ANASAYFASEANS ICINDEN-Yasar ErdincYORUM-ANALIZÖĞRENCİLERİM İÇİN ÖZELKİTAPLARTEMEL ANALIZ EGITIMITEKNIK ANALIZ EGTTRADING EGITIMIİLETİŞİM
 

 

19 Temmuz 2010      Erdinç Bakışı

Tatil sonrası merhaba..

Yasar ERDİNÇ

17 Mayıs 2010        DERİN Bakış

YENİ!!!  İşletmelerde Nakit Akımın Önemi

    Nurgül CHAMBERS

26 Ocak 2010       Referans

Erhan Aslanoğlu

FED Faiz Artırımlarına Başlamalı

Erhan Aslanoğlu

RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD

 

Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için

ESİN ÇETİNEL

Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.

Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.

 

Kitabımı bütün  DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.

http://www.ideefixe.com/

http://www.kitapyurdu.com/

http://www.scala.com.tr/

 Çetin ÜNSALAN

Meslekte 17. Yılı içinde olan Çetin Ünsalan, dergiden gazeteye, internetten televizyonculuğa kadar her alanda, muhabirlikten köşe yazarlığına, editörlükten haber yayın yönetmenliğine kadar uzanan bir çizgide farklı görevler yaptı. Son 7 yıldır televizyonda ekonomi haberciliğini yürütüyor. 1800’ü aşkın canlı yayında ana haber sonu yorumdan, özel ekonomi programlarına, açık oturumlardan fuarlardan canlı yayınlara kadar farklı formatlarda haberciliğini sürdürdü. Son olarak Kanal Biz’de hafta içi her gün canlı yayınlanan Reel Piyasalar ve Ekonomi Gündemi programlarını hazırlayıp sunuyordu. Ayrıca bu süreç içinde Sky Türk’de Fahri Ataşe ve Keskin Viraj isimli programları yaptı. Haziran başında buradaki görevlerini tamamlamasının ardından, halen her cuma Ulusal Kanal’da yayınlanan Haber Masası programının Cuma günkü yayınlarında daimi yorumcu olarak görevine devam ediyor. Projekent’in ve Uluslararası Enerji ve Çevre Teknolojileri Birliği’nin Kurucu Üyesi olan Ünsalan, Ekonomi Gazetecileri Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yanında, Uluslararası Teknoloji Birliği Denetleme Kurulu Başkanı görevini de yürütüyor. Reel Piyasalar programıyla Tüketiciye Saygı: 2007 Özel Ödülü’ne, Tüketiciye Saygı:2006 TV Programı Ödülü’ne ve Sektör Meydanı ile de 2003 Yılı Yalıtım Bilincine Katkı Plaketi’ne layık görüldü.

