
RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD
Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için
ESİN ÇETİNEL
Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.
Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.
Kitabımı bütün DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.
http://www.ideefixe.com/
http://www.kitapyurdu.com/
http://www.scala.com.tr/




|
 |
Cemil ERTEM |
 |
Cemil Ertem halen İstanbul Üniversitesi'nde Finans ve İşletme dersleri veriyor. Ertem aynı zamanda, Taraf gazetesi'nde ekonomi köşe yazarlığı, Finans Enstitüsü Direktörlüğü ve ATV Ana Haberde ekonomi ve siyaset editörlüğü görevlerini de yürütüyor. Ertem'in uzmanlık alanları; politik iktisat, finans politik...
Sayın Ertem, uzunca bir zamandır finans ve siyaset disiplinlerini birleştirmeyi amaçlayan "Finans-Politik" çerçevesini geliştirmeye çalışıyor; ve bu konularda yazılar yazıyor... Kişisel web sitesinde de yazılarıyla okurlarına ulaşan Ertem'in web sayfası: www.cemilertem.com
|

Saturday, 17 October 2009
Geleceğe Yolculuk Şimdi Bu Topraklarda Başlıyor
17 Ekim 2009 Cumartesi
21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz. Tesadüf müdür; bilinmez ama yüzyılların ilk çeyrek dönemleri yüzyılın sonraki yıllarını hatta bir sonraki yüzyılı belirleyecek gelişmelere sahne olur. İnsanlık için çok önemli gelişmelere, ama bir o kadar da dramlara sahne olan 20. yüzyılın kaderi de ilk çeyrek de belli olmuştu bile. Birinci dünya savaşı, ilk yirmi beş yılda başlamış bitmiş ama hemen arkasından bir ikinci büyük savaşın ve bu savaşı yaratan krizlerin geleceği de belli olmuştu.
İşte şimdi, 20 yüzyılın ağır krizlerinden, bu krizlerin yarattığı savaşlardan kurtulmaya çalışan insanoğlu şu 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kendisine yeni bir yol arıyor. 2008 krizi, yaklaşık 200 yıldır süren Anglosakson egemenliğini bitiriyor. Ve küreselleşme dediğimiz döneme yeni bir kapı açıyor. G-8’in yerini alacak olan G-20 mutabakatı “yenidünya düzeninin” yapıcısı olarak artık sahnede.
G-20 toplantıları önümüzdeki sürecin ekonomik ve politik yönelimini, çehresini belirleyecek. Hatta G-20’nin kurumsallaşması yolunda atılan adımlar bize yeni bir “küresel iktidar” ağını tanımlayacak. G-20’nin kurumsallaşması kriz sonrasının ekonomik ve siyasi kurumlarının içeriğini ve yönetimsel şeklini de belirleyecek. Bu anlamda, şu günlerdeki G-20 zirvelerini, ikinci savaş öncesinde ve sonrasında yapılan zirvelere de benzetebiliriz.
Örneğin 1944’de yapılan Bretton-Woods zirvesi, bizi bugüne getiren finans ve para sistemini oluşturduğu gibi, bu finans sistemi kaynaklı siyasi yapılanmalara da öncülük etmiştir. Bu açıdan Pittsburgh kentindeki zirve ve bu zirveyi takip edecek G-20 toplantıları 1944 yılındaki Bretton-Woods kadar tarihi öneme sahiptir. Aslında başka bir açıdan bu toplantı ve zirveleri “ikinci Bretton-Woods” olarak da niteleyebiliriz. Pittsburgh’da ve sonrasında İstanbul’da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantılarında gördük ki, bu toplantılarda yalnız önümüzdeki dönemin ekonomik yapılanması konuşulmuyor; bu toplantılar yeni bir siyasi düzeni de anlatıyor.
Artık kabul etmek gerekir: Dolar kriz sonrasının genel eşdeğeri-dünya ticareti için geçerli ödeme aracı- olmayacak. Doların yerini alacak bir dünya parası, bize yalnızca, yeni bir finans sisteminin ipuçlarını vermeyecek. Bu köklü ekonomik değişim, aynı zamanda yeni bir ekonomik ve siyasi yapılanmadır.
Bretton’un soğuk, sisli korulukları
Bunu anlayabilmek için yeniden 1944 tarihine, yani ikinci savaşın bitmesine bir yıl kala, Bretton koruluklarının o puslu havasına dönelim isterseniz. 1944 yılı insanlık tarihi açısından önemli bir tarihti. Savaşın bitmesinden bir yıl önce Anglosakson dünyası, savaş sonrasının para sistemini, Bretton-Woods’da oluşturdu. Bu yeni bir paylaşım sistemiydi ve şimdiye kadar olan tarihimizi belirledi. 2008 krizinin etkilerinin 2010-2012 aralığında yavaşlamaya başlayacağı öngörülüyor. Aslında bu erken bir tarih çünkü krizin tam anlamıyla bitmesi, yeni bir para sistemi ve buna bağlı finansal kurumların ortaya çıkmasıyla mümkün olacak. Kapitalizmin her para sistemi aslında ona tekabül eden bir siyasi yapılanmayı gerektirir.
Birinci savaşın fiili olarak bitmesi ancak gerçek anlamda bitmemesinin arkasında, çöken altın standardına dayalı para sisteminin devam ettirilmesi vardı. 1919’daki Versailes ve hemen arkasından 1921’de yapılan tazminat anlaşmaları siyasi ve ekonomik çerçeveyi belirliyordu ama bu siyasi ve ekonomik çerçeveyi yürütecek kurumlar ortada yoktu. Başta Almanya olmak üzere kara Avrupa’sı bir saatli bomba olarak çalışmaya başlamıştı. Savaş yıllarında başlayan enflasyon Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, birkaç yıl içinde, çok büyük boyutlara vardı. Fiyatlar, savaş sonu düzeyine göre, Avusturya’da 14 bin, Macaristan’da 23 bin, Sovyetler Birliği’nde 14 milyar ve Almanya’da 1 trilyon kez yükseldi. Burada Almanya ve Sovyetlere dikkatinizi çekerim. 1924’te Alman parası, bir trilyon eski marka eşitlenerek yenilendi. Almanya’nın batmasının önlenmesi için savaş tazminatları hafifletildi ve sermaye transferleri sağlandı. Ancak bu yeterli olmadı; çünkü artık, şimdi olduğu gibi, bütün dengeler bozulmuştu. Savaşın, ülkeler arasında çok önemli verimlilik ve maliyet ve buna bağlı fiyat faklılıkları oluşturduğu ve bu farklılıkları giderecek yeni bir para-finans sistemine geçmeden dünya krizinin bitmeyeceği bir türlü kavranamıyordu. Altın standardı bir önceki sömürge dönemini karşılayan bir para sistemiydi ve bununla devam edilmesi yeni bir felaket anlamına geliyordu. Sadece, Keynes, birinci savaş sonrası, altın standardına dönüşe şiddetle karşı çıkıyordu. Keynes, aynı zamanda, Almanya’yı, faşizme götürecek bir korumacılığın kucağına atmamak için savaş tazminatlarının düşük tutulmasını öneriyordu. Ama Keynes’in bu önerileri yok sayıldı. İnsanlık, bir önceki dönemin para sistemiyle devam edilmesi ve Amerika ve İngiltere’nin Almanya’yı köşeye sıkıştırmasını çok pahalıya ödedi. Bu adımlar bize 1929 büyük krizini, faşizmler dönemini ve ikinci savaşı getirdi. Altın standardı 1929 krizinden hemen sonra 1931’de İngiltere tarafından sonlandırıldı ama artık çok geçti.
Yeni bir para sistemi ve buna bağlı yeni bir siyasi sistem gerekiyordu.
İngiltere, siyasi-sömürgeci egemenliğinin doğrudan bir yansıması olan altın para sistemini ABD’ye ve dolara dayalı kaydi para sistemine devretmeliydi. Bretton-Woods’da Keynes’in önereceği “dünya parası” sisteminin zamanı gelmemişti. Nitekim 1944’de bile, Keynes’in “dünya parasını” öne çıkaran “Keynes Planı,” Amerikan çıkarlarını, dolayısıyla o zamanın sisteminin yeniden yapılanmasının gereklerini içeren “White Planı” karşısında yenilgiye uğradı ve Bretton-Woods’ da White Planı kabul edildi.
Ancak, doların ve ABD’nin egemenliği ikinci savaş sonrası devreye girecekti. Çünkü Avrupa’da korumacı politikalar öne çıkmış ve Almanya’nın Hitler’le birlikte Dünya ile ilişkisi kopmuştu. 1933’de Londra’da toplanan ve dünya ticaretini genişleme temelinde düzenlemek isteyen “Dünya İktisat Konferansı” hiçbir karar alamadan dağıldı. Çünkü Avrupa’nın koruma duvarlarına, ABD’de doları devalüe ederek yanıt vermiş ve ipler kopmuştu. Almanya hızla silahlanarak tam istihdama geldi ve bölgesinde ikili ticari anlaşmalar yaparak Orta Avrupa’da bir Mark bölgesi yarattı. Dolar, Sterling ve Frank’da ayrı bölgeler oluşturdular. Kapitalizm ortadan ikiye ayrılmıştı ve savaş kaçınılmazdı artık. Bir ülke parasının dünyanın kabul edeceği bir ödeme aracı olabilmesi için, o ülkenin dünya ticareti ve ekonomisinde çok önemli bir ağırlığa sahip olması ve tasarruflarının tüm sisteme borç verebilecek düzeye yakın olması gerekir. ABD bu konumunu 1970’e kadar, az çok, sürdürdü. Şimdi ABD, tam aksine, dünyaya borçlanmadan ayakta kalamaz durumda. O halde, şimdi tıpkı birinci savaş sonrası olduğu gibi, insanlık, biten bir para sistemi ve onun ekonomik-siyasi kurumlarıyla devam edemez. Eğer o tarihlerde yapıldığı gibi, bunda ısrar edilirse, bizi yeni bir felaket bekliyor. Bunun için şimdi hem G-20 hem de İstanbul’daki IMF toplantıları, geleceğe dönük, bize çok önemli ipuçları veriyor. Buralarda yeni bir para sistemi ve buna tekabül eden siyasi yapılanmaların içeriği ve şekli ortaya atılacak. Artık, Doların küresel ticari ve rezerv para olarak devam etmesinin günleri sayılı.
Yeni bir finansal sistem: İstanbul Mutabakatı
İstanbul’da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantıları sonucunda oluşturulan İstanbul Kararları yeni bir küresel uzlaşıyı anlatıyor. G-20 uzlaşısının bütün hızıyla devam edeceğini bize “İstanbul Mutabakatı” gösteriyor. Bu mutabakat basında 4 maddelik İstanbul kararlarıyla anlatıldı. Ancak İstanbul Mutabakatı çok daha kapsamlı sonuçlara gebe.
Çünkü İstanbul toplantılarından çıkan sonuçlar, bu şekilsel kararlardan, çok daha kapsamlı. Gelişmekte olan ülkelerin IMF nezdindeki kotalarının artırılması zaten beklenen bir karardı. Ama bundan daha önemlisi IMF’nin, Bretton-Woods’da tanımlandığı üzere, cari işlemler ve kur krizlerine yönelik programlarının geride kaldığının vurgulanmasıdır. IMF artık, yalnız ödemeler dengesi kaynaklı sorunlara değil, ekonomideki yapısal sorunlara yönelik ayrıntılı programlar da geliştirebilecek. Böylece baskın yapar gibi azgelişmiş bir ülkenin başkentine bond çantalarla inen IMF heyetleri ve o heyetlerin çantalarındaki “devalüasyon yap, kamu harcamalarını kıs, ücretleri dondur” gibi “geleneksel” reçeteler artık tarihe karışıyor. Dolayısıyla yeni IMF programları, hem söz konusu ülkenin yapısal-sosyal özelliklerini hem de dünya ekonomisinin o anki durumunu göz önüne alacak. Şimdi İstanbul kararlarının bu en önemli maddesi ortada dururken hala IMF-Türkiye arasında “geleneksel” bir stand-by bekleyenlere ne demeli bilmiyoruz ama bu beklenti içinde olanların işlerinin zor olduğunu söylemek gerekiyor.
Çünkü İstanbul Mutabakatı ortaya çıkartıyor ki, yeni sermaye birikim süreci, aynı zamanda, sermayenin önemli ölçüde el değiştirmesini içerecek. Finansal regülâsyonlar, kayıt dışını önlemeye yönelik ve çok güçlü olarak, önümüzdeki günlerde, küresel çapta devreye girecek. Mali alanın düzenlenmesi ve sermayenin akışkanlığı buna bağlı olarak hızlanacak.
Yeni bir dünya parası ve Dünya Merkez Bankası
Nobelli iktisatçı Robert Mundell, 2001’de IMF’de verdiği seminerde küresel para sisteminin nereye gittiğini soruyor ve avronun doğduğu o yıllarda IMF denetiminde yeni bir para birimi öneriyordu. Bu para birimi, üç temel gelişmiş bölgeyi temsil eden para birimlerine tam konvertibl olacaktı. Mundell, üç temel bölgeyi ABD, Japonya ve AB’yi merkez alarak tanımlıyordu. Böylece ilk aşamada dolara, yene ve avroya tam konvertibl IMF denetiminde yeni bir rezerv para doğacaktı. Mundell’in bu paraya verdiği isimde Dey’di. Dey; dolar, avro ve yenin baş harflerinden oluşuyordu. Ancak dey bir geçiş parasıydı. Mundell, geçiş sürecinin sonunda gerçek anlamda bir dünya parasının kaçınılmaz olduğunu vurgulayarak; Dünya Merkez Bankası’nın yaratacağı intor isimli bir hâkim para önerisini ortaya atıyordu.
Intor, international ve or kelimelerinin bileşiminden oluşuyordu. ‘Or’ Fransızcada altın anlamına geliyor. Böylece Mundell, yeni para biriminin, ne kadar güçlü olarsa olsun, bir ulus-devlete dayanmayacağını, uluslararası olacağını ve gücünün de “siyasi” değil ekonomik olacağını intor adıyla anlatmak istiyordu. Intor’daki “altın” vurgusu paranın karşılığının ekonomik yani “gerçek” olacağının vurgusuydu.
Mundell’in bu tasarımının temel vurguları şimdi daha da geçerli. Ancak Mundell’in yeni para biriminin oturduğu temel, ABD, AB ve Japonya’ya dayanıyordu. Bugün artık bu temelin yetersiz olduğunu söylemeliyiz. Dolar, avro ve yen temelli bir geçiş süreci yerine G20 ekonomileri öne çıkartan yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var. Bretton-Woods’da Keynes’in vurguladığı gibi, bir “Dünya Merkez Bankası”nın oluşturulması süreci, belki de IMF’nin bir dünya merkez bankasına dönüştürülmesi G20 toplantılarının ana temalarından biri olacak.
Doların rezerv para konumunu yitirmesi artık hem ABD’nin hem de dünyanın geri kalanının tercih ettiği bir gelişme olacak. Bu konuda Rusya ve Çin haklı olarak acele ediyorlar. Ama ABD’nin de acele etmesi gerek. Çünkü karşılıksız dolarla devem edilmesi dünya ticareti için bir saatli bomba bundan böyle.
Mundell’in önerdiği dey, bölgelerinde siyasi ve ekonomik gücü olan ülkelerin yerel paralarının öne çıktığı bir geçiş sürecine dönüşebilir. Bu anlamda doların, hem avro hem de güçlü yerel paralar karşısında önümüzdeki dönemde de değer kaybetmesini beklemeliyiz.
Önümüzdeki geçiş süreci, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların, bu çerçevede, yeniden yapılanmasına sahne olurken, G20’yi oluşturan devletlerin ve ekonomilerin de hızla aynılaşmasını önümüze getirecek. İşte tam burada, ekonomideki değişime ve yeniden yapılanmaya paralel olarak karşımıza çok hızlı bir siyasi değişim süreci de çıkacak.
Ama bütün bu köklü değişim ne krizden çıkış kadar hızlı ne de tarih kitabının sayfalarının çevrilmesi kadar yavaş olacak.
www.cemilertem.com
Friday, 28 August 2009
NATO, IMF ve Orta Vadeli Program
29 Ağustos 2009 Cumartesi
NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in Ankara’yı kızdıran gecikmeli ziyareti, NATO’da hayli baş ağrısı olan, Türkiye’nin AB üyesi olmamasından kaynaklı sorunların çözümünü masaya getirecek olsa da, NATO’nun, Kürt açılımına açık desteğini öne çıkartacak. Rasmussen’in önce Yunanistan’a sonra da Türkiye’ye olan ziyareti NATO’nun yeniden yapılanması çerçevesinde değerlendirilmelidir.
NATO’nun yeniden yapılanma sürecinin ilk somut adımı 1999’da Washington toplantısında atılmıştı.
NATO’nun küresel bir savunma gücü olarak örgütlenmesi ve bu örgütlülüğün eskisinden çok daha esnek bir yönetimini öne çıkartacağı bu toplantının sonuç bildirgesinde vurgulanmıştı: “Yeni birlik, ortak savunma konusunda daha büyük, daha muktedir ve daha esnek olacak ve krizlere yanıt verme operasyonları da dâhil krizlerin yönetiminde aktif yer alma konusunda yeni görevler üstlenmeye muktedir olacaktır”
NATO’nun bu yeni işlevini Brzezinski, hemen bu toplantıdan bir yıl sonra yayınladığı “Büyük Satranç Tahtası”nda anlatır.
“NATO’nun genişlemesindeki temel nokta, bunun Avrupa’nın genişlemesiyle bağlantılı bir süreç olmasıdır. (…) Bu konuda Almanya ve Amerika hemfikirdir. Yeni bir Avrupa halen biçimlenmektedir. Bu yeni Avrupa, jeopolitik olarak ‘Avrupa-Atlantik’ bölgesinin bir parçası olarak kalacaksa, NATO’nun genişlemesi gereklidir”
Brzezinski, AB genişlemesini, daha doğrusu Kara Avrupa’sının Anglosakson egemenliğiyle yeni ittifakını, NATO’nun yeniden yapılanması ve yeni işlevi üzerine kurar. Ancak Brzezinski, Rusya’yı “yenidünya düzeninin” yapılanmasına çomak sokacak ve bunun için de Doğu Avrupa’yı kullanacak bir güç olarak gördüğünden NATO’nun yeniden yapılanmasında, Doğu Avrupa faktörünü öne çıkartır. Hâlbuki bu artık geçerli değil. Rusya, bütün bu yeniden yapılanmanın doğrudan ortağı.
Rusya’nın ortaklığını güçlendirecek ve sürdürecek en önemli faktör ise Türkiye. Böyle olunca, NATO’nun Rusya’yı da kapsayacak “yeni” örgütlenmesi Türkiye üzerinden olacak. Afganistan sorununun çözülmesi için de NATO’nun başından beri Türkiye’ye ihtiyacı var.
Tam burada Türkiye’nin siyasi ve ekonomik liderliği çok önemli. Enerji geçişlerinin garanti altına alınması ve doğu Avrupa’dan başlayarak, Kafkasya’ya kadar olan bölgenin siyasi ve ekonomik istikrarı NATO’nun şimdiki ilk işi ve tam burada sorunsuz bir Türkiye’ye ihtiyaç var.
Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan ilişkileri gibi Türkiye’nin yıllardır süren, kronik sorunları artık NATO’nun da doğrudan sorunu ve bunlar çözülmeden NATO, yeni yapılanması ve işlevi açısından gerekli olan adımları atamaz.
İşte tam burada, bütün bu gelişmelerdeki ekonomik arka planı da okuyabiliriz. Babacan’ın IMF anlaşmasından ziyade Orta Vadeli Program vurgusu önemli.
Türkiye’nin kavruk, yoksul, demokrasinin hiçbir filizinin yeşermediği oligarşik bir diktatörlük olarak devam etmesini isteyenleri bu ülke artık bir kenara koymalıdır. Yeni bir Anayasa taslağından bu süreci ekonomik olarak şekillendirecek Orta Vadeli Programa kadar şimdilerde önümüze gelecek her belge yarınımızı şekillendirecek kadar önemli.
Orta Vadeli Program, yalnızca makro hedeflerdeki revizyonları ve kamu etkinliğini ele almamalı. Program, Türkiye’nin 21. yüzyıla ve ötesine adımı olarak tasarlanmalıdır.
Türkiye’nin gelişme eksenleri ve öncü sektörlerinin belirlenmesi, beşeri gelişmesi ve sosyal ağlarının oluşturulması bu programın çatısı olmalı. IMF’yle bu programa bağlı bir anlaşma, IMF için de yeni bir dönemi başlatacaktır.
Biz, Türkiye’nin IMF ile, bu bağlamda, 20.stand-by anlaşmasını değil; küresel mutabakata ve Türkiye’nin yeni rolüne uygun bir “başlangıç” yapacağını öngörüyoruz.
Bu başlangıcın, yeni yollar açacak imkânları bundan böyle önümüzdedir.
Aslında bu süreç, Castells’in dediği gibi, 1960’ların ortalarından itibaren üç önemli, tarihsel sürecin bir araya gelmesiyle bugün şekilleniyor.
Enformasyon teknolojisi devrimi, tekelci devlet kapitalizminin krizi ve son olarak da Sovyet deneyiminin çökmesiyle insanlığın yeni arayışı ve çıkışı. Bu çıkış, başta insan hakları, feminizm, çevre hareketleri gibi yeni siyasal alanları öne çıkartıyor.
Bütün bu iç içe geçmiş süreçler, kapitalizminin bir dönemini bitirirken ona alternatif yeni dinamikleri de ortaya çıkarmıştır. Ancak şimdi en önemli sorun, bu dinamiklerin, yeni siyasi yapıları ve bunları örecek anlatılarını ortaya çıkarmasıdır.
Saturday, 11 July 2009
ÇİN, KRİZİN İLK GÜNLERİ VE G-8’İN EURO DOLARI
12 Temmuz 2009 Pazar
Aslında bütün hikâye gri bir Washington sabahında başladı.
Hikâyemiz Washington’da başlıyor sonra Şanghay’a uzanıyor. Şimdi o gri Washington sabahına Nisan 2007’ye dönelim:
“Bu adam yapamıyor, ben ayrılırken faizlerin bu kadar yukarı çekilmemesi gerektiğini söylemiştim. Enflasyon; tamam dikkat edilmesi gerekiyor ama öncelik o değil ki şimdi. Peki, şimdi ne yapacak, hiçbir parayı yalnız faizle ayakta tutamazsınız. Bunu söyledim. Çin’in sallanmadan ayakta durması şu sıralar çok önemli. Bunu hiçbir zaman da anlamayacak.”
İhtiyar kurt Hong Kong’da yapılacak bir konferansa telekonferansla bağlanmaya ofisine giderken arka koltukta kendi kendine böyle söyleniyordu. Koltuk, siyah eski çantadan fırlamış raporlardan gözükmüyordu. Araba durdu, ilkönce bunları toplayıp çantaya koymayı denedi, sonra gülümseyip vazgeçti. Aklına, ağzı zor kapanan çantayla FED toplantısına geldiği gün tepetaklak olan endeksler geldi. Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle arabadan indi. Çanta ve hazırladığı konuşma arabada kaldı, asansöre binerken farkına vardı, ama geri dönüp almaya yeltenmedi. Düşündüğünü aynen söyleyecekti. Bakalım etkisi nasıl olacak diye geçirdi içinden, “gerçekten emekli oldum mu, yoksa hâlâ ayakta mıyım göreceğiz.”
Aynı gün Çin hükümeti, 2006’da yüzde 130,4 değerlenen ve Çin’de mali piyasaların kalbi olan Şanghay Borsası’nda olan şişkinliğin devamından duyduğu endişeyi piyasa diliyle değil de “Merkez Komite” diliyle anlatınca Greenspan’ın aslında emekli olmadığı anlaşıldı.
Gerçekten Greenspan, belki ileride bugünkü krizi haber veren ve Şanghay-Greenspan dalgası olarak anılacak sarsıntıya yol açan telekonferansa giderken böyle mi düşündü bilmiyoruz, ama bilinen, Greenspan’ın ABD’nin bu açıkla ve bu açığı doğuran değerli dolarla devam etmesinin dünya ekonomisi için maliyetinin çok fazla olacağını ve krizi derinleştireceğini defalarca söylemiş olması.
Greenspan’ın tezi şuydu: “ABD artık tek başına hareket edemez. Bu yüzden sürekli açık vermesi ve bunu faizleri yüksek tutarak karşılıksız dolarla finanse etmesi sistem için tehlikeli. Biz doların değerini düşürüp ithalatı kısmalıyız, Çin’de yuanı değerlendirip ihracatı azaltmalı. Yüksek faiz, karşılıksız ama değerli dolar sistem için tehdit. Aynı şekilde Çin’de de baskılanmış ucuz işgücü, değersiz yuan ve biriken ama işe yaramayan dolarlar bir saatli bomba. Çinli yöneticiler sonsuza kadar 100 dolara adam çalıştırıp, karşılıksız dolar biriktiremez. Bu çökecek ve hepimiz altında kalacağız.”
Greenspan’ın o gün anlattığı çok önemli bir şey daha vardı: Artık küresel düşünmek gerektiğini, çünkü ekonomilerin artık bileşik kaplar misali hareket ettiğini, Amerika’nın tek başına olmayacağını söyledi.
Küreselleşmenin en ayırt edici özelliklerinden birine artık ulaştık:
21. yüzyıl ülkeler arasındaki kot farkını kaldıracak ekonomik ve siyasi gelişmelere sahne oluyor, olacak. Yani tek bir pazarın, tek bir piyasanın ve giderek tek bir ekonominin geçerli olduğu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu ekonomik düzleşme halini tabii ki siyasi ve sonra da sosyal alanlarda takip edecek.
Bugün Amerika dâhil hiçbir ekonomi yalnız kendi öncelikleri üzerinden birikimini yapamaz. Nitekim iki büyük güç Çin ve ABD, Greenspan’ın, 2007’de uyardığı gibi, karşılıklı hareket etmek zorundalar. Ne ABD artık yüksek faizle Çin’e kendini finanse ettirebilir ne de Çin düşük yuan ve ucuz emek politikasıyla sonsuza kadar ayakta kalabilir.
Çin, şimdiye kadar dört ana eksende geliştirdiği politikalarla küresel bir güç olmayı başardı.
Merkezî karar alma süreçlerini liberalleştirdi. Ticareti düzenleme ve kontrol mekanizmalarını devreye soktu. DTÖ standartları devreye girdi. Parasını kısmi olarak serbestleştirdi. Çok güçlü ve işe yarar yabancı sermaye yatırım teşvikleri getirdi. Böylece baskılanmış ücretlerle bu önlemler birleşince kırdan gelen devasa yedek işçi ordusu korkunç bir üretim gücü doğurdu. Ama bunlar şimdi yetmiyor. Çin’in çektiği sancı son Şincan olayları bize göstermiştir ki, yalnız ekonomik değildir. Çin’in böyle devam edemeyeceğini bize Şincan olayları gösteriyor. Çin’in böyle devam edemeyeceğini Obama yönetimi de biliyor.
O halde önümüzdeki sürecin dinamikleri iki yönlü olarak işleyecek. Birincisi; neoliberal ulus-devlet paradigmasını aşan ve küresel bir mutabakat üzerinden yeni bir küresel kurumsallaşma süreci oluşturmaya çalışan Amerika ve İngiltere cephesi dinamiği ki; buraya Rusya ve Türkiye gibi eksen ülkeleri de eklemek gerek.
Ayrıca Çin çok hızlı olarak kendisini yenileme başarısını gösteremezse bu cephenin en önemli sorunu olarak ortaya çıkacak. Bu gerçekten kapitalizm için şu an en önemli ve en kapsamlı sorunlardan birisidir.
Çin yakında çok önemli iki adım atacak. Parasını tam konvertibl yapacak ve ucuz emek politikasından vazgeçecek. İşte Çin’in iki adımı çok önemli bir küresel değişimin işareti olacak ve bundan sonrasını belirleyecek.
Yarı konvertibl yuan, trilyon dolara yaklaşan fazlaya rağmen, değersiz tutularak başta ABD olmak üzere dünyaya ucuz mal yollamanın aracı oldu. Bu durum ABD’deki orta sınıfın ucuz tüketimini sağlayan Wal-Mart sistemini ayakta tuttu. Çin, karşılıksız dolarları alıp, bunları ABD hazine kâğıtlarında değerlendirerek ABD’yi finanse etti. İşte ABD’nin trilyon dolarlık açıkları aynı anda Çin’in trilyon dolarlık fazlaları oldu. Bu denge tabii ki savaşı da finanse etti. Şimdi anlıyoruz ki krizin en önemli ayağı Çin’miş, o zaman Çin adım atmadan kriz bitmez. Doların kaderi, kısa vadede, Çin’in elinde ama Çin-ABD mutabakatı da devam ediyor. Geçiş yumuşak olacak. Keskin iniş ve çıkışlar beklenmemeli; ancak bundan sonra Çin’i izleyelim. Ancak yeni rezerv para arayışları devam edecek. G-8 zirvesi bu arayışa sahne oldu aslında.
G-8 ZİRVESİ’NİN EURODOLARI
G-8 zirvesi, krizin bitmediğine vurgu yaparken, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin, süreçteki önemini teslim etmiş gözüküyor. Aslında G-8’in öneminin kaldığı da pek söylenemez. Çünkü bütün bu süreçte G-20 öne çıkacak. Kriz sonrasının en önemli gelişmelerinden birisi G-20’nin gözetiminde, küresel kurumsallaşmanın sağlanması olacak.
G-8 zirvesinde ev sahibi İtalya Başbakanı Berlusconi, G-8 liderlerine, geçmişi ve geleceği simgeleyen hediyeler verdi. Geleceği anlatan hediyelerden birisi de ABD ve Avrupa’nın tek parada birleşmesini simgeleyen ‘eurodolar’ olarak tasarlanmış para birimiydi.
Öte yandan, G-8 çerçevesinde yayımlanan bir analizde, Türkiye’nin G-8 için, Brezilya, Meksika, Çin, Hindistan ve Güney Afrika ile birlikte, bölgesel gücü kabul edilmiş ülkeler arasında yer aldığı kaydedildi. O zaman bu iki olguyu birleştirmek gerekiyor. Almanya ve Fransa’nın direnişine rağmen Rusya’nın da desteklediği yeni bir küresel ittifaka doğru gidiyoruz. Berlusconi’nin hediyesi, belki de, bu ittifakın ekonomik tarafını anlatıyor.
Yani eurodolar olarak ifade edilecek yeni bir rezerv paranın oluşmasının koşulları G-20’nin kurumsallaşması sürecinde yaratılabilir. Böyle bir gelişme aynı zamanda, Anglosakson egemenliği ile Kıta Avrupası arasında yakın gelecekte gerçekleşecek “Katolik nikâhın” ilk adımı da olabilir.
IMF’nin kriz sonrası bütün büyüme öngörüleri, gelişmekte olan ülkelerdeki dinamiklere bağlı olarak şekillendiriliyor. Doğru; önümüzdeki on yıl, kuzey-güney arasındaki farklılıkların giderek azalacağı ve dünyanın güneyindeki “gelişmekte olan ülkelerin” küresel kapitalizmin yönetiminde daha fazla söz sahibi olacakları gelişmelere sahne olacak.
Friday, 22 May 2009
IMF ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN YENİ DÖNEMDE ÖZGÜN PROGRAM İHTİYACI ÜZERİNE
22 Mayıs 2009 Cuma
Şimdi herkesin aklına gelen ama bir türlü söylemeye dilinin varmadığı bir olasılığa gelelim. 20. stand-by, yani IMF anlaşmasının hiç olmaması olasılığına.
Hükümetin –Maliye Bakanı’nın da içinde olduğu- önemli bir kesiminin, Merkez Bankası’nın ve TÜSİAD gibi iş çevrelerinin 20. stand-by’ın bir an önce olması konusundaki güçlü iradelerine rağmen anlaşma bir türlü olmuyor. Neden? Bu tek kelimelik ama çok önemli sorunun yanıtı bizce çok kapsamlı. Yani, basitçe Başbakan’ın krizi hafife almasına, IMF’nin hükümetten, kısa sürede, altından kalmayacağı reformlar istemesine bağlanacak düzeyde bir mesele değil bu “anlaşamama” meselesi. Aslında bu “anlaşamama” hali bize bu dönemi anlattığı gibi bundan sonrasını da anlatıyor. Öncelikle herkesin merak ettiği soruya kestirmeden yanıt verelim: Bize göre şu an Türkiye’nin, IMF ile anlaşma yapmasının koşulları ortadan kalkmıştır.
Bir anlaşma olursa, bu anlaşma, yaptırım gücü olan güçlü bir program olmaktan ziyade, tarafların, “anlaşma, anlaşma dediniz yaptık işte e, n’oldu?” diyeceği esnek, kervan yolda düzülür mantığıyla kotardığı bir çerçeve olacak. Ama zaten böyle bir şey Başbakan’ın önüne gittiğinde, “zaten orta vadeli program var; IMF’den alınacak borç paraya da ihtiyaç yok, o zaman ben kendime niye IMF’nin eline düştü dedirteyim” diyeceğini başta Mehmet Şimşek olmak üzere herkes biliyor.
IMF’nin hikâyesi artık biliniyor; burada tekrar etmeyeceğim. Ama şunu yinelemekte fayda var; IMF’nin başından beri tüm programları neoliberal denge anlayışı temel alınarak şekillendirilmiştir. Artık herkes kabul ediyor ki, kapitalizmin tarihsel dönüşümünü sağlayan bu krizin temellendiği yer neoliberal anlatıdır. O halde buradan şu sonuca varabiliriz: IMF’nin elinde bugün krizi çözecek bir program yoktur. Hele Türkiye gibi kriz sonrası, “yenidünya düzeninin” yeniden yapılanmasının başlayacağı bir ülke için IMF hiçbir şey diyemez.
70’li yıllarda, özellikle azgelişmiş ülkelerde, doruğa varan ödemeler dengesi ve dış borç sorunları, IMF reçetelerini, ülke farkı gözetmeksizin, aynılaştırmıştır.
Eğer borçlu bir ülkenin, altın ve döviz rezervleri borçlarını ödeyemeyecek düzeye inerse bunun çözümü IMF için bellidir.
Bu aynı zamanda iç fiyatlarla dış fiyatlar arasındaki dengesizlik halini de anlatır. Çözüm basit: Yerel paranın denge sağlanana kadar devalüasyonu. Ama genellikle IMF, anlaşma yaptığı ülkelere yalnız devalüasyondan ibaret bir program önermemiştir. Çünkü bütün bu süreçte, bu ülkelerin dengesizlikleri yalnızca basit ödemeler bilançosu sorunu kaynaklı olmamıştır.
Ana sektörlerde verimlilik sorunu, yağmacı bürokratik iktidarlar, bir gelir aktarım mekanizması olarak kronik yüksek enflasyon ve giderek bozulan gelir dağılımı sonucu sosyal patlamalar.
İşte bu kısır döngüyle karşı karşıya olan bu ülkeler, dış borçlarını her ödeyememe durumunda IMF’ye başvurmuşlardır. Yüksek enflasyon bir gelir aktarım mekanizması olarak, iktidardaki sınıfın gücüne güç katarken, IMF devalüasyonlarına giden yolu da açmıştır. Böylece bürokratik yağmacı iktidarlar, aynı zamanda, soygun yaparak ülkeyi IMF’ye hazırlamıştır.
“Türkiye 70 cente muhtaç” diyen dönemin başbakanının aynı zamanda, yağmacı bürokratik bir yapının da “başkanı” olduğunu ve bu ülkenin bu muhtaçlık sonucunda hem IMF’nin kapısını çalmasını hem de 12 Eylül rejimine sürüklenmesini tam şimdi hatırlayalım.
IMF patentli programlar, iç fiyatlarla dış fiyatlar arasındaki dengesizlikleri gidermek için yüksek oranlı devalüasyonlarla işe başlarlar. Bunu hemen ücretlerin dondurulması takip eder. Sonra sıra kamu maliyesine gelir. (Yani ülkeyi soyanların çöpünü IMF ülkenin halkına toplatır.)
Bu programlar bu krizle çöken neoliberal paradigma ile tarihe karıştı.
Türkiye dünya ile bütünleştikçe cari açık, dış borç, yüksek oranlı enflasyon gibi sorunları olmayacak zaten. Kriz öncesi en çok cari açık sorununu konuşuyorduk; n’oldu? Dünya ekonomisinin bir parçası olursanız bu problem olmaz. Genişleme dönemlerinde finanse edersiniz; bu dönemlerde, nasıl finanse ettiğiniz önemlidir yalnızca. Daralma-kriz döneminde de zaten –şimdi olduğu gibi- ithalatınız ihracatınızdan daha az artar. Enflasyon meselesi de artık böyle bir mesele.
Eğer içte Demireller zamanında olduğu gibi bir soygun düzeni kurmamışsanız; dünya enflasyonu ne olursa sizin enflasyonuz da o olur.
Esas sorun, Türkiye ekonomisindeki tüm birimlerin yeniden yapılanması, nitelikli emeğin yetiştirilmesi ve öne çıkması bu bağlamda işsizliğin azaltılmasıdır. Bunun içinde zaten çürümüş IMF programlarına ihtiyaç yoktur. Çok abartılan reel sektör borçları da, reel söktürün kriz sonrası yeniden yapılanması sorunundan ayrı değildir.
REEL SEKTÖR DIŞARIYA BAKIYOR!
Reel sektörün geçen yılın eylül ayı sonunda 79,7 milyar dolara olan açık pozisyonu, son üç ayda 1 milyar dolar azaldı. Reel sektörün nakdi krediler ve ithalat borçlarından olan yükümlülükleri son çeyrekte 172,1 milyar dolardan 161 milyar dolara indi. Mevduat, menkul kıymetler, ihracat alacakları, yurtdışı yatırımların oluşturduğu döviz cinsinden hesaplanan varlıklar ise 92.473 milyon dolardan 82.381 milyon dolara düştü. Şimdi bu tablo bize reel sektörün durumunda bir değişme olmadığını, ancak reel sektörün verimlilik ve dünya ile rekabet bazlı yeniden yapılanması gerektiğini anlatıyor. Bunun için yeni bir teşvik sistemi ve bu teşvik rejiminin gerektirdiği kredi akışının sağlanması gerekiyor. Bu açıdan IMF tarzı bir program yerine orta vadeli programın bu persfektifden hareket edilerek yeniden düzenlenmesi önemli bir adım olacaktır. Çünkü yukarıdaki rakamlar bize iç pazar daralmasına bağlı olarak ithalat daralmasını anlattığı gibi reel sektörün artık dış dünyaya endeksli hareket ettiğini göstermektedir.
ENDEKSLERDE OLUMLU İŞARETLER
Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen Aylık Tüketici Eğilim Anketi, tüketicilerin harcama davranış ve beklentilerini değerlendirmektedir.
Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durum, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durum, 100 olması ise tüketici güveninde ne iyimser ne de kötümser durum olduğunu göstermektedir.
2009 yılı Mart ayında 74,77 olan Tüketici Güven Endeksi, 2009 yılının Nisan ayında Mart ayına göre %8,00 oranında artarak 80,75 değerine yükselmiştir.

Endeksteki bu olumlu yükselişi bir diğer endeksteki olumlu duruma bağlayabiliriz.
NACE Rev. 1.1’in İmalat Sanayi kısmında Avrupa Birliği düzenlemelerine göre sipariş ile çalışan faaliyetlerde bulunan ve sanayi üretim anketinin kapsamına giren işyerlerinden, 2005=100 temel yıllı oluşturulan sipariş endeksi, 2009 yılı Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre % 19,8 azalarak 137,8 olmuştur.

Bu endeksler, kriz durgunluğunun giderek azaldığını ancak reel sektörün ve özellikle sanayinin çok önemli bir yeniden yapılanma sorunu ile karşı karşıya olduğu açıktır.
Bu açıdan sorun IMF anlaşması ya da IMF’den gelecek 25-30 milyar dolar para değildir. Bu krizin çıkış noktası Türkiye merkez olmak üzere, “gelişmekte olan ülkeler” olacaktır. 25-30 milyar dolarlık kaynaklar zaten IMF olsa da olmasa da, Türkiye’ye gelecektir.
Sonuç: IMF anlaşması olmayabilir; IMF’nin elinde Türkiye için program yok. Ancak böyle bir program orta vadeli program çerçevesi esas alınarak ve Türkiye’nin yeni dönemdeki özgün koşulları bağlamında oluşturulmalıdır.
Wednesday, 06 May 2009
Kabine değişikliği ve Wolfram Alpha’nın yenidünyası
06 Mayıs 2009 Çarşamba
Ekonomi yönetimindeki köklü değişiklik, daha iktisatçılara kalmadan, futbol yorumcularından magazin yazarlarına kadar herkes tarafından değerlendirildi. Yani ne denebilir; demek ki böyle bir beklenti varmış ve bu değişiklik herkese “acaba daha iyi olabilir mi?” sorusunu sordurdu. Bu değişiklik Türkiye’nin, yalnız ekonomide değil, dış politikada da kesinleşen yolunu bize anlatıyor.
Yani, önümüzdeki dönem, kriz sonrası, Türkiye’nin dışa açık ve bütünleşmeyi öne çıkaran yüzü daha da belirginleşecek. Maliye Bakanlığı’na Mehmet Şimşek’in getirilmesi ve arkasından gelecek IMF anlaşması ile birlikte; SPK, BDDK gibi stratejik kurumların, AB ilişkilerini ve dış işlerini şimdiye kadar yürütmüş Babacan’a verilmesi çok önemli bir siyasi iradeyi anlatıyor.
Kamu bankalarının ve Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması, piyasaları denetleyici ve düzenleyici kurumların küresel entegrasyona bağlı olarak yeniden yapılandırılması bu dönemde gerçekleşecek. Gelir İdaresi’nin “bağımsızlığı” mutlaka gerçekleştirilecek.
Mehmet Şimşek’in Maliye Bakanlığı’na getirilmesi IMF’nin ve AB sürecinin istediği, gerektirdiği köklü reformların yapılacağı konusunda Hükümetin kararlı olduğunu söylemesinden başka bir şey değildir. Para politikası ve Maliye politikasının bundan sonra daha uyumlu olduğunu göreceğiz. Maliye, Merkez Bankası’nın “bağımsız” politikalarını, maliye politikası çerçevesinde, takip ederken, vergi toplanması ve denetimini yapan kurumlar da tıpkı Merkez Bankası gibi “bağımsız” bir niteliğe sahip olacaklar.
Enerji Bakanlığı’ndaki değişimde EPDK açısından çok önemli gözüküyor. Enerji Bakanlığı’na gelen Yıldız’ın en önemli projelerinden birisinin, EPDK’nın, petrol-gaz-lpg düzenleme ve denetleme kurumu ve elektrik piyasasi olarak ikiye bölünerek yeniden düzenlenmesi olduğu biliniyor. EPDK’nin bu yapılanması ve her iki alanda daha etkin olması bu kurumun, önümüzdeki dönemde, yalnız ulusal özellikleri ağır basan bir kurum olmayacağını, Türkiye’deki uluslararası enerji geçişlerini ve yapılanmasını kontrol eden, yönlendiren stratejik bir kuruma dönüştürüleceğini söyleyebiliriz.
Şimdi bütün bu gelişmeleri küresel bazda tamamlayan nedir?
Bu sorunun yanıtı için şöyle bir gelişme-haberle devam edelim:
Harvard Üniversitesi, yeni bir arama moturu geliştirmiş. Üniversite’nin iddiasına göre, bu arama motunu tam anlamıyla devreye girdiğinde, Google, Commodore 64 gibi kalacak. Harvard’ın Wolfram Alpha adını verdiği program, çok ayrıntılı bilgiye ulaşmamızı sağlıyor. Örneğin Wolfram Alpha, karşılaştırmalı ve hesaplanması gereken bilgileri anında verebiliyor. İkinci Dünya savaşının başladığı gün Ankara’da hava nasıldı diye sorduğunuzda yanıtınızı alabiliyorsunuz. Sanıyorum bu soruyu siyasi hava nasıldı diye de sorabilirsiniz. Şimdi gerçekten Google’ı yerlerde süründürecek bu gelişme için Google gibi bir ekonomik gücü elinde bulunduranlar sizce ne yapabilir? Yanıt: Hiç. Evet, teknolojinin, teknolojiyi elinde bulunduranlar tarafından denetlenememesi bir devrim.
Mikroişlemciyi bulan Intel’in mühendisi Ted Hoff’un raptiye büyüklüğündeki çipinde 2 bin 300 transistor yer alıyordu. Bugün mikroişlemcilerin üzerindeki bilgi akışkanlığını sağlayan transistorların sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Bu durum bilgiyi değil ama bilginin eskittiği teknolojinin ve teknolojik ürünlerin fiyatlarını düşürüyor. İşte bu çok önemli ve yeni bir durum. Sanayi devrimi sırasında Britanya’da pamuk fiyatlarının yüzde 85 düşmesi ancak 70 yılda gerçekleşti. Şimdi bir teknolojinin eskimesi ve fiyatının sıfırlanması için bir yıldan daha az bir süre yeterli olabiliyor. Sanayi devriminin yavaş ama emin adımlarla, bir kriz anında da büyük çatırtılarla dönen ve savaşlarla değişen dünyası artık yok. Newton fiziği ve statiği artık çok gerilerde kaldı. (Pi sayısının sonlu olduğunu iddia edenler yalnızca dar kafalı ulusalcılar. Bu konuyu da ayrıca yazacağım.)
Döner çıkrığın, buhar makinesinin sonra da içten yanmalı motorun, demir çeliğin devinimi ve üretimi hep sanayinin emin, ağır, kapalı ve kaba güce dayalı dünyasında gerçekleşti. Hukuk ve siyaset demir çeliğin araçlarını ve kurumlarını yarattılar. Burjuva demokrasisi ve kurumları hep sanayi devriminin temposu ve sınırları içinde var oldu. Sanayi toplumu savunucuları, buhar makinesinin yavaşlığını, mekaniğin temkinli ve sağlam dünyasını, demir-çeliğin güce dayalı baskısını hayatın her alanına bulaştırarak dayanılmaz bir dünya yarattılar insanlık için.
Şimdi Harvard’ın bulduğu Wolfram Alpha gibi programlar aslında Hindistan’da ya da Türkiye’de de geliştirilebilir. Türkiye gibi ülkelerin artık küresel bütünleşmeden başka çaresi yok. Bu bütünleşmeyi engellemeye çalışmak, geciktirmek belki mümkün olur ama bu ülkeye büyük zarar verir. Bu bütünleşme, aynı zamanda bir iktidar değişimidir. Bunun için kabine değişikliğinden, darbe tezgâhlarına kadar her adım ya da niyet bu bütünleşme-ayrışma temel çelişkisinden okunmalıdır.
Friday, 13 February 2009
SON SANAYİ ÜRETİMİ DÜŞÜŞÜ ÜZERİNE
(Kısa ve Orta Dönemde Yapılması Gerekenler)
13 Şubat 2009 Cuma
Sanayi üretimindeki düşüş önümüzdeki aylarda sürecek mi? Bu sorunun yanıtı bize Türkiye’nin krizden ne ölçüde etkileneceği de verecek. Ancak şu gerçek ki Türkiye’nin potansiyel büyüme hızıyla gerçek büyüme hızı arasındaki fark giderek açılıyor.
Türkiye’de emek verimliği sürekli arttığı halde içerilmiş teknolojiye dayalı ve istihdam yaratıcı büyüme gerçekleşmemektedir. Nitekim son 6 yıldaki büyüme emek verimliğine ve küresel sermaye girişlerine bağlı olarak gerçekleşmiştir. Burada sermaye verimliliği -ama giderek azalan oranda- gerçekleşmiştir. Sermaye yatırımlarının marjinal verimliği, teknoloji verimliliği ile desteklenmediği için, giderek düşmektedir. Ancak burada vurgulanması gereken bir diğer önemli noktada sermaye mallarında ithalata dayalı çizginin hala kırılamamış olmasıdır. Burada iki önemli değişkene dikkat çekmek isteriz: Birincisi tasarruf oranıdır. Bu yüzde 16 civarındadır. Oysa gelişmekte olan Asya da bu oran yüzde 30–40 arasında değişirken, OECD ortalaması da yüzde 23’tür. İkinci önemli değişken sermaye/hâsıla rasyosudur. Bu oran, sermaye stokunda oluşan değişimin toplam üründe ortaya çıkardığı artışı bize verir. Türkiye’de bu oran yüzde 2,5 civarındadır. Şimdi Türkiye’nin istihdam yaratıcı sürdürülebilir bir büyüme yaratması için sermaye/hâsıla katsayısını yükseltmesi (en az yüzde 5 civarı) ve tasarruf oranının artması gerekir. Şimdi bunu küreselleşme döneminde ve açık bir ekonomide nasıl sağlarız? Bunun için Türkiye’nin kriz sürecinde en çok etkilenecek sektörleri ayakta tutmaya çalışarak sermaye verimliliği yüksek üst teknoloji sektörleri desteklemesi gerekecektir. Yaptığımız çalışmada imalat sanayi ve alt sektörlerde krizden en çok etkilenecek sektörleri saptadık. Buna göre:
İmalat Sanayi Üretiminde yıllık %10’luk bir artış iç piyasaya ara girdi satan sanayiler olan Ana metal Sanayi’nde %8,34, Deri Ürünleri İmalatı Sanayi’nde %9,4 Giyim Ürünleri İmalatı Sanayi’nde%6,62, Kâğıt Ürünleri İmalatı Sanayi’nde %9,25, Kimyasal Ürünler İmalatı Sanayinde %14,3’lük, Makine ve Teçhizat İmalatı Sanayi’nde %19,51’lik, Metal eşya İmalatı Sanayi’nde %17,31’lik ve Mobilya İmalatı Sanayi’nde %17,29’luk, Otomotiv İmalatı Sanayi’nde %7,19’luk ve Tekstil Ürünleri İmalatı Sanayi’nde %5,96’lık bir büyümeye etken olmaktadır. Sanayi üretiminin dış talebe duyarlılığı ise daha sınırlıdır.
Dış Talepteki %10’luk bir artış, Deri Ürünleri İmalatı Sanayi’nde %2,59’luk,Gıda ve İçecek Ürünleri İmalatında %1,32’lik, Giyim Ürünleri İmalatında % 2,97’lik, Kâğıt Ürünleri İmalatında %3,74’lik, Otomotiv’de %3,38’lik, Petrol Ürünleri İmalatında %0,6’lık, Plastik ve Kauçuk Ürünleri İmalatında %5,97’lik ve Tütün Ürünleri İmalatı’nda %2,50’lik bir artışa yol açmaktadır.
Bu veriler imalat sanayi verimliliğinin önemli ölçüde etkin olduğunu bize vermektedir. Yani imalat sanayinde verimlilik artışı sağlandığında ara malı üreten alt sektörler önemli ölçüde hareketlenecek ve ara malı ithalimizde düşecektir. Burada imalat sanayi verimliliğini nasıl artırırız kritik soru budur. Bu da çok açık olarak daha fazla entegrasyon ve FDI yatırımlarını çekerek olur. Yani iç tasarrufları artıramıyoruz ama dış tasarrufları ana sanayiye çekerek sermaye/hâsıla katsayısını yükseltiyoruz. Türkiye’nin orta dönemde başka çaresi yoktur. Bu arada en uygun kur da gerçekleşecektir. Çünkü içteki verimlilik artışı ihracat yönlü gelişeceği için cari açığı düzeltecek ve makro ekonomik denge optimizasyonuna gideceğiz.
Bu arada kısa dönemde dış talep daralmasının etkisi aşağıdaki gibi olacaktır:
Dış Talep’ten en fazla etkilenen üç sektör, dolayısıyla, Plastik ve Kauçuk İmalatı Sektörü, Otomotiv Sektörü ve Kâğıt Ürünleri İmalatı Sektörü’dür. İthal mallar Deri Ürünleri İmalatı Sanayi, Gıda ve İçecek İmalatı Sanayi, Giyim Ürünleri İmalatı Sanayi ve Otomotiv Sanayi’nde yerli üretimle tamamlayan ilişkisi içerisindedir. Bu olgu, gerek tüketici tercihlerini göstermesi açısından gerekse de üretimde ithal ara girdi kullanımı açısından açıklayıcıdır. İstatistiksel olarak anlamlı parametreler içeren ve aynı zamanda yerli ürünler ile ithal ürünler arasında bir ikame ilişkisinin bulunduğu sektör ise Plastik ve Kauçuk Ürünleri İmalatı Sanayi’dir. Bilindiği gibi Deri, Giyim, Kâğıt, Otomotiv ve Plastik İmalatı Sanayileri dış talepten en kuvvetli ve istatistiksel olarak anlamlı etkilenen sektörlerdir. Muhtemel bir dış talep daralması anında başta Otomotiv ve Plastik olmak üzere bu sektörlerde üretim düşüşü kuvvetli olacaktır. Yukarıda sayılan bu sanayilerde üretimin daralmasından kaynaklanan istihdam kaybı da gözle görülür ölçüde olacaktır ki olmaya başlamıştır. Sanayi üretimindeki düşüş bu sektörler kaynaklı ve stokları eritmek amaçlıdır. Hususiyetle, kısa vadeli dış borç konsolidasyonu programı uygulanırsa bu beş sektörün üzerine de titizlikle eğilinmesi gerekecektir. Aynı zamanda, krizin yaratacağı olumsuzluk havası, iç talepte de daralma başlatırsa o zaman bu durumdan en fazla etkilenecek sanayiler hususiyetle Kimyasal Ürünler, Metal eşya, Ana metal ve Deri Ürünleri, Ana metal, Mobilya ve Makine Teçhizat İmalatı sanayileridir. Özellikle, Makine Teçhizat, Metal eşya ve Mobilya iç talepte muhtemel bir daralmanın sıkıntısını en başta çekecek üç sektördür. Gerek iç gerekse de dış talep daralmasında en öncelikle ihtimam gösterilmesi gereken sektörler istihdamın sınaî üretime duyarlılığının en yüksek olduğu sanayilerdir. Bu sanayiler ise Ana metal, Tütün Ürünleri, Mobilya, Otomotiv, Plastik ve Kauçuk Ürünleri ve Metal eşya İmalatı Sanayileridir. Yukarıdaki verilerden ve daha önce yapılmış kapsamlı bir çalışmadan hareketle, (Dr. Halit Suiçmez ve Prof.Dr. Bedriye Saraçoğlu) yapılan Türkiye’de sanayinin verimliliği açısından şu sonuçlara da ulaşıyoruz:
Gerek katma değer, gerekse üretim verimliliğinde görülen dalgalanmalar, imalat sanayiinde istikrarsız bir maliyet yapısına ve teknolojiden yeterince yararlanılmadığına işaret etmektedir. İmalat sanayi üretim verimliliğinde 1994 ve 2000 krizlerinin olumsuz etkileri özel kesime göre kamu kesiminde daha çok hissedilmiştir.
İmalat Sanayi genelinde ortalama sermaye verimliliği artış hızları, ortalama işgücü verimliliği artış hızından daha düşük ve istikrarsız olarak gerçekleşmiştir. Bu durum sermaye kullanımının verimliliği sağlayacak teknolojik yeniliklere ulaşamamış (ya da teknolojik yenilikleri algılayamamış) olmasının yanı sıra, sektörlere verilen teşviklerin dağınıklığı nedeniyle, sermayenin istikrarsız ve yön değiştirme eğilimi oldukça yüksektir.
9 adet ana sektörün 22 yıllık (1980–2001) dönemdeki gelişmeleri dikkate alınarak hesaplanan üretim fonksiyonunda imalat sanayinin genelinde katma değerin işgücüne göre esnekliği sermayeye göre esnekliğinden daha küçük çıkmıştır. Bu (β) katsayı 0.29 olarak hesaplanmıştır. Bu tek başına değerlendirildiğinde esnek değildir. Çalışan sayısında meydana gelecek %1 birim artışın reel katma değeri daha düşük oranda artıracağına işaret eder. Bu da ilave işçinin katma değerde yaratacağı faydanın düşük olduğunu gösterir. Katsayının istatistiksel olarak açıklayıcı gücü düşük çıkmıştır. Katma değer ile emek miktarı arasındaki ilişki zayıftır.
İmalat sanayii genelinde üretimin sermayeye göre esnekliği ise 1.077 olarak bulunmuştur. Bu, istihdam sabitken kullanılan makine-donanımın %1 oranında artırılması halinde, katma değerin %1’den büyük oranda (1.077) olacağına işaret eder. Bu da sermayenin marjinal fiziki verimliliğinin artan ve doğrudan hızlandıran katsayısının pozitif olduğunu gösterir.
İmalat sanayi genelinde ölçeğe göre artan getiri bulunmuştur. Katma değer ile sermaye arasında güvenilir fonksiyonel ilişki bulunduğu saptanmıştır. Bunu iktisadi olarak anlamı sermayenin üretimi açıklamakta önemli bir değişken olduğudur.
Bu çalışmada da bizim vardığımız sonuçlarla paralellik göstermektedir. Yani Türkiye’de sanayi üretiminin düşüşünü kriz döneminde durdurmak için aşağıdaki önlemler alınmalıdır. Ancak orta ve uzun dönemde yukarıda varılan şu önemli sonuca bir kez daha dikkat çekerek söylüyoruz ki; Türkiye teknolojiye açtır ve İmalat sanayii genelinde üretimin sermayeye göre esnekliği ise 1.077 olarak bulunmuştur. Bu, istihdam sabitken kullanılan makine-donanımın %1 oranında artırılması halinde, katma değerin %1’den büyük oranda (1.077) olacağına işaret eder. Bu da sermayenin marjinal fiziki verimliliğinin artan ve doğrudan hızlandıran katsayısının pozitif olduğunu gösterir.
İmalat sanayi genelinde ölçeğe göre artan getiri bulunmuştur. Türkiye kriz sonrası ileri teknoloji sektörleri desteklemeli ve bu yönlü uluslararası yatırımlar için gerekli hukuki ve maddi alt yapıyı sağlamalıdır. Ancak kısa dönemde: hemen yapılacak olanlar şöyle sıralanabilir:
1) İşsizliği önlemek için tüm istihdam yaratan sektörlerde tedrici olarak acil kredilendirme mekanizmaları açılmalıdır. İlkönce yukarıda vurguladığımız öncü sektörler KOSGEB vb kuruluşlar tarafından desteklenmeli ancak acil işletme kredileri için kamu bankalarına kaynak aktarılmalıdır.
2) Kredi Garanti Fonu acil işlevlendirilmelidir. İhracat yalnız düşük faizle değil, yeni bir teşvik sistemiyle de desteklenmelidir. İhracat ajansları dünyanın bütün pazar merkezlerinde oluşturulmalıdır.
3) İstihdam için şimdiye kadar gündeme getirilen destek paketleri yerindedir. Ancak özellikle belli sektörlerde mesai uygulamasının kaldırılması ve vardiya için ek işçi alımı teşvik edilmelidir.
4) Part time çalışma teşvik edilmelidir.
5) Önümüzdeki dönem doların düşüşüne bağlı olarak Çin’in parası yenin göreli değerlenmesi yaşanacaktır. Bu bizim için avantajdır. Bu alanda Çin pazarları takip edilmeli; ihracatçı firmaların bu pazarlara girmesi teşvik edilmelidir.
6) BDDK’nın bankacılık sistemine dönük uyarıları yerindedir. Bu alanda sıkı takip yapılmalıdır.
7) GAP yatırımları aşağıda vurguladığımız çerçevede yapılmalıdır.
Bölgedeki toprak mülkiyeti ve buna bağlı işletme büyüklükleri radikal değişime uğramalıdır. Eylem paketi içinde yer alan organik tarım açılımı, mayınlı arazilerinin temizlenmesi, KOBİ destekleri, eğitim atılımı ve okullaşma oranlarının artırılması hedefi bölge halkı tarafından gerçekleşmesi için takip edilmesi gereken hedeflerdir.
GAP sorunu yalnızca tarım kaynaklı ekonomik bir sorun değil. Sosyal ve siyasi yönü ağır olan bir sorun. Çözümü de demokrasiden geçiyor. GAP, bir savaş ve tehdit değil, bir barış projesi olarak yeniden bölge halkının iradesi doğrultusunda yapılandırılmalıdır.
8) Tarım ve Köy işleri Bakanlığının tarım alanlarının toplulaştırılması kanun tasarısı yerindedir. Kapsamı genişletilerek çıkarılmalıdır.
9) Yukarıda vurguladığımız sektörlere dönük kümelenme modelleri geliştirilmelidir. Gaziantep inovasyon vadisi gibi örnekler çoğaltılmalıdır.
10) KOBİ’ler için kümelenme modeli çerçevesinde ortaklık ve teknoloji paylaşımı modelleri geliştirilmelidir.
Bütün bunların dışında, bu sonuçlar ortaya koyuyor ki, orta dönemde KOBİ’lere yönelik işletme ve yatırım sermayesi takviyesi çok önemlidir. Yani kamu harcamalarının sanayici ve ihracatçı KOBİ’lere yönelik bir bileşimde olması ve teknolojik alt yapıyı geliştirme doğrultusunda yapılması yine orta vadede (2 yıl ve daha fazla sürede) istihdamı da artıracaktır. Bu yatırımların vergi gelirlerini artırıcı etkisi ise uzun vadede görülecektir.
Burada kısa vadede hemen ihracatçı ve ileri teknoloji üretecek KOBİ’lere yönelik teşvik ve kredi sistemi geliştirilmelidir. Yukarıda vurguladığımız Kredi Garanti Fonu bu sektörler için hemen işlevlendirilmelidir.
Bunun dışında Türkiye’nin bu krizle birlikte sektörel teşvik uygulamasına geçmesinin önemi daha da artmıştır. Bu cümleden olmak üzere öncü sektörlerde yeni bir teşvik politikasının aciliyetinin altını çiziyoruz. Kamu yatırımları öncü sektörlerin dışsallık avantajları gözeterek yapılmalıdır.
Wednesday, 12 November 2008
PEKİ, YA JAPONYA
12 Kasım 2008
Dünyanın beklediği, istediği oldu. Ama kimse “hemen değişim” beklemesin. Salı günü İstanbul Üniversitesi Bankacılık Araştırma Merkezi’nin düzenlediği sempozyumda önümüzdeki riskler ve krizin dinamikleri tartışıldı. Ben bankacı arkadaşları akademisyen ve gazeteci meslektaşlarıma göre daha karamsar buldum. Tamam, bu krizin banka sistemine etkisi büyük olacak. Ama ortada patlayan küresel bir balon var. Bu balonu kim üflediyse balon ilkönce onun yüzüne patlıyor. Şimdi 15 kasımda G-20 zirvesiyle başlayacak olan “küresel düzenleme” zirveleri silsilesi, ilk önce finansal yapı olmak üzere, dünyanın iktisadi kabuğu değiştirecek. Obama döneminde yeni bir finansal sistemin temellerinin atılacağı gibi, kapitalizmin küresel bir genel eşdeğer –para- yaratacağını ya da en azından bunun güçlü adımlarının atılacağı söylenebilir. Ama hiç kimse Obama geldi “Amerika” sorunu halloluyor diye düşünmesin.
Amerika’nın değişim dinamizminin Avrupa’ya etkisi ile Japonya’ya etkisi çok farklı. Bu değişimde Japonya sonra da Asya faktörünü hiç yabana atmamalıyız. Japonya özellikle ikinci savaş sonrası Amerika ile hem rekabet etmiş hem de onun tamamlayıcısı olmuştur. Bu paradoksal durum bugünkü dönüşüm krizinin temellerini de oluşturdu. Ancak şimdi Japonya’nın bu dönüşüme nasıl ayak uyduracağı sorgulanmalıdır. Yani ABD’den sonra ikinci büyük ekonominin, bu krizde nasıl pozisyon alacağını bilmeden öngörüde bulunmak çok zor. Geçen hafta bahsettiğimiz Berlin-Tokyo dinamiği ancak Japonya’nın önümüzdeki değişime ayak uydurmasıyla mümkün. Japonya, yılın ikinci çeyreğinde daralmaya başlayan ekonomisini yeniden ayağa kaldırmak için ne yapacak; yalnız düşük hatta sıfır faiz politikası yeterli olacak mı? Çin ve Japonya’nın, bu süreçte, ellerindeki Amerikan varlıklarını –dolar dahil- etkin, yerinde ve Obama’nın yapacağı küresel uzlaşı doğrultusunda kullanmaları gerekiyor.
Savaş sonrası Japon kapitalizmi inanılmaz bir tasarruf seferberliğine girdi. Bu “Kamikaze Kapitalizmi” olarak adlandırıldı. Japon şirketleri hemen hemen hiç kâr payı dağıtmadılar, Japon işçisi düşük ücretle çalışıp, ürettiği malı pahalı satın aldı. Japon mamul malları her zaman Tokyo’da New York’tan daha pahalıydı. Japonya’da kişi başına düşen gelir seksenlerin başında ABD’yi geçerken, Japon elektronik şirketleri Japon bankalarından aldıkları desteklerle önemli adımlar atıyordu. Japon bankaları şişirilmiş arazi teminatları ile bu şirketlere önemli krediler verdiler. Japonya giderek şişen bir balonun üzerinde buldu kendini. Japonya ticaret fazlası veriyor ve bunu ABD hazine kâğıtlarına gömüyordu. ABD arz yanlı ekonomi gereği daha düşük vergi alabilir, bütçe açığı verebilirdi, nasılsa Japonlar finanse ediyordu. ABD ekonomisinin zaafları o yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. Yani Japonya’daki tasarruf fazlası ABD’ye gidiyor, ABD de hem tasarruf açığını, hem de bütçe açığını büyük ölçüde Japon kaynaklı finanse ediyordu. Bu yüzden 1980’lerin ortalarında, Japonya’nın ekonomik politikaları ABD’nin tam tersiydi: Japonya’da sıkı maliye buna karşın gevşek bir para politikası uygulanırken, ABD’de arz yönlü politika adı altında, sıkı para politikası ve gevşek maliye politikası uygulanıyordu. İşte şimdi dünyanın artık yeter dediği neoconların yüksek faiz ve güçlü dolar politikası o zamandan miras kalmadır. Ancak gittikçe değerlenen dolar ABD ihracatını da engellemeye başlamıştı. Nihayet Eylül 1985’te ABD Hazine Müsteşarı James Baker, gelişmiş ülke ekonomi bakanlarını Manhattan’daki Plaza Hotel’de topladı. Doların değerinin düşürülmesi konusunda mutabakata varıldı. Ancak yen de değerlenecekti. Plaza Anlaşması’ndan sonra yen değerlendi, doların değeri düştü. Japon malları dünya piyasalarında pahalandı. Bunun sonucu Japon ekonomisinin durgunluğu idi. Güçlü yen mali piyasalarda da şişkinliğe yol açtı. Japon ekonomisi eksi büyürken mali piyasalardaki balon da artıyordu. Japon borsası beklendiği gibi, ama ancak, 1990 yılında çöktü. 1985’ten 1990’a kadar olan beş yılda kamikaze ekonomisi balon ekonomisine dönüşmüştü. Japonya’nın durgunluğu ABD’nin katlanacağı bir şey değildi. 1995’te Greenspan, doların değerlenmesi için ters plaza anlaşmasında ısrar etti. Karşılıksız ama değerli dolar politikasına sanıldığı gibi Bush değil, Demokrat Clinton geçmiştir.
Şimdi Demokrat Obama bunu telafi edecek. Ama yine bir sorun var: Japonya. Bu süreçte doların değeri düşerken, aynı oranda, yen değerlenmemeli. Bu dengeyi sağlamak çok zor. Japon ve ABD sanayii birleşecek. Başka çare yok gibi. Bunun da herkes için çok çarpıcı sonuçları olacağı açık.
Japonya, krizi aşmak için en önemli oyuncu ama kürsel uzlaşı gereği –kısa vadede- elindeki Amerikan varlıklarını etkin –küresel uzlaşının gereği- kullanmazsa ve süreci okuyup ABD ile teknoloji ve sanayi alanında da –orta vadede- işbirliği yapmazsa Obama’nın değişimi yarım kalır.
Friday, 24 October 2008
Ne yapmalı?
25 Ekim 2008 Cumartesi
İşte şimdi esas meseleye geldik. Bu hafta Arjantin, daha önceki krizlerde de görüldüğü gibi, ilk ve en radikal hamleyi yaptı. Zor durumda olan emeklilik fonlarını devletleştirdi. Bu fonların 30 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Ve tabii bu operasyon haberi çıkar çıkmaz Arjantin piyasası alt üst oldu.
Arjantin bütün kriz dönemlerinde çok tartışılır ve radikal kararlar aldı. En son 2005 yılında yapılan borç takası da hala tartışılır. Ama bu operasyon sonrası Arjantin önemli bir avantaj sağladı. Bu tarihin en büyük borç takası idi. Yaklaşık 103 milyar dolarlık dış borcu Arjantin 41.8 milyar dolar değerindeki kağıtla takas etti. Peki, alacaklılar buna razı oldu mu; tabii çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Çoğu bankalar, emeklilik kuruluşları ve Avrupalı bireysel yatırımcılardan oluşan alacaklılar paralarının yüzde 70’ine veda edip Arjantin’in borç takası önerisini kabul etti. Daha önce de, 2001 yılının sonunda da, Arjantin 100 milyara yakın borcu ödeyemeyeceğini deklare etmişti. Bu borç ödememe ve borç takası süreçlerinden sonra Arjantin büyümeyi ve işsizliği aşağıya indirmeyi başardı. Ancak Arjantin’in borçları devlet borçları idi. Bugün aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çoğu gelişmekte olan ülkenin kamu borcu sıkıntısı yok. Şimdi sorun özel sektörün borçları. Peki, hem dünyada hem de bizde dolara olan talep sürecek mi? Evet, ABD dolar basmadıkça dolara olan talep sürecek. Çünkü ortada efektif olarak dolar yok. Trilyonlarca dolarlık paketler, kurtarma operasyonları hepsi kaydı olarak gerçekleşiyor. Bush hükümeti de dolar basmayı artık Demokratlara bırakıyor. Çünkü basılan ve efektif olarak piyasaya sürülen her dolar ABD için bir yükümlülüktür. Ödenmesi gereken bir senettir yani. Aynı şey euro için de geçerlidir. Önümüzdeki günlerde euroya da-efektif anlamda- talep artacaktır. İşte aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin en büyük sorunu budur ve bu ülkeler ABD’nin dolar basmaya başlamasına kadar korkulu rüya görecekler.
Aslında geriye baktığımızda 1990’lı yıların başından bugüne Asya, Latin Amerika deneyimleri çok özlü kriz dersleriyle dolu.
İçlerinde Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan” Asya ve Latin Amerika ülkeleri finansal dışa açıklık-kriz-daralma ve düzenleme sarmalında çok hareketli bir 10-15 yıl geçirdiler. Bu ülkelerin hepsinde bu süreçte benzer ekonomik çizgi izlendi. Bir kere yerel para aşırı değerli oldu, dış borçlanma kolaylaştı ve ciddi büyüme artışları sağlandı. Şu tez doğru değildir; “büyüme sanaldır; aslında bu ülkeler büyümedi.” Hayır, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bu ülkeler çok ciddi büyüme oranları yakaladılar. Ama finans piyasalarında yaşanan tekelci yoğunlaşma ve merkezileşme aşırı borçlanmaya ve dışarıdan gelen kaynakları etkin kullanamamaya yol açtı. Bu süreçte Türkiye’de ki mali yapılanmaya baktığımızda bunu görürüz. Doksanlı yılların başından 2001’e kadar banka sistemi bir yağma aracı olarak kullanıldı. 2001 krizinden sonra ise hızla gelen yabancılaşma ve düzenleme süreci kaynakların etkin kullanılmasını, doğru yerlere yönlendirilmesine fırsat vermedi. Zaten bütün bu süreçteki fiyat dengesi, yüksek reel faize ve yerli paranın değerli olmasına bağlı olarak şekillendi. Bu dengeye bağlı oluşan yatırım ortamının hiçbir zaman etkinliği ve sürekliliği olmadı. Bu açıdan bütün bu ülkelerde yerli paranın değerli olmasına karşı dolarizasyon hep var oldu. Ve bu olgu devalüasyon beklentisiyle birlikte sistemik bir risk kaynağı olarak mali piyasalarının derinleşmesini önledi.
Kurun elverişli olması ve uluslar arası piyasalarda borçlanmanın kolaylığı özel sektörü aşırı riskli yatırımlara itti. Bu aynı zamanda yatırımların gelecekte de etkin ve yerinde olmamasını sağladı. Yani yapılan yatırımların, bir kriz süreci dâhil, geri dönüşü her zaman çok riskli idi.
İşte şimdi bu ülkeler bu sürecin sancılarını çekecekler. Yapılan riskli yatırımlar, aşırı borçlanma, derin olmayan ve doğru kullanılamayan mali yapı herkesin burnundan fitil fitil gelecek.
Peki ne yapılabilir? İktisatta kısa vade de yapılacak bir şey yoktur. Ancak orta vade için bir paket geliştirebilirsiniz.
Gelen kriz dalgasının Türk ekonomisine etkisi hem dış talep daralması hem de dış kredilerde daralma kanalıyla gerçekleşecektir. Banka sisteminden bu dönemde reel sektörü rahatlatacak kredi düzenlemesi beklenmemelidir. Bu açıdan krizin sosyal boyutunu hafifletmek için yalnızca sanayici KOBİ’lere yönelik bir Acil Müdahale Fonu oluşturulabilir. Bu konuda kaynak için hükümetin Orta Vadeli Mali Program çerçevesinde ve Bütçe’de çok hızlı bir revizyon yapması gerekir. Bir diğer önemli konu da IMF meselesidir. IMF ile yeni bir stand-by, bu dönemde, Maliye Politikası esnekliğini kaybettirir. Bu dönemde bir hükümet eğer intihar etmek istiyorsa bunu yapar. Son Macaristan örneği ortada.
Bu süreçte Türkiye’nin temel riskleri döviz, faiz ve dış-iç talepteki olağan dışı daralmadır.
Faizlerin döviz kurundaki yükselmeyle birlikte-eş anlı- hızlı yükselmesi müdahaleyi ve belki de cari para politikasında revizyonu gerektirecek bir durumdur. Bu açıdan Merkez Bankası’nın enflasyona razı olmak gibi bir tercihi olabilir ki, bu durumun ehven-i şer olacağı, açıktır. Yani bu kadar yüksek reel faizle ve sıkı para politikasıyla devam edemeyebiliriz.
Şimdi bu dönemde alınacak önlemler konusunda herkes bir şey söylüyor. Böyle bir köşe yazısında şu yapılmalı bu yapılmalı diye yazılmaz; çünkü iktisat politikası denilen şey bir bütündür. Ve buralara sığmaz. Bu yazıda böyle yaparak yalnızca şunu anlatmaya çalıştım: Artık çok açık olarak var olan ve şimdiye kadar uygulanan programlar bitti. Yeni bir program gerekiyor.
www.cemilertem.com

|
|
 |
|
|
 |
Bilgi Güçtür
DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KUŞTEPE LEYLAK SOK. NURSANLAR İŞ MERKEZİ, KAT:10 DA:39 MECİDİYEKÖY-ŞİŞLİ-İSTANBUL
TELEFON (Phone): 0555-6417906 (Osman Arslan)
Email: osman.arslan@bilgeyatirimci.com
Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.
|
|  |
|
BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com
|
|
19 Mart 2010 - AKŞAM
|
|
|

|
IMF ve piyasa karşıtlarına ithaf
|
|
| |
|
Deniz GÖKÇE
|
|
|
|
30 Aralık 2009- REFERANS
|
|
|
|
Genç girişimciler kura faize değil talebe bakıyor
|
|
| |
|
Kerem ALKİN
|
|
|
19 Mart 2010 - HABERTURK
|
|
|

|
Kamu finansmanı iyileşiyor mu?
|
|
| |
|
Ercan KUMCU
|
|
|
|
18 Mart 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Bütçe dengesi ve nakit dengesi
|
|
| |
|
Mahfi EĞİLMEZ
|
|
|
|
18 Mart 2010 - VATAN
|
|
|

|
Şubat bütçesi
|
|
| |
|
Asaf Savaş AKAT
|
|
|
|
13 Mart 2010- RADİKAL
|
|
|

|
IMF masalının sonu
|
|
| |
|
Taner BERKSOY
|
|
|
19 Mart 2010- VATAN
|
|
|

|
İMKB’deki değişiklikler ne işe yarayacak?
|
|
| |
|
Ali AĞAOĞLU
|
|
|
17 Mart 2010- HÜRRİYET
|
|
|

|
Yüksek faiz bitti şimdi sıra düşük kurda
|
|
| |
|
Ege CANSEN
|
|
|
|
18 Mart 2010- RADİKAL
|
|
|
|
İşsizlik oranında yeni bir plato?
|
|
| |
|
Fatih ÖZATAY
|
|
|
17 Mart 2010 HABERTURK
|
|
|

|
Bir numaralı sorun: İşsizlik
|
|
| |
|
Gazi ERÇEL
|
|
|
|
01 Mart 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Emtia fiyatları dolardan bağımsız
|
|
| |
|
Ateşhan AYBARS
|
|
|
|
19 Mart 2010- MİLLİYET
|
|
|

|
Romanın adı bile yok!
|
|
| |
|
Hurşit GÜNEŞ
|
|
|
|
17 Mart 2010 REFERANS
|
|
|

|
Avrupa Para Fonu
|
|
| |
|
Hasan ERSEL
|
|
|
|
13 Mart 2010 - REFERANS
|
|
|

|
Türkiye'nin ne zaman Nasdaq'a kote teknoloji şirketleri olur
|
|
| |
|
Güven SAK
|
|
|
19 Mart 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Japon deneyimi yeniden
|
|
| |
|
Uğur GÜRSES
|
|
|
|
18 Mart 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Türkiye´nin yeni çıpaları mali kural ve bütçe
|
|
| |
|
Özgür ALTUĞ
|
|
|
|
23 Şubat 2010 MİLLİYET
|
|
|
|
‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda
|
|
| |
|
Osman ULUAGAY
|
|
|


|