer mi? Dünyanın Çin’le olan başlıca uzlaşmazlığını, yani Çinliler’in nörotik-obsessiv cari fazla üretme hastalığını iyileştirmeye yeter mi?
Çin’in en büyük derdi daha köyden kente göç etmesi gereken 100-200 milyon civarında emek gücü olması. Bu fazla emilinceye kadar, Çin üretimi teşvik etmek için her türlü kuralı yıkarak ya da es geçerek yoluna devam eder. Dolayısı ile revaluasyon sorunları çözmeye yetmez. Çin’in ihracattan iç tüketime, iç tüketimde de akşama kadar altyapı ve fabrika kurmaktan, hizmet sektörüne ve nihai özel tüketime dönmesi gerekir. Bu tür bir yeniden yapılanma da en az 20 yıl sürer. Bu süre zarfında, Çin’den istenecek olan, global dengeleri daha fazla bozmaması olur. Bu bağlamda bile %2.5’luk bir revaluasyon çok yetersiz. Dolar/Rimninbi’nin denge kura hakkında duyduğum en iyimser tahmin ikincisinin gerçek değerinin %15 altında olduğu. Tahminler %40’a kadar çıkıyor. EĞER Çin %2.5 revaluasyon + senede %1 civarında dalgalanmaya izin verirse, belki Pakistan, Vietnam ve Bangladeş biraz yarar görür. Diğer Asya ülkeleri suni olarak dolar rezervlerini artırarak dolara karşı para birimlerinin değerinin artmasını önlemekten vazgeçer. EĞER, Çin %2.5-5 + her sene %1-2 revaluasyon yoluna giderse, içerde acı biraz daha fazla olabilir, ama küresel ticaret dengesizliklerine çözüm konusunda çok başarılı bir başlangıç yapılır. Bu noktada, Türkiye de Çin revaluasyonundan yarar görebilir. Ama, Çin her zaman Çin için doğru olanı yapar, Hilal-ı Ahmer değildir. Revaluasyonun Çin’e en önemli olumlu etkisi enflasyonist baskıları azaltarak, People’s Bank of China’ya faizleri düşük tutmak için daha fazla zaman kazandırması. Emlak fiyatlarının bu denli şiştiği bir ortamda, ani faiz artırımları bomba etkisi yapabilir. Revaluasyon, artı kısmi parasal sıkılaştırma ve “ikna” yöntemleri, yani yerel idareleri falakaya çekip, derilerini diri diri yüzerek emlak spekülasyonu durdurma yöntemleri daha fazla başarı şansı vadediyor. Zaten, dünya ekonomisine etkisi göz önüne alındığında, belki de Çin’in bize yapacağı büyük iyilik, aniden çökmemek olacak.
ayesilada@gmail.com
Thursday, 08 April 2010
Çıkış Stratejileri ve Varlık Balonları
Dünya ekonomilerinin toparlanmada aşamasından V şeklinde büyüme geçmesi ile birlikte, W ve U harfleri unutuldu. Artık, hem OECD ve IMF gibi ulus-üstü kurumlar, hem de büyük yatırım bankalarının araştırmacıları büyüme tahminlerini yükseltme yarışı içinde. Ama, hızlı büyümeye inanmak beraberinde çok ciddi tezatlar da getiriyor. Eğer büyüme artık kendi iç dinamikleriyle sürüyorsa, önce bütçe açıkları ve parasal genişlemeyi tersine çevirmek, ardından da büyük sanayileşmiş ülkelerin geleceği üstünde kara bulut haline gelen kamu borcu/GSMH yükünü düşürmek gerekecek. Ama, Asya’da birkaç orta boy ülke dışında kimsenin daha faiz silahını kılıfından çıkartmaya niyeti yok. Bu çelişki de bizi en son riske getiriyor: Küresel büyüme hızlanırken faizleri bu denli düşük tutmak varlık baloncuklarını iyice şişirecek. Siz çıkış stratejinizi uygulamaya koyduğunuz zaman, bu balonların patlayarak tüm ekonominin üstünü sıcak ve toksik bir kauçuk tabakası ile kaplaması tehdidine de razı olacaksınız.
IMF küresel büyüme öngörüsünü 2010 yılı için %3.9’dan “%4’ün biraz üstüne” çekti. Gelişmekte olan ülkeler %6 büyüyecek. OECD de Almanya haricinde G7’nin 1Ç2010’da büyüdüğünü kaydederek, yılın ikinci yarısında yavaşlayacak olmasına rağmen, genişlemenin süreceğini kaydetti. Eğer bazı etkisini bir kenara bırakırsak, büyümeyi iki bileşkene ayırabiliriz: Parasal ve artan kamu harcaması ile yaratılan ve özel sektör güveninden dolayı artan harcamalarla beslenen büyüme. İdealinde, global büyüme evresinde ikinci bileşkenin payının giderek artması, hatta yavaştan hızlı ısınmaya doğru yükselmesi lazım ki, “çıkış stratejilerı” uygulayıp, birincisini yavaştan azaltalım. Eğer bu dengeleme operasyonu doğru zamanda yapılmazsa, biriken enflasyonist baskılar, parasal sıkılaştırma ve kemer sıkma zorunluğu doğurarak yeni bir resesyonun yolunu açabilir. Bu gün, yukarda yazdığım ince ve hassas dengeleme operasyonunu en acil gerçekleştirmek zorunda olan ülke Çin. Birkaç ay içinde ya faizleri artıracak, ya da ya da para birimini revalue edecek. Eğer tedbir almakta zamanlamayı yanlış seçer, ya da tedbirlerin dozu doğru ayarlanmazsa, Çin ya “büyüme resesyonuna” ya da enflasyon-spekülatif varlık spiraline girecek.