Friday, 30 July 2010

FAKİRLİĞİ BİLE PAYLAŞAMIYORUZ


Bu ülkenin kişi başına milli geliri hep tartışmalı olmuştur. Gerçek rakamlarla baktığınızda, yani değer değil, gerçekleşen üzerinden konuyu ele aldığınızda 4 bin dolar civarında kişi başına bir gelirimiz var.
Fakat resmi rakamlara, yani değer olarak ele aldığınızda bu rakam kriz sonrası 8 bin – 9 bin dolar aralığında seyrediyor. Bu fark her zaman vatandaşın kafasını karıştırmıştır. Devlet Planlama Teşkilatı eski Uzmanı Haluk Dural bu konuyu çok halktan bir örnekle açıklıyor.
Satılığa çıkardığınız bir eviniz olduğunu düşünün. Piyasada sorduğunuzda bu eve 200 bin TL değer biçiyorlar. Fakat satış işlemi gerçekleştirdiğinizde ancak 170 bin TL alabiliyorsunuz. İşte kağıt üzerindeki milli gelir ile sokaktaki milli gelirin arasındaki fark da tıpkı bu değerde olduğu gibi ortaya çıkıyor.
Sizin eve biçtiğiniz değer, devletin resmi kurumlar aracılığıyla sunduğu milli gelir, satış sonrasında cebinize giren ise kabaca gerçek milli geliri temsil ediyor. Doğal olarak burada cebinize gireni esas almak durumundasınız. Çünkü hayalinizde var olan 30 bin TL’nin sizin hayatınıza hiçbir etkisi olmuyor. O sadece hayali bir rakamı, soyut bir değeri temsil ediyor.
Hangi doğrudur tartışmasını bir kenara bırakırsak değişmeyen gerçek, gelir dağılımının adaletsizliğidir. TÜİK’in son araştırmasına göre en yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki fark tam 8,1 kat olarak ortaya çıktı.
Gözüken o ki Türkiye dolar milyarderlerinin arttığı bir ülke olarak, bir tarafta da farklı bir dramın geniş kitlelere yayıldığı bir ülke özelliği sergiliyor. Yani gırtlağına kadar borca batan bu ülke, bırakın zenginliği, borcu da, fakirliği de bölüşemiyor. O nedenle de sokaklar suçtan, asayiş ve hırsızlık masası da şikayetten geçilmiyor.
Yaşam koşulu göstergelerine tek tek baktığınızda, her birinin yoruma muhtaç olduğunu görüyorsunuz.
Mesela insanımızın yüzde 61’inin kendilerine ait konutta oturduğu görülüyor. Elbette burada kaçak veya ruhsatlı bina ayrımı yapılmıyor. Ama realite buysa, böylesi bir gerçek Türkiye’de inşaat piyasası açısından büyük bir açmazı da beraberinde getiriyor.
Eğer yüzde 61 kendi konutunda ikamet ediyorsa, yeni yapılacak binaların satışıyla ilgili çok büyük bir problem var demektir. O problemin adı da, kiracı sorunudur. İnsanlar ikinci ve üçüncü evlerini alabilse bile, kiracı bulmak konusunda büyük bir açmaz yaşanacağı gün gibi ortaya çıkıyor.
Yine araştırma gösteriyor ki, yüzde 39’unun konutunda sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi ve benzeri sorunlar söz konusu. Bu da insanların başını sokacak bir konut bulsa dahi, ona gerektiği gibi bakamadığını gösteriyor. Yine inşaat sektörü adına büyük bir sorun olarak ortada duran bu realite, aynı oranda izolasyondan dolayı ısınma sorunu yaşandığı gerçeğiyle örtüşünce, yüzde 70’ini ithal ettiğimiz enerjiyle sokakları ısıttığımız ve yüksek maliyetlere girdiğimiz gerçeğini sergiliyor.
TÜİK’in araştırması insanımızın yüzde 57,7’sinin hanesinin konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemeleri ve borçları bulunduğunu ve bu borç ödemelerinin yüzde 25’inin hanesine çok yük getirdiğini vurguluyor. Vatandaşın borçlu yapısını ortaya koyan bu realite, önümüzdeki dönemin en önemli sorunu olarak ortada duruyor. Nitekim icra ve hacizlerdeki yüzde 100’lere varan artış, intihar eden borçlular önümüzdeki süreçte bizi bambaşka bir sorunla karşı karşıya bırakacak gibi gözüküyor.
Araştırmada insanımızın yüzde 58,7’sinin iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemediğini ortaya koyuyor. Et fiyatları ortada. Bu pek kimsenin umurunda değil gibi gözüküyor ama B12 eksikliği, vitamin eksikliği, eksik beslenme sorunu gibi gerçeklerden ortaya çıkan sağlık giderlerinin faturası da, zihni açık insan azlığı sorununu da ardına takarak, daha da büyüyecek izlenimi veriyor. Fakat kimse bunun da hesabını yapmıyor.
Bu ülke 1923 yılında, bugünkü kadar borçlu değildi. Ama bugünden daha fakirdi. 15 yılda o kadar büyük bir hamle yaptı ki, yok canıyla dış ticaret fazlası veren, işletmeler kuran, eğitimde atılımlar yapan bambaşka bir ülke ortaya çıkardı. Şimdi ise basiretsiz politikacıların elinde oyuncak oluyor. Çünkü bu ülkeye çarpık ve yanlış politikalarından daha büyük bir kötülük yaptılar.
Paylaşmayı unutturdular; işbirliğini, el ele vermeyi, hayal kurmayı, bir hayal uğrunda mücadele etmeyi ‘ayıp’ sayıp, herkesi gemisini kurtaran kaptan yaptılar. Ve biz; 72 milyon Türkiye, gelir seviyesini ne olursa olsun geminin toptan battığını fark edemeyecek kadar aymazlaştık.
Çünkü 1923 ile bugün arasındaki en büyük farkı yarattık. Fakirliği eşit paylaşamadık. Bunu başaramayan toplumlar ise sadece zenginliğin hayalini kurarak sürünür ve sonunda batarlar. Godot’u bekleyenler gibi, kurtarıcı ararlar. Ve bu arayış sırasında da ne kadar çapsız politikacı varsa, ardına ve sloganlarına sığınırlar. Peki şimdi sormak gerekmiyor mu? Suç bizi bu hale getiren yönetimlerde mi, bu cinayete ses çıkarmayan bizlerde mi?
cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 09:49 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 29 July 2010

ABD BALONU HAVA KAÇIRIYOR


Mortgage çıkışlı dünya krizini başlatan ABD, aradan geçen süre içinde farklı verilerle dikkatleri üzerinden atma mücadelesini sürdürdü.

Özellikle daha zor durumda olan AB ülkelerini köşeye sıkıştıran ve parite savaşı başlatarak kendi açmazlarını gözden uzak tutan Amerikan yönetimi yolun sonuna yaklaşıyor. İyimserliği yönetmeyi rakamlarla sürdüren ABD, bu aşamada farklı yöntemler uyguladı.

Ödeme güçlüğüne düşmüş kredilerin yeniden yapılandırılarak, konut kredilerinde artış istatistiki yaratılması gibi bir dizi uygulama ise işsizlik başta olmak üzere sıkıntıyı gözlemeyi başaramadı.

Bugün ABD’de eyaletlerin 2008 yılından bu yana büyük ölçüde iflas içinde olduğu, ekonomi yönetiminin bu iflasların açıklanması konusunda baskı yaptığı, ama 2010 kasım ara seçimlerine giden Obama’nın açıklamayı engellediği konuşuluyor.

Ne var ki artık yırtık yama tutmamaya başladı. Nitekim son olarak Moodys'in ülke riskleri grubu kredi analisti Steve Hess, ABD hükümetinin AAA notunu sürdürmek için bütçe açığını azaltma planı hazırlaması gerektiğini açıkladı. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterdi.

ABD’nin kredi notundaki bir düşmenin, dünyada uygulanan ekonomi mücadelesinin büyük ölçüde sarsılması sonucunu doğuracaktır. Bu görüş çok yabana atılır cinsten değil. Zira yine orta atılan iki açıklama var ki, ABD’nin güç durumunun dünyaya olan yansıması adına ipucu veriyor.

‘Ünlü hedge fon yöneticisi Jim Rogers ve ABD’nin en itibar gören emlak endeksinin yaratıcısı ekonomist Robert Shiller’in açıklaması dikkate alınmaya değer. Rogers, küresel ekonominin iki yıl sonra yeniden resesyona girmesini beklediğini, ancak bu kez yönetimlerin ve merkez bankalarının ellerindeki tüm kurşunları harcadıkları için bunu atlatmanın daha zor olacağını söyledi. Emlak endeksinin yaratıcılarından Robert Shiller ise ikinci durgunluk döneminin birçok kişinin tahmin ettiğinden daha erken gelebileceği uyarısında bulundu.’

Peki bu ipuçları neden şimdi ortaya çıkıyor? Bunların servis edilmesinde yüksek ihtimalle Cumhuriyetçiler’in izleri olduğu tahmin edilebilir. Sene sonundaki ara seçimlerde öne geçmek isteyen ve Obama yönetimini köşeye sıkıştırmayı arzulayan Cumhuriyetçiler’in sorunu ucundan gösteren bilgileri kamuoyuna yansıtmaları çok da akıl dışı bir tavır değil.

Buna genellikle kriz maliyetlerinin bir savaş aracılığıyla dünyaya fatura edilmesi alışkanlığını da eklediğinizde, seçim sürecinde ABD içinden gizlenen ekonomik detayların daha çok kamuoyunun gündeme geleceğini söyleyebiliriz.

Şüphesiz ekonomi çevrelerinde bilinen, ama çok dillendirilmeyen ABD’nin durumu, parite savaşında pozisyon kaybeden Avrupa tarafından da desteklenecektir. İşte en büyük soru işareti de bu aşamada ortaya çıkıyor?

‘Filler tepişir, çimenler ezilir’ kuralının hakim olacağını hesaba katarsanız, ikinci dipte kim hangi faturayı ödeyecek? Dünyayı bilmem ama, Türkiye buna kafa yormalıdır.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 10:50 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 28 July 2010

ALTERNATİF MALİ KURAL


Başladı, başlayacak derken sonbahara ertelenen, yüksek ihtimalle de ‘yalan’ hale gelmesi beklenen mali kuraldaki iktidarın isteksiz tavrı herkesi şaşırttı. Oysa yakından biliniyor ki bu uygulama, imza atmasa da kuruma ters düşmeyen politikaları uygulayan Türkiye’den IMF’nin talebiydi.
Esasen uygulamalara baktığınızda mali kuralın zaten IMF ile anlaşma yapmayan ülkelere dikte edildiğini görüyorsunuz. Özetle mali kural, harcama ve borçlanmanın belli bir kural dahilinde yapılması olarak ifade edilebilir.
Ne var ki bir referandum, bir de seçim yaşayacak olan mevcut iktidar ‘IMF ile anlaşma yapmadık’ havasını sürdürerek kendini kurala bağlamak istemiyor. Yani anlaşma yapmayarak bunu kabul eden, mali kuralı uygulayacağını söyleyen ve denetim-gözetim içeren 4. Madde kapsamında IMF ile ilişkileri düzenleyen iktidarın taahhüdü buydu.
Anlaşılıyor ki, mevcut iktidar IMF’yi de oyalıyor. ‘Erteledik’ kılıfıyla seçimlerden önce böyle bir uygulamayı hayata geçirmek istemiyor. En son aynı olayı ‘nereden buldun’ meselesinde yaşayan Türkiye ise bu aldatmacaya inanmıyor.
O zaman alternatif bir mali kuralı Türkiye olarak biz kaleme alalım. Mesela belediyelerin bütçelerini mercek altına alalım. Elbette mevcut iflas hallerini ortaya çıkarmak ve karşılıksız borçlandıklarını gözler önüne sermek, seçim zamanlarında bol keseden kömür, mobilya, beyaz eşya dağıtmalarını engellemek konusunda kaygı taşımıyorsak…
Hızla borçlanan, iflas ve hacizlerle karşı karşıya kalan vatandaşın gelir-gider hesaplamalarını yapalım. Zor duruma düşenlerin borçlarını ödeyebileceği yeni yapılandırmaların önünü açalım. Elbette bankacılık kesiminin tüketim kredileriyle artan karlarını engellemekten korkmuyorsak…
Özel sektörü mercek altına alalım. Bunun için de siyasetin finansmanını sorgulayalım. Kimlerin milyon dolarları karşılık beklemeksizin bağışladığına, elbette iyi niyetle yapılan bu işlere mukabil ödüllendirilerek, devletten nasıl ihale aldıklarına ve yüksek maliyetlerle iş yaptıklarına göz atalım. Elbette yandaşların aşırı zenginleşmesinin ortaya çıkmasından çekinmiyorsak…
Yardım derneklerine olan para akışını inceleyelim. Bir saadet zinciri haline dönüşen bu derneklere yardım yapanlara bakalım. Nasıl, alırken de, dağıtırken de, vergiden düşerken de ortaya kara delikler çıkardıklarını görelim. Elbette bazı televizyonların, şirketlerin nereden finanse edildiğinin ortaya çıkmasından ürkmüyorsak…
Devlet memurlarının mesai saatlerini inceleyelim. Türkiye’de kaç tane bankamatik memuru olduğunu, bunların ne tip işler yaptığını ya da yapmadığını ortaya çıkaralım. Elbette kadrolaşma ve ulufe dağıtma skandallarının ortaya çıkmasında sakınca görmüyorsak…
Sağlık sektöründe Kızılay’ın nasıl zor duruma düştüğünü, buraya yapılan yardımlarının nereye kaydığını, bazı Kızılay şubelerinin kapanarak, hangi özel hastaneler zincirlerine pazar açtığını ve Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden soygun yapılıp, yapılmadığını inceleyelim. Elbette bu hastanelerin ortaklık yapısının ortaya çıkmasından korkmuyorsak…
Hedge fonları, off shore hesapları, forex işlemlerini kontrol altına alalım. Biz de Almanya gibi açığa yapılan satışların önüne geçelim. Hatta Dubai başta olmak üzere dünyanın her yerinden gizli hesapları isteyelim ve kamuoyu ile paylaşalım. Mevcut iktidar hesapları istedi ama neden halen Dubai’den istenmediğini açıklamadı. Onu da katalım. Tabii bu hesaplarda tanıdık isimlerin çıkmasından çekinmiyorsak.
Türkiye’nin yurtdışından, resmi kurumlardan kullandığı kredileri inceleyelim. Bu kredilerde herhangi bir yolsuzluk yapılıp yapılmadığına, alınan paraların nerede kullanıldığına bakalım. Deprem fonu gibi vergilerin amacına uygun harcanıp harcanmadığını inceleyelim. Davetiye usulü yapılan ihaleleri gözlemleyelim. Elbette olası bir yolsuzluğun ortaya çıkması bizi telaşlandırmayacak ise…
Bu listeye ilaveler yapmak isteyenler olabilir. Sıra sıra dizelim uygulamaları… IMF’nin değil, kendi önceliklerimizin peşine düşelim. Tüm bu delikleri kapatalım, kaynakları doğru kullanalım ve dönüp bütçeye tekrar bakalım. Acaba ithal bir mali kurala ihtiyacımız kalacak mı?
Ama zor; hem de çok zor. Hele ki iki seçim birden geçirecek Türkiye’de, ucundan kıyısından zarar göreceklerin listesinin yaratacağı tahmin edilen rahatsızlıkları dikkate aldığınızda daha da zor.
cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 03:52 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 27 July 2010

SGK’DAN UTANDIRAN FON


Çelişkiler ülkesi Türkiye, yeni bir destan yazmaya hazırlanıyor. Bundan sonra ‘işten kovulan’ yeni iş aramadan önce, Sosyal Güvenlik Kurumu’na hesap verecek.

Sosyal Güvenlik Uzmanı Ali Tezel’in köşesine taşıdığı bu gelişme, ‘şaka gibi’ dedirten bir Türkiye gerçeği. Buna göre 1 Ekim 2010’dan itibaren işsiz kaldıysanız, 10 gün içinde gidip bunu bildireceksiniz.

Diyelim ki bildirmediniz; ne olacak? Önce 760 TL para cezası ödeyeceksiniz. Bitti mi; hayır! Eğer zamanında bildirmezseniz, geliriniz 1520 TL’den fazla sayılacak ve sigorta primi olarak her ay 182 TL ödeyeceksiniz.

Bu nasıl bir mantıktır? Türkiye’de çalışma yaşamında hiçbir güvencesi olmayan çalışanları cezalandırarak, ‘kara delik’ olarak nitelendirdiğiniz bir sorunu çözmeye çalışmak hangi vicdana sığar?

Siz işsiz kalanlara, yeni istihdam alanları yaratmayacaksınız, üreticiyi adam çalıştırdığı için cezalandıracaksınız, bu arada işten çıkarılanlara para cezası uygulayacaksınız.Oysa işini kaybetmiş bir insan bununla uğraşmaz. O devlete bilgi verme telaşında değil, akşam evine ekmek götüreceği yeni bir işin telaşındadır. Fakat yurttaşına ‘vatandaş’ değil, bankamatik gözüyle bakan ekonomi yönetimi sonunda bu uygulamaya da imza atacak.

Ekonomi yönetimi paraya sıkıştıkça, böylesi yaratıcı uygulamalara imza atıyor. Bir dönem ‘tavuktaki kümes’ açıklaması yapan ve sonra apar topar yalanlayan gelir idaresi yetkililerine şahit olmadık mı?

Anlaşılan o ki, insanların kayıtdışı çalıştırılmasını önleyemeyen, yeni iş olanakları yaratamayan, mevcut işlerinde devamını sağlayacak ortamı oluşturamayanlar, şimdi işsiz kalan üzerinden de para toplayacak bir fon oluşturmanın peşine düştüler.

Bu hangi ahlakla, hangi inançla, hangi vicdanla, hangi yönetim anlayışıyla bağdaşıyor sorarım size? Uygulama hayata geçer mi, geçmez mi göreceğiz. Fakat bunun düşünülebiliyor olması bile, başlı başına bir sıkıntı. Kendi insanını para tahsil aracı gibi gören ve bunun karşılığında hiçbir hizmet verme kaygısı taşımayanların çıkıp bu millete hesap vermesi gerekiyor.

Daha ne kadar soyacaksınız fakir fukarayı? Daha ne kadar bir şey vermeden, bir şeyler almanın peşinde koşacaksınız? Yüzde 70’lere vuran dolaylı vergiler ile soyduğunuz insanların, işsizliği üzerinden dahi gelir elde etmeye niyetlenecek kadar ucuzlaşabilecek misiniz?

Türkiye bir sosyal devlet ise, bırakın anayasal hizmetleri sunmayı, bunları vermeden para istemenin densizliğine ne kadar devam edecek? Peki bu paralar toplandığında hizmet alacak mıyız? O da koskoca bir hayır? Deprem paralarını borç ödemesinde kullanabilen bir zihniyetin, bu parayı sağlık hizmetlerini karşılamak adına kullanmayacağı gün gibi ortada…

Çok merak ediyorum. Bu aklı, ekonomi yönetimine kim veriyor? Sakın anlaşmadıklarını söyleyerek övündükleri IMF olmasın?

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 01:47 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Monday, 26 July 2010

PEMBE TABLOLARDAKİ BATAK


Türkiye’de birilerinin çıkıp bakanlık yapması gerekiyor. Bu ülkede artık insanların dürüstçe tabloyu vatandaşın önüne koyması gerekiyor. Hamaset dolu siyaset içinde çizilen pembe tablolarla, batan bir ekonomiyi kurtarmak gerekiyor.

Öncelikle şunun altını çizeyim ki, hiç bir sorun çözümsüz değildir. Borçlanmanın, elde avuçta ne varsa satmanın kaçınılmaz olduğuna inanmamızı isteyenler, bilin ki bu ülkeye iyilik yapmıyor.

Bu iktidar bize çok büyük bir borç bırakarak, çekip gitmenin hazırlığını yapıyor. Tıpkı daha önceki iktidarlarda yaşadığımız gibi, bunlar da faturayı önümüze koyup gidecekler. Ardından sıkıntı, kemer sıkma ve günü çevirme çabaları içinde yine sarmala gireceğiz. Bu nedenle iktidara talip olan muhalefet partilerinin, ‘enkaz’ edebiyatı yapmaya hakları yok.

Türkiye’nin her konuda sorunları o kadar tahammül edilemez boyuta geldi ki, kimsenin iktidara gelip ‘bu sorunla yeni karşılaştık’ deme lüksü yoktur. Muhakkak iktidara talip olan herkes, projesi hazır olarak kamuoyunun önüne çıkmalıdır. Ayrıca iktidar partisinin içindeki mevcut yurtseverlere de görev düşüyor. Onlar da bu gidişe parti içinde ‘dur’ demek zorundadır.

Ülkenin genel borçlu yapısındaki performans, Cumhuriyet tarihine eşdeğer yapılan borçlanma, üzerine gerçekleşen özelleştirmeler ve ele avuca gelir hiçbir katma değerin elde edilememiş olmasıyla zaten ortadadır.

Fakat ortaya çıkan rakamlar gösteriyor ki, borçlu yapı sadece devlet kademesinde değil. İliklerimize kadar borçlanmış vaziyetteyiz. CHP Denizli Milletvekili Ali Rıza Ertemür’ün sorusu üzerine BDDK’dan gelen yanıt, sorunun tahammül edilemez noktaya geldiğini gösteriyor.

Ev kadınları, işçiler, memurlar, emekliler, esnaf, sanayici herkes borç batağına girmiş vaziyette. Son üç yılda takibe giren kredi tutarının yüzde 100 arttığı görülüyor. 2007 yılında 3 milyar 771 milyon 543 bin TL kredi takibe düşerken, 2008 yılında bu rakam 5 milyar 247 milyon 805 bin TL oldu.

2009 yılında ise takipteki kredi 7 milyar liraya, yani eski parayla 7 katrilyon liraya yaklaştı. Kredi batağında rekor ise İstanbul'da, Dikkatinizi çekerim, bunda henüz vatandaşın kriz yılı olarak nitelendirdiğimiz 2010 senesinin verileri yok.

Diyebilirsiniz ki; ‘borç yiğidin kamçısıdır’; ‘çalışır, öderiz’. İşte tam bu aşamada da Merkez Bankası’nın rakamları devreye giriyor. Şirketlerin kur riskini gösteren net döviz pozisyonu açığı son bir yılda yüzde 12.4 oranında artış göstererek, ilk çeyrek sonu itibariyle 82 milyar 158 milyon dolara ulaştı.

Şirketlerin kur riski 2003 sonundan bu yana ise yüzde 301 artış göstererek dörde katlandı. Şirketlerin kısa vadeli net döviz pozisyonu açığı ise 3 milyar 746 milyon dolar oldu. Peki pozisyon açığı ