Geleceğe Yolculuk Şimdi Bu Topraklarda Başlıyor
17 Ekim 2009 Cumartesi
21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz. Tesadüf müdür; bilinmez ama yüzyılların ilk çeyrek dönemleri yüzyılın sonraki yıllarını hatta bir sonraki yüzyılı belirleyecek gelişmelere sahne olur. İnsanlık için çok önemli gelişmelere, ama bir o kadar da dramlara sahne olan 20. yüzyılın kaderi de ilk çeyrek de belli olmuştu bile. Birinci dünya savaşı, ilk yirmi beş yılda başlamış bitmiş ama hemen arkasından bir ikinci büyük savaşın ve bu savaşı yaratan krizlerin geleceği de belli olmuştu.
İşte şimdi, 20 yüzyılın ağır krizlerinden, bu krizlerin yarattığı savaşlardan kurtulmaya çalışan insanoğlu şu 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kendisine yeni bir yol arıyor. 2008 krizi, yaklaşık 200 yıldır süren Anglosakson egemenliğini bitiriyor. Ve küreselleşme dediğimiz döneme yeni bir kapı açıyor. G-8’in yerini alacak olan G-20 mutabakatı “yenidünya düzeninin” yapıcısı olarak artık sahnede.
G-20 toplantıları önümüzdeki sürecin ekonomik ve politik yönelimini, çehresini belirleyecek. Hatta G-20’nin kurumsallaşması yolunda atılan adımlar bize yeni bir “küresel iktidar” ağını tanımlayacak. G-20’nin kurumsallaşması kriz sonrasının ekonomik ve siyasi kurumlarının içeriğini ve yönetimsel şeklini de belirleyecek. Bu anlamda, şu günlerdeki G-20 zirvelerini, ikinci savaş öncesinde ve sonrasında yapılan zirvelere de benzetebiliriz.
Örneğin 1944’de yapılan Bretton-Woods zirvesi, bizi bugüne getiren finans ve para sistemini oluşturduğu gibi, bu finans sistemi kaynaklı siyasi yapılanmalara da öncülük etmiştir. Bu açıdan Pittsburgh kentindeki zirve ve bu zirveyi takip edecek G-20 toplantıları 1944 yılındaki Bretton-Woods kadar tarihi öneme sahiptir. Aslında başka bir açıdan bu toplantı ve zirveleri “ikinci Bretton-Woods” olarak da niteleyebiliriz. Pittsburgh’da ve sonrasında İstanbul’da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantılarında gördük ki, bu toplantılarda yalnız önümüzdeki dönemin ekonomik yapılanması konuşulmuyor; bu toplantılar yeni bir siyasi düzeni de anlatıyor.
Artık kabul etmek gerekir: Dolar kriz sonrasının genel eşdeğeri-dünya ticareti için geçerli ödeme aracı- olmayacak. Doların yerini alacak bir dünya parası, bize yalnızca, yeni bir finans sisteminin ipuçlarını vermeyecek. Bu köklü ekonomik değişim, aynı zamanda yeni bir ekonomik ve siyasi yapılanmadır.
Bretton’un soğuk, sisli korulukları
Bunu anlayabilmek için yeniden 1944 tarihine, yani ikinci savaşın bitmesine bir yıl kala, Bretton koruluklarının o puslu havasına dönelim isterseniz. 1944 yılı insanlık tarihi açısından önemli bir tarihti. Savaşın bitmesinden bir yıl önce Anglosakson dünyası, savaş sonrasının para sistemini, Bretton-Woods’da oluşturdu. Bu yeni bir paylaşım sistemiydi ve şimdiye kadar olan tarihimizi belirledi. 2008 krizinin etkilerinin 2010-2012 aralığında yavaşlamaya başlayacağı öngörülüyor. Aslında bu erken bir tarih çünkü krizin tam anlamıyla bitmesi, yeni bir para sistemi ve buna bağlı finansal kurumların ortaya çıkmasıyla mümkün olacak. Kapitalizmin her para sistemi aslında ona tekabül eden bir siyasi yapılanmayı gerektirir.
Birinci savaşın fiili olarak bitmesi ancak gerçek anlamda bitmemesinin arkasında, çöken altın standardına dayalı para sisteminin devam ettirilmesi vardı. 1919’daki Versailes ve hemen arkasından 1921’de yapılan tazminat anlaşmaları siyasi ve ekonomik çerçeveyi belirliyordu ama bu siyasi ve ekonomik çerçeveyi yürütecek kurumlar ortada yoktu. Başta Almanya olmak üzere kara Avrupa’sı bir saatli bomba olarak çalışmaya başlamıştı. Savaş yıllarında başlayan enflasyon Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, birkaç yıl içinde, çok büyük boyutlara vardı. Fiyatlar, savaş sonu düzeyine göre, Avusturya’da 14 bin, Macaristan’da 23 bin, Sovyetler Birliği’nde 14 milyar ve Almanya’da 1 trilyon kez yükseldi. Burada Almanya ve Sovyetlere dikkatinizi çekerim. 1924’te Alman parası, bir trilyon eski marka eşitlenerek yenilendi. Almanya’nın batmasının önlenmesi için savaş tazminatları hafifletildi ve sermaye transferleri sağlandı. Ancak bu yeterli olmadı; çünkü artık, şimdi olduğu gibi, bütün dengeler bozulmuştu. Savaşın, ülkeler arasında çok önemli verimlilik ve maliyet ve buna bağlı fiyat faklılıkları oluşturduğu ve bu farklılıkları giderecek yeni bir para-finans sistemine geçmeden dünya krizinin bitmeyeceği bir türlü kavranamıyordu. Altın standardı bir önceki sömürge dönemini karşılayan bir para sistemiydi ve bununla devam edilmesi yeni bir felaket anlamına geliyordu. Sadece, Keynes, birinci savaş sonrası, altın standardına dönüşe şiddetle karşı çıkıyordu. Keynes, aynı zamanda, Almanya’yı, faşizme götürecek bir korumacılığın kucağına atmamak için savaş tazminatlarının düşük tutulmasını öneriyordu. Ama Keynes’in bu önerileri yok sayıldı. İnsanlık, bir önceki dönemin para sistemiyle devam edilmesi ve Amerika ve İngiltere’nin Almanya’yı köşeye sıkıştırmasını çok pahalıya ödedi. Bu adımlar bize 1929 büyük krizini, faşizmler dönemini ve ikinci savaşı getirdi. Altın standardı 1929 krizinden hemen sonra 1931’de İngiltere tarafından sonlandırıldı ama artık çok geçti.
Yeni bir para sistemi ve buna bağlı yeni bir siyasi sistem gerekiyordu.
İngiltere, siyasi-sömürgeci egemenliğinin doğrudan bir yansıması olan altın para sistemini ABD’ye ve dolara dayalı kaydi para sistemine devretmeliydi. Bretton-Woods’da Keynes’in önereceği “dünya parası” sisteminin zamanı gelmemişti. Nitekim 1944’de bile, Keynes’in “dünya parasını” öne çıkaran “Keynes Planı,” Amerikan çıkarlarını, dolayısıyla o zamanın sisteminin yeniden yapılanmasının gereklerini içeren “White Planı” karşısında yenilgiye uğradı ve Bretton-Woods’ da White Planı kabul edildi.
Ancak, doların ve ABD’nin egemenliği ikinci savaş sonrası devreye girecekti. Çünkü Avrupa’da korumacı politikalar öne çıkmış ve Almanya’nın Hitler’le birlikte Dünya ile ilişkisi kopmuştu. 1933’de Londra’da toplanan ve dünya ticaretini genişleme temelinde düzenlemek isteyen “Dünya İktisat Konferansı” hiçbir karar alamadan dağıldı. Çünkü Avrupa’nın koruma duvarlarına, ABD’de doları devalüe ederek yanıt vermiş ve ipler kopmuştu. Almanya hızla silahlanarak tam istihdama geldi ve bölgesinde ikili ticari anlaşmalar yaparak Orta Avrupa’da bir Mark bölgesi yarattı. Dolar, Sterling ve Frank’da ayrı bölgeler oluşturdular. Kapitalizm ortadan ikiye ayrılmıştı ve savaş kaçınılmazdı artık. Bir ülke parasının dünyanın kabul edeceği bir ödeme aracı olabilmesi için, o ülkenin dünya ticareti ve ekonomisinde çok önemli bir ağırlığa sahip olması ve tasarruflarının tüm sisteme borç verebilecek düzeye yakın olması gerekir. ABD bu konumunu 1970’e kadar, az çok, sürdürdü. Şimdi ABD, tam aksine, dünyaya borçlanmadan ayakta kalamaz durumda. O halde, şimdi tıpkı birinci savaş sonrası olduğu gibi, insanlık, biten bir para sistemi ve onun ekonomik-siyasi kurumlarıyla devam edemez. Eğer o tarihlerde yapıldığı gibi, bunda ısrar edilirse, bizi yeni bir felaket bekliyor. Bunun için şimdi hem G-20 hem de İstanbul’daki IMF toplantıları, geleceğe dönük, bize çok önemli ipuçları veriyor. Buralarda yeni bir para sistemi ve buna tekabül eden siyasi yapılanmaların içeriği ve şekli ortaya atılacak. Artık, Doların küresel ticari ve rezerv para olarak devam etmesinin günleri sayılı.
Yeni bir finansal sistem: İstanbul Mutabakatı
İstanbul’da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantıları sonucunda oluşturulan İstanbul Kararları yeni bir küresel uzlaşıyı anlatıyor. G-20 uzlaşısının bütün hızıyla devam edeceğini bize “İstanbul Mutabakatı” gösteriyor. Bu mutabakat basında 4 maddelik İstanbul kararlarıyla anlatıldı. Ancak İstanbul Mutabakatı çok daha kapsamlı sonuçlara gebe.
Çünkü İstanbul toplantılarından çıkan sonuçlar, bu şekilsel kararlardan, çok daha kapsamlı. Gelişmekte olan ülkelerin IMF nezdindeki kotalarının artırılması zaten beklenen bir karardı. Ama bundan daha önemlisi IMF’nin, Bretton-Woods’da tanımlandığı üzere, cari işlemler ve kur krizlerine yönelik programlarının geride kaldığının vurgulanmasıdır. IMF artık, yalnız ödemeler dengesi kaynaklı sorunlara değil, ekonomideki yapısal sorunlara yönelik ayrıntılı programlar da geliştirebilecek. Böylece baskın yapar gibi azgelişmiş bir ülkenin başkentine bond çantalarla inen IMF heyetleri ve o heyetlerin çantalarındaki “devalüasyon yap, kamu harcamalarını kıs, ücretleri dondur” gibi “geleneksel” reçeteler artık tarihe karışıyor. Dolayısıyla yeni IMF programları, hem söz konusu ülkenin yapısal-sosyal özelliklerini hem de dünya ekonomisinin o anki durumunu göz önüne alacak. Şimdi İstanbul kararlarının bu en önemli maddesi ortada dururken hala IMF-Türkiye arasında “geleneksel” bir stand-by bekleyenlere ne demeli bilmiyoruz ama bu beklenti içinde olanların işlerinin zor olduğunu söylemek gerekiyor.
Çünkü İstanbul Mutabakatı ortaya çıkartıyor ki, yeni sermaye birikim süreci, aynı zamanda, sermayenin önemli ölçüde el değiştirmesini içerecek. Finansal regülâsyonlar, kayıt dışını önlemeye yönelik ve çok güçlü olarak, önümüzdeki günlerde, küresel çapta devreye girecek. Mali alanın düzenlenmesi ve sermayenin akışkanlığı buna bağlı olarak hızlanacak.
Yeni bir dünya parası ve Dünya Merkez Bankası
Nobelli iktisatçı Robert Mundell, 2001’de IMF’de verdiği seminerde küresel para sisteminin nereye gittiğini soruyor ve avronun doğduğu o yıllarda IMF denetiminde yeni bir para birimi öneriyordu. Bu para birimi, üç temel gelişmiş bölgeyi temsil eden para birimlerine tam konvertibl olacaktı. Mundell, üç temel bölgeyi ABD, Japonya ve AB’yi merkez alarak tanımlıyordu. Böylece ilk aşamada dolara, yene ve avroya tam konvertibl IMF denetiminde yeni bir rezerv para doğacaktı. Mundell’in bu paraya verdiği isimde Dey’di. Dey; dolar, avro ve yenin baş harflerinden oluşuyordu. Ancak dey bir geçiş parasıydı. Mundell, geçiş sürecinin sonunda gerçek anlamda bir dünya parasının kaçınılmaz olduğunu vurgulayarak; Dünya Merkez Bankası’nın yaratacağı intor isimli bir hâkim para önerisini ortaya atıyordu.
Intor, international ve or kelimelerinin bileşiminden oluşuyordu. ‘Or’ Fransızcada altın anlamına geliyor. Böylece Mundell, yeni para biriminin, ne kadar güçlü olarsa olsun, bir ulus-devlete dayanmayacağını, uluslararası olacağını ve gücünün de “siyasi” değil ekonomik olacağını intor adıyla anlatmak istiyordu. Intor’daki “altın” vurgusu paranın karşılığının ekonomik yani “gerçek” olacağının vurgusuydu.
Mundell’in bu tasarımının temel vurguları şimdi daha da geçerli. Ancak Mundell’in yeni para biriminin oturduğu temel, ABD, AB ve Japonya’ya dayanıyordu. Bugün artık bu temelin yetersiz olduğunu söylemeliyiz. Dolar, avro ve yen temelli bir geçiş süreci yerine G20 ekonomileri öne çıkartan yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var. Bretton-Woods’da Keynes’in vurguladığı gibi, bir “Dünya Merkez Bankası”nın oluşturulması süreci, belki de IMF’nin bir dünya merkez bankasına dönüştürülmesi G20 toplantılarının ana temalarından biri olacak.
Doların rezerv para konumunu yitirmesi artık hem ABD’nin hem de dünyanın geri kalanının tercih ettiği bir gelişme olacak. Bu konuda Rusya ve Çin haklı olarak acele ediyorlar. Ama ABD’nin de acele etmesi gerek. Çünkü karşılıksız dolarla devem edilmesi dünya ticareti için bir saatli bomba bundan böyle.
Mundell’in önerdiği dey, bölgelerinde siyasi ve ekonomik gücü olan ülkelerin yerel paralarının öne çıktığı bir geçiş sürecine dönüşebilir. Bu anlamda doların, hem avro hem de güçlü yerel paralar karşısında önümüzdeki dönemde de değer kaybetmesini beklemeliyiz.
Önümüzdeki geçiş süreci, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların, bu çerçevede, yeniden yapılanmasına sahne olurken, G20’yi oluşturan devletlerin ve ekonomilerin de hızla aynılaşmasını önümüze getirecek. İşte tam burada, ekonomideki değişime ve yeniden yapılanmaya paralel olarak karşımıza çok hızlı bir siyasi değişim süreci de çıkacak.
Ama bütün bu köklü değişim ne krizden çıkış kadar hızlı ne de tarih kitabının sayfalarının çevrilmesi kadar yavaş olacak.
www.cemilertem.com