Ulus-üstü kurumlar ve araştırmacıların aksine, ne Fed, ne BoJ ne de ECB henüz büyümenin yeterince kök saldığını düşünmüyor. Bernanke, zayıf büyümeden dem vururken, hanehalkı gelirlerindeki düşük ve konut sektöründe yeni sıkıntılara işaret ediyor. ECB, zaten artık faiz opsiyonu elinden alınmış kısır bir ecüş. Faiz artırımı Yunanistan başta PIGS’lerin batması ve/veya Euro’nun değer kazanarak zaten sadece ihracatla ayakta duran Kıta’nın yeniden resesyona girmesi anlamına gelebilir. BoJ, ihracata dayalı başlayan toparlanmanın iç talebe daha uzun süre yansımayacağını, binaenaleyh ani daraltıcı tedbirlerin zaten asla bertaraf edilemeyen deflasyonist baskıları iyice belirginleştireceğinden tırsıyor.
Bol keseden bütçe harcamaları yapan hükümetler artan borç yüküne karşın, nominal faizlerin düşük kalması sayesinde çıkışı elden geldiğince geciktirme yolunda. Merkez Bankalar’ı da büyümenin bu evresinde tarihsel olarak düşük kalan enflasyona kafa kaşıyor, ama bu durumun nedeni ne olursa olsun, onlara düşük faiz uygulaması için daha fazla zaman kazandırdığı içinde seviniyor. Aslında, düşük MB politika faizinin düşük DİBS faizini beslemesi de her iki tarafı da rehavete sevkederek genişletici politikaların devrede kalacağı süreyi uzatıyor.Ama, bu şehirde bedava yemek yok. Bir noktada, sorumlu uzun vadeli makro-politikalara dönüş şart. İşte o noktada, klavyeden W ve U harflerini çıkartmış olanlar derin bir hayal kırklığı yaşayabilir. Çünkü, ortada üç senaryo var, bunlardan sadece bir tanesi büyüme ve varlık piyasalarındaki rallinin devamını (ya da en azından ufak bir ayı pazarından dev bir çöküşe dönüşmemesini) sağlayabilir.
Birinci senaryoda, her şey mükemmel gider. Bütçe tasarrufları ve parasal sıkılaştırma, özel sektörün büyüme yükünü devir almaya hazır olduğu anda devreye girerek, hem aşırı enflasyonist baskıların oluşmasının önünü alır, hem de ekonomide ani zigzagların varlık fiyatlarının üstünde oluşturacağı olumsuz etkileri asgariye indirir. Şu ana kadar kriz yönetiminde büyük hatalar yapmayan dev ekonomik blokların bu kez de şansı yaver gidebilir ve bu bir-iki yıl daha ufak çıktı açıkları yaşandıktan sonra dünya selamete kavuşur. Yani, düşük enflasyonlu optimal büyüme başlar.İkinci senaryoda, makro-politikada yapılacak hatalar, gittikçe şişen varlık baloncuklarının patlamasına neden olur. Ama, varlık baloncukları söndüklerinde her zaman reel ekonomiye zarar vermez. Küresel büyüme ayı pazarı eşliğinde yoluna devam eder.Üçüncü senaryoda ise, özel sektör sürdürülebilir büyümeyi sırtlayacak güce erişmeden enflasyonist baskılar baş göstererek makro-politikayı daraltıcı tedbirler almaya zorlar. Ya da varlık balonlarının aniden sönesi olumsuz servet etkisi vasıtasıyla tüketimi daraltarak, çıktı açıklarının yeniden büyümesine neden olur.Bu son iki senaryo, tarihten gelen tecrübelerden oluşuyor. Tarih tekerrür ederse, yandı gülüm keten helvası. Yok Yeni Dünya Düzeni kuruluyorsa, bilemem. Ama, son büyüme verilerinin aylardır tekrarladığım tezi hiç değiştirmediğini hatırlatayım: Görmeden inanmam. Büyüme, kamu desteği başarı ile çekilip küresel faizler ve bor yükü tarihi ortalamalarına dönmeden, iyimser olmam.
ayesilada@gmail.com
Tuesday, 06 April 2010
Anketler, Enflasyon ve Ekonomi
06 Nisan 2010 Salı
Sayın Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı, 30 Ağustos Zafer Bayramın’da protokolde yeniden düzenleme isteyerek, “[A]nonsla birlikte Genelkurmay Başkanı gelirken Başbakan ve bakanların ayağa kalktığını söyleyerek, “Bu durum benim garibime gidiyor" diye ilave etmiş. Evet, benim de çok garibime gidiyor. Genelkurmay Başkanı geldiğinde, AKP’lilerin hızla toz olup “ben değiştim, ben değiştim” diye vıyaklamalarına o kadar alışmıştık ki...
Dün yargıda “ Mr Balyoz Mrs Balyoz’a Karşı” filminin ikinci bölümü vizyona girerken, akşam saat 19:00 itibarı ile Türkiye’deki generallerin ve muharib albayların %67.3’ü ya gözaltına alınmış, ya da tutukevine sevkedilmişti. Bu oran Sevr Mütarekesinden sonra kırılan %77.4’lük rekora bayağı yaklaştı. Bu fevkalade hayırlı ve Türkiye’yi askeri vesayetten kurtarmaya yönelik girişimler tabii ki vefakar milletin de gözünden kaçmıyor. Son anketlere göre, Balyoz’dan sonra halkımızın %49’u artık Ergenekon’u ciddiye almaya başlamış. Helal size..Üç yıldır kaldırmadığınız taş, inmediğiniz kuyu kalmadı, yüzlerce insanın hayatı mahvedildi, mahremi Şeriatçı websitelerinde çamaşır ipine asıldı, buna rağmen bu son derece saf milletin HALA YARISI bile size inanmıyor.
Daha da kötüsü, son Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi anketinde AKP %30, CHP %27.4. Konsensus-HABERTÜRK anketi de farklı değil: AKP %37, CHP %24. Üstelik, AKP’yi kurtaran Sn Erdoğan, o da olmasa parti anketlerde nal toplayacak. Buna karşın, seçmenin nerdeyse %60’u Sn Baykal’dan memnun değil. Sn Sarıgül, %6-7 ile Sol’u bölme görevini büyük bir başarı ile ifa ediyor, ama seçim yaklaştığında, onun da kokusu biter, sol oylar tek partide toplanır.
Zaten anketlerde bu felaket gidiş, AKP’nin gittikçe saldırganlaşmasına ve Ergenekon balonunu üflemesine neden oluyor. Çünkü, seçimlere kadar yapacak icraat kalmadı. Kürt ve Alevi Reformları ya bitti, ya da bitirildi. Ekonomi iki hane filan büyüyor, ama dün yine TUIK’den gelen veriye bakın:
“Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) yayımladığı ''Yaşam Memnuniyeti Araştırması 2009'' verilerinden yaptığı derlemeye göre, vatandaşların yüzde 36'sı geliriyle ''zor'', yüzde 16,9'u ise ''çok zor'' geçindiğini ifade etti. ( www.ntvmsnbc.com)”
Sen istediğin kadar pompala, yüzün kızarıncaya, avurtların şişinceye, ciğerlerin yanıncaya kadar pompala olmuyor. Bir tek hayatında Türkiye’ye ayak basmamış yabancı fon yöneticisi ile Kapalıçarşı’yı başörtüsü ile gezip Sn Cengiz Çandar’la görüştükten sonra New York Times’da “Ay vallahi, AKP Türkiye’yi ne güzel değiştiriyor ayol” diye ağzı açık ayran budalası yazılar yazan muhabir tazelerini kandırırsın. Halk, lafa değil masanın üstündeki ekmeğe bakıyor...O da yok.
Ekmek veremeyince, AKP, anayasa referandumu yolunda gittikçe saldırgınlaşacak. Hergün yeni bir darbe öcüsü, yeni telefon kayıtları, Batı’ya dayılanma, Yargı’ya ayılanma, İsrail’e saldırma skandalı ile karşılaşacağız. Çünkü, AKP referandumu kaybederse, bitti. Seçime gitse koalisyon çıkabilir, gitmezse, gelecek sene %37’yi bulacağı da şüpheli hale gelir. Neden mi? ÇÜNKÜ, AKP referandumu kazansa da, “phryic” bir zafer elde edecek, yani evi yakarak kazanack. Bu kadar kutuplaşan bir ülkeye yabancı sermaye gelir mi? Yerli sermaye fabrika açar mı? Biri iki ay içinde, tüketici araba-buzdolabı-ev almadan önce de “dur bakalım, şu referendum geçsin hele” demeye başlayacak. AKP, en güçlü olduğu dalı, yani ekonomik büyümeyi kendi elleriyle kesecek.
AKP’nin seçim gitmek için 2011’e kadar bekleyemeyeceğinin bir kanıtı da dün geldi. Mart enflasyon verilerinde çok korkutucu gelişmeler vardı. Bunca işsiz ve düşük gelir düzeyine karşın, hizmetler sektöründe fiyat katılığı yeniden başgösterdi. Tarım fiyatları nerdeyse %3 artarak yazın TÜFE’de yeni sıçramaların yolunu açtı. Çekirdeklerdeki artışı sırf vergi indirimlerinin baz etkisi ile açıklamak hiç bir araştırmacıya makul gelmiyor.
“Politik risk yok” ve “TCMB enflasyona karşı gereken tedbirleri alacak” safsatasına inanan piyasa, şimdi TCMB’den elini göstermesini istedi. Gelecek ay faiz artırımına başlanması için israrcı olan uluslararası yatırım bankalarının araştırma departmanları var. Bu değerli meslektaşlarımın yazıları da tüm dünyada okunuyor. Onların faiz artırımı diye bastırması ile TCMB’nin en önemli savunma kalkanı yükselen TÜFE ateşinde eridi gitti. Şimdi, ya sözünün eri olduğunu gösterip hızla parasal sıkılaştırmaya geçecek, ya da yatırımcıların tüm güvenini yitirecek. TCMB, inşallah doğruyu yapar. Ama, zaten yavaşlaması çok yüksek olasılıklı ekonomide bir de faiz artırımı ile el frenini çekerse, AKP’ye seçim kaybettirebilir. Sayın Devlet Bakanı hiç merak etmesin, bu Zafer Bayramın’da Org Başbuğ geldiğinde ayağa kalkmayacak, çünkü protokol trübününde değil eski açıkta, deplasman takımlarına ayrılan köşede oturacak.
ayesilada@gmail.com
Monday, 05 April 2010
Pompala Behçet, Pompala
05 Nisan 2010 Pazartesi
Sn Baykal’a göre, AKP’nin anayasa değişikliği “hapı” vitamin değil, Nuri Alço’nun manken yapacağı kızlarımıza içirdiği türden. Ehh, Baykal böylesine önemli bir milli demokratikleşme hamlesini küçümser de cemaat durur mu? Bu ülkede muhalefet oldukça, inkişaf ve refahtan söz ötmek mümkün mü? Benim gibi zıpırın biri çıkar, Baykal’a uyar ve Sn Babacan’dan Sn Çağlayan’a kadar herkesin övdüğü ekonomi için “Pompala Behçet, Pompala filmi yenide çekiliyor” diyiverir. Bu ülkede hükümetten talimat almadan yazı yazan köşe bezirganları oldukça, huzur ve düzenden söz etmek mümkün mü dür? Bu arada, RTÜK şimdi de yüz kızartıcı suçlardan mahkumiyeti olanların TV’de program yapmasını yasaklayacakmış. Aman ha, TBMM üyelerinin yarısı televizyona çıkamaz olur, keyfimiz kaçar. TRT-3’ü tamamen kapatmak gerekir. Bir Müslüman ülkesinde sevişme, açık-saçık giyinme, eş aldatma, laiklik, çok seslilik gibi muzur kavramların özel TV’lerde açıkça halka seyrettirildiği ortamda dine-imana saygı ve bağlılık imkan dahilinde olabilir mi?
Ama, bugün amacım AKP’nin Orta Doğu ve Balkanların En Büyük ve En Milli Muhafazakarlaştırma Projesi’nin selameti önünde duran zihniyet değil, borsalar. Herkesin ağzında İMKB-100 60 bini kıracak lafı pelesenk oldu. Kırdıktan sonra, kalpler kırılır mı, yoksa yola devam edecek miyiz?
EĞER, bu ülkeye nifak tohumları saçmaktan başka hiçbir yararlı hizmeti olmayan muhalefet ve Kemalist-laik elit zümre fevkalade hayırlı bir girişim olan Anayasa Değişikliği Paketi’nin (ADP) önünü kesmezse, EVET, Borsa ralliye hazır. Tabii, yine politik boyutta, TSK’nın şubesi olarak çalışan AYM ADP’ni iptal etmez, Ergenekon’un King Kong’u Yargıtay da AKP’yi kapatma davası açmazsa, Borsa’nın sırt en az bir 3, belki de 5 ay yere gelmez. Tabii, sene sonuna doğru ADP’nin akibeti ne olursa olsun, ekonomimiz “W“ harfiyle tanışacak, AB batacak, Çin de çok şişmiş hidrojen dolu balon gibi patlayacak, ama osssssssun. Bunlar “Yatırım ufkunun çok ötesinde olaylar” Yumurta kapıya gelmeden omlet için tavaya yağ dökmenin anlamı yok.
Borsa gidecek, çünkü dışarıda risk alma iştahı feci. Bu sabah Wall Street Journal’ı okuyorum, ABD finansal sistemini uçurumun eşiğine getiren ipotek VIDIMIKLARI, kaldıraçlı şirket satın alma finansman kredileri, yükse kaldıraçlı-çok dilimli ipotek kredi türevleri gibi enstrümanların ihracı yeniden başlamış bile. Dr Mobius, hala GOP’ları beğeniyor, ama “artık para Nijerya gibi ülkelerde” diyor (Vallahi şaka yapmıyorum.) Sıfır faizle geçirilen, her aldığımız malın prim yaptığı her gün, krizin kötü anıları siliyor. Kısa vadede büyük kurumsal yatırımcı gittikçe cüretkarlaşırken, orta vadede yeni bir baloncuk ve ardından krizin tohumları da atılıyor ama, Bakınız: Yumurta’nın eve dönüş saati ve omlet tarifi. Kısa vadede küresel risk iştahın arşa tırmanması bizim gibi GOP’ların küme düşme sınırındaki ülkelere bile alım getirir.
İkincisi, tabii ki pompa faktörü. AKP’nin Gönüllü Behçetleri’nin son haftalardaki performansını gördükten sonra, referandum olursa, kesin kazanacaklarına hükmettim. CHP ile MHP Harlem’de zencilere işsizlik sigortası bile satamaz. Ama, AKP iki tane veri, bir de şişirilmiş 2009 GSMH istatistiklerinden bir “büyüme patlıyor” reklam kampanyası üretti ki akıllara durgunluk veriyor. 5 milyon işsiz, 2.5 milyon kredi kartını ödeyemeyen, 15 milyon da geceleri evine ekmek götüremeyen insanın yaşadığı bir ülkede, halkı refahının arttığına, mutlu olduğuna ikna etmek için David Blaine olmak lazım. Bunu beceren, ADP de satar, kuvvet macunu da. Benim en favori Behçet’im “Yumuşak sesli Behçet”, Sn Babacan. Geçen hafta “Piyasalarımız yükseliyor, çünkü yabancı yatırımcı demokrasi getirecek olan ADP’nin önemini kavradı” açıklaması ile tarihe geçti.
İşin gerçeği nedir diye sorarsanız..sormayın be kardeşim. Baz etkisiyle hızla büyürmüş gibi gözükeceğiz işte. Açılmayan yarayı kaşıma, git mal al, para kazan.
Şimdi, tabii finansal camiada hisse senedi analiz yapanlar da haklı olarak 2010-2011 şirket karlılık tahminlerini ve hisse başı kar büyüme öngörülerini yukarı çekecek. Zaten bazı uluslararası yatırım bankalarına göre GOP ortalamasına göre “ucuz” sayılan İMKB’nin görünümü yukarı doğru, “kelepir’e” revize edilecek. Bu getirilerden bireysel yatırımcı hatta yerli kurumsal daha fazla DİBS almaz, bu da parayı Borsa’ya akıtır. A Tipi Fonlara stopaj muafiyeti de ekmek kadayıfının üstüne bol kaymak olur.
TCMB’nin herkesçe takdir gören “delikanlı duruşu” gereği sonbaharda faiz artırımına gideceği bekleniyor. Öyle 150-300 puanlık bir parasal daralma konjonktürü hem DİBS, hem de Borsa’yı kasar ama, hiç merak etmeyin, TCMB’de o yürek olsa, şimdi enflasyon %2-4 arasındaydı. Ya ekonomi benim beklediğim gibi sert inişe geçecek, faiz artırımlarına gerek kalmayacak, ya da ekonomi canlanırken seçim kararı alınacak, o zaman da ekonomiyi soğutucu tedbirler pratikte imkansız hale gelecek.
TL’nin değeri düşecek diye de korkmayın. Dedim ya, kredi pazarları da getiri arıyor. Ehh, bizimde bankacılık sistemi kız-oğlan-kız, TCMB’nin az-çok rezervi var, kamu borcu oranı düşük, bize borç vermeyip de kime verecekler? Türk de ucuz borcu gördü mü, Arnavut’un pırasaya saldırması gibi alır krediyi, tutar TL’yi.
Daha şimdiden Nisan sonunu görüyorum İMKB’de. Roman düğünü gibi olacak, ortada göbek atanlar, kenarda ise tempo tutanlar “60…70…80…, ohh, ohh, ohh, yandan yandan”.
ayesilada@gmail.com
Friday, 02 April 2010
2 Nisan 2010
Önce TUIK’e bir soru: Nasıl oluyor, değerli kurumunuz tarafında açıklanan aylık sanayi üretimi serisi ile GSMH hesabında kullanılan birbirini tutmuyor? Daha da önemlisi, her iki dizi arasındaki korelasyon NEDEN GSMH daralırken, başka, artarken, başka? Acaba, GSMH yayınlanmadan bir iki gün önce, kurum üyeleri toplanıp “Acaba nasıl bir rakam yayınlarsak, Sn RTE’yi memmun ederiz?” diye kahve sohbeti yapıyor mu?
1970’lerde Roger Moore’la Tony Curtis’in başrolünü paylaştığı “Kaygısızlar” diye bir polisiye-komedi vardı. Birbirine zıt iki dedektifin, gözünü kırpmadan tehlikeden maceraya koştuğu bu dizi yakında film yapılacakmış. Tam bu haberi okurken, aklıma bizim DİBS yatırımcıları geldi. Belki de onları başrolde denemek lazım, çünkü kendisi veya başkası adına yönettiği parayı bu denli fütursuzca yatırıma yönelten başka bir topluluk son zamanlarda Türkiye’de pek görülmedi. ABD’de görüldü, kayboldu, şimdi hükümet yakaladığını anında vuruyor, çünkü menkul kıymetleri yanlış fiyatlayıp korkunç bir balon oluşmasına ön-ayak oldular.
Bu sabah gösterge iskontolu tahvilde bileşik faiz %8.85 filan. Bu tahvilden para kazanmak için nasıl bir dünya gerekli diye düşünüyorum, aklıma tek “2012: Dünya’nın Sonu” veya Nicholas Cage’nin “Kehanet” filmleri geliyor. Neden diyeceksiniz. TCMB gibi Sultanahmet Camii Avlusu Güvercini bir kurum bile enflasyonun uzun süre %9’da seyredeceğini, ANCAK gelecek yılın ikinci ayından sonra hedefe doğru yakınsayacağını düşünüyor. Yani, bu getiriden gösterge kağıdı tutanlar REEL olarak en az bir altı ay, belki 11 ay para kaybedecek.
İşin çok daha komik bir tarafı var.: TCMB, bu projeksiyonları yaparken “bir miktar kotasyon artırımı” da öngörüyor. “Bu miktar nedir bire?” diye sorarsanız, ekonomistler yılın 3. veya 4. çeyreğinde başlamak üzere 150-300 puan arası diye cevap verir. Şu anda O/N %6.5, kotasyon artırımı 150 puanda kalsa, %8 olacak. Bileşiği ile hesapladığımda, gösterge kağıt fonlama maliyeti ile nerdeyse başabaş. YOK, TCMB 2011 sonuna kadar 300 puan faiz artıracaksa, bu kağıt öyle bir eksi getiri verecek ki, ABD’de toksik VIDIMIK tutsanız daha az zararlı.
Tabii, bir de bu kağıtları tutanların muhakkak aklını kurcalaması gereken politik senaryolar var. Ya, anayasa değişikliği referanduma kalır da, başa baş giden bir yarışta AKP’nin her oya ihtiyacı olursa? Ne alakası var demeyin. Öyle bir ortamda, enflasyon %15’e de çıksa, TCMB faiz artıramaz. Daha doğru 25-50 puan artırır, ondan sonra sıcak katran ve tüye bulanarak AKP Bakanları tarafından şehirden zerç edilir. (Zerç edilmek nedir tam anlamıyla bilmiyorum, ama öyle kötü bir sesi varki, hoş bir şey olmasa gerek diye yazdım).
Ya da, iyimser senaryonun dahi bu tahvili tutana para kazandırmasının zor olacağını biliyordur Bono Kurtları. İyimser senaryo da şu: Türkiye’de ekonomi yılın ikinci yarısında bodoslama resesyona dalar, enflasyon da hızla düşer. O zaman REEL olarak bu kağıt para kazandırır, ama risk primi gök yüzüne fırlar. Çünkü, ya resesyon vergi gelirlerini hızla azaltarak Hazine’nin ödeme kapasitesini düşürecek, ya da hükümet seçim öncesi büyümeyi kollamak için bütçe açıklarını fayrap yapacak (yine tam anlamını bilmediğim bir kelime, ama çok hoş bir sesi var, iyi bir şeydir diye yazdım).
Durun durun, buldum. Belki de dünya aniden resesyona gireceği için enerjiden gıdaya herşey ucuzlayacak, O YÜZDEN enflasyon düşecek, bizim malum tahvil para kazanacak. Evet, güzel, ama o zaman da bizim gibi GOP’lardan hızla sermaye kaçacağı için, dolar bazında sermayeyi kediye yükleyeceğiz.
Evet, sanırım bu sefer ki doğru tahmin: Halkımız ahmak. Bu zaten benim bir olayı çözemediğim zaman başvurduğum “exit stratejisi”. Bir şeyin mantığını keşfedemiyorsanız, belki de yoktur. İşi yapanlar eblehtir. Eğer bu malum tahvili banka elinde tutuyorsa, halka “resesyon var, valla kredi bile satamıyoruz” filan diye ağlak yaparak mevduat faizlerini, ne bileyim belki yıllık %6 veya altına düşürecek. Halk da “Ahh, vah, vah..Çok acıdım. Tamam, ben birikimlerimi size bedava emanet edeyim bari de biraz para kazanın” diyecek. Tahvil efradı da (Bir kez daha anlamını bilmediğim...) paçallama maliyet yapıp o kağıttan kar edecek.
Ya da, bunların hiç bir doğru değil, ben şahsen inanmakta çok büyük güçlük çekerim, ama BDDK Başkanı Sn Bilgin’in yalancısıyım, ama tüm bankacılık camiası iş birliği yaptı, 1Ç2010 karlarını güzel göstermek için hep beraber DİBS aldı, faizleri düşürdü. Bir kaç hafta içinde, “merhaba” diyene çakacaklar malı, çakacaklar malı, piyasaya geleni mal manyağı yapıncaya kadar çakıp....... Bileşik getirileri ilk molada %9.30, ikinci molada %9.50, akşam doğru da %10’e çıkartacaklar.
Thursday, 01 April 2010
Türkiye Nasıl Büyür?
01 Nisan 2010 Perşembe
Dün açıklanan GSMH verilerinin analizi yapmama kararlılığım sürdürüyorum. Verinin açıklanmasının ardından bir dizi uzmanın 2010 büyüme tahminini yukarı çekerek %5’ler civarına getirdiğini okudum. Ohh, ne güzel. Tüm sorunlar bitti şimdi. Resesyondan çıktık, bu sene %5, seneye %5, karınca-kararcınca geçinir gideriz. Gizlisi, yarı ve gayrı-resmisi ise birlikte nerdeyse 10 milyon bulan işsizi emmek için 30 yıl, AB’nin ortalama gelir düzeyine erişmek için bir 50 yıl daha geçecek, ama varsın geçsin. Zaten, modern Zen Felsefesin’de de “Yola çıkmak, hedefe varmanın %50’sidir” denmiyor mu? Eğer siz de böyle düşünlerdenseniz, yazının gerisi okumayın, hemen anayasa tartışmasına geri dönün.
Yok, Kore, Tayvan, Malezya, Endonezya, İrlanda, Brezilya gibi ülkeler niye bizden daha hızlı büyüyor, bizim ne eksiğimiz var da %7-8 hızla ONYILLARCA büyümüyoruz diye hayıflananlardansanız, bana kulak verin. Ekonometrik modellerinde Türkiye’nin “enflasyon üretmeyen büyüme hızını” %4-5 arasında bulanlar BAŞKA BİR SORUYA CEVAP VERİYOR. Ekonometrik modeller “bizde bu kafa oldukça, enflasyonu ya da ödemeler dengesini patlatmadan ne kadar büyüyebiliriz?” sorusuna cevap verebilirler. Türkiye’nin doğru politikalarla senede önce %6-7, sonra %8-10 büyümemesi için hiçbir neden yok. Ama, bunun için tüm siyasi ve hatta toplumsal düşüncenin bu hedef etrafında şekillenmesi lazım. Yapılacaklar aslında gayet basittir, ama niye yapılmadığını okuyunca anlayacaksınız.
Daha fazla demokrasi ve mülkiyet hakları: Büyüme ve kalkınmanın en azından asgari bir demokrasi standardı yerleşmeden yeşermesi zor. Tüm kürede bunun tek istisnası Çin. Bizde yapılacak olan ise Siyasi Partiler ve Seçim Kanun’u Reformu ile Yargı Reformu. Öncelikle, her aday kendi partisinin üyeleri tarafından ön yoklamayla seçilecek, merkezin aday listelerine müdahale yetkisi elinden alınacak. Böylece, adayların parti başkanına değil, onları TBMM’ne gönderen seçmene karşı sorumluluğu oluşacak. Türkiye ekonomi politikası dahil tüm siyaset kararları parti başkanının emrine göre değil, illerin ve dolayısı ile vatandaşların çoğunluğunun menfaatini güden koalisyonların oluşması sonucu ortaya çıkacak. Seçim barajını %5’e indireceksiniz ki, tüm görüşler TBMM’de yer alsın, herkesi duyalım. Bunun koalisyonlar vasıtası ile siyasi istikrarsızlık getirdiğini gördük, ama sebep-sonuç ilişkisini ters kuruyoruz. Bizde koalisyon kültür gelişmemişti, bir kere daha deneyeceğiz.
Yargı Reformun’dan kastim, savcı ve yargıç sayısının en az 2-3 misline çıkartılması, iş yükünün azaltılması ve maaşların yükseltilmesi. Hukuk fakültelerinde tüm öğrencilere zorunlu olarak iş idaresi ve ekonomi öğretilmesi. Eğer ekonomi ile ilgili davaları hızla ve adil bir şekilde sonlandırabilsek, büyümenin otomatik olarak hızlandığını göreceğiz. En son olarak da mülkiyet hakları. Kanun, tapu, anayasa maddesi, miras ya da sözleşme ile vatandaş verilen her türlü mülkiyet hakkını kesin ve geri alınmaz olması şart. Bir “şeyin” mülkiyetine sahip olmadan, onu satıp sermaye yapamaz, teminat veremez, onunla üretim yapamazsınız. Bugün Türkiye’de mülkiyet hakkı olmadığı için, tüm ticari faaliyetler de büyük belirsizlik altında yapılır ve optimal seviyesinin çok altında kalır.
Eğitim Reformu: Hindistan, İngilizlerden kalan eğitim sisteminin gücü sayesinde yılda yüz milyar dolar yakın gelir üreten yazılım, mühendislik, ve out-sourcing endüstrileri kurdu. Biz Avrupa’nı kenarında, işçilik maliyetleri bu dallarda kısmen düşük bir ülkeyiz. Niye beceremiyoruz? Çünkü çağın gereksinimlerine göre üretim yapacak kalifiye eleman sayısı yetersiz. Türkiye’de imam hatip kavgası eğitimle ilgili tüm reformları engelliyor. Öğrencilere düşünmek yerine ezberletmek ve itaat ettirmek isteyen hakim anlayış sistemi gebertiyor. Ya bu engeli aşacağız, ya da dini bütün, üniversite mezunu ama aç gençler yetiştirip terörist kamplarına göndermeye devam edeceğiz.
Finans Reformu: Türkiye’de sermaye birikiminin önündeki tüm engellerin kaldırılması lazım. Dandik bir ekonomi kuramı emrediyor, tüm AB yapıyor diye, ortalama tasarruf oranı %18, cari açığı bazen %6’ları bulan bir ülkede finansal birikimlere vergi koymak kadar aptalca bir şey olamaz. Elde edeceğimiz tek sonuç, paranın yurtdışına kaçması, ya da döviz, altın ve emlak spekülasyonu gibi verimsiz alanlara kayması olur. Mevduat ve sermaye piyasası araçları üstündeki tüm vergiler derhal kalksın. BSMV iptal edilsin. Özel emekli sandıklarına para yatıranların katkıları en az ödedikleri gelir vergisinin %50’sine kadar vergiden indirilsin. Türkiye gibi yatırım fırsatlarının insanın ağzını sulandırdığı bir ortamda, sermaye maliyetini düşürmenin sabit sermaye yatırımlarına yapacağı doping etkisi ile tüm vergi kayıpları derhal telafi edilir.
Emek pazarı reformu: Artık asgari ücreti vergilendirmekten ve Türkiye’nin en büyük tabii kaynağı olan emeği çok pahalı hale getirmekten vazgeçelim. SGK primlerini ödenebilecek boyutlara indirelim. Asgari ücreti de kaldıralım, ya da 10 sene süreyle donduralım. Emek fiyatını asgari ücret belirlemez, eleman arz-talebi belirler. Eğer reel ücretler düşükse fakirlere doğrudan gelir yardımı yapın.
Vergi reformu: Gelir ve kurumlar vergilerini yarıya indirelim, tüm istisnaları kaldıralım ve tek bir basamak yapalım. Vergi, insanların çalışma, biriktirme ve harcama kararlarını etkilemesi. Vergi kaçırmak ağır cezalık suç haline gelsin. Cezalar en az 10 yıldan başlasın, müebbete kadar artsın.
Enerji reformu: Türkiye’nin büyümesinde en büyük darboğaz enerjide dışa bağımlılık. Enerjide tasarruf ve yerli kullanımı teşvik için her türlü yolu deneyelim.
Turizm: Türkiye turizm potansiyelinin sadece %5’ni değerlendiriyor. Antalya ve Bodrum. Kış turizmi var, inanç turizmi var, yayla turizmi var. Ama, ortada bu kaynakları turiste götürecek, ya da kolayca ulaşmasını sağlayacak hiç bir master plan yok. Müzeleri akşam kapatan, tabii parklarda hafta sonunu tatil ilan eden, Anadolu’ya özgün bitki ve havyan çeşitlerinin barındığı her bölgede ya baraj, ya da elektrik santrali kurmak isteyen, doğayı sürdürülebilir bir gelir kaynağı değil, bir an önce ortadan kaldırılması gereken bir bela gören bir zihniyet var.
Tarım politikası: Köylüyü köyünde tutmak ve tarımsal verimliliği artırmak için tutarlı ve tüm bilinen enstrümanları kullanacak bir master plan uygulayın. Tüm dünya tarıma destek veriyor, biz “ay ne derler” diye, bu hayati sektörü ölüme terkediyoruz. Tarım politikamızı beğenmeyen gitsin, DTÖ’nde dava açsın.
Daha hızlı büyümenin yolu sorumlu para ve maliye politikalarından geçmiyor. Yapısal reformdan geçiyor. Ama, bunları gerçekleştirmek için irade, ikna gücü, ve en önemlisi zaman gerekir. Şimdi, Türkiye’de askeri vesayeti ortadan kaldırmak, yargıyı tebalaştırmak, tüm bağımsız kurumları AKP klonu haline getirip ekonomide alınan her karardan partililere rant elde etmek varken, bunlarla kim uğraşacak ya? Hadi, hadi git, seneye %5.236789 büyüyeceğiz, bak.
ayesilada@gmail.com

|
|
|
BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com
|
|
07 Eylül 2010 - AKŞAM
|
|
|

|
Belçika'yı ciddiye alın!!
|
|
| |
|
Deniz GÖKÇE
|
|
|
|
07 Eylül 2010 - HABERTURK
|
|
|

|
Enflasyonda riskler
|
|
| |
|
Ercan KUMCU
|
|
|
|
07 Eylül 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Hazine nakit yönetimi
|
|
| |
|
Mahfi EĞİLMEZ
|
|
|
|
07 Eylül 2010 - VATAN
|
|
|

|
Ağustos'ta enflasyon
|
|
| |
|
Asaf Savaş AKAT
|
|
|
|
31 Temmuz 2010- RADİKAL
|
|
|

|
Yüksek hızda büyümeyi sürdüremeyiz
|
|
| |
|
Taner BERKSOY
|
|
|
07 Eylül 2010- VATAN
|
|
|

|
Borsa da “Havetçi”mi?
|
|
| |
|
Ali AĞAOĞLU
|
|
|
01 Eylül 2010- HÜRRİYET
|
|
|

|
Kısa yoldan zengin olmanın yolu
|
|
| |
|
Ege CANSEN
|
|
|
|
06 Eylül 2010- RADİKAL
|
|
|
|
Ekonomi politikasında atalet |
|
| |
|
Fatih ÖZATAY
|
|
|
04 Eylül 2010 HABERTURK
|
|
|

|
Güçlüler ve gölgeleri
|
|
| |
|
Gazi ERÇEL
|
|
|
|
24 Mayıs 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Emtia piyasalarında son durum
|
|
| |
|
Ateşhan AYBARS
|
|
|
|
|
|
|
|
06 Eylül 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Ödemeyene ödül: 'Yapılandırma'!
|
|
| |
|
Uğur GÜRSES
|
|
|
|
01 Eylül 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
İTO verileri gıda fiyatlarında artış gösteriyor
|
|
| |
|
Özgür ALTUĞ
|
|
|
|
23 Şubat 2010 MİLLİYET
|
|
|
|
‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda
|
|
| |
|
Osman ULUAGAY
|
|
|


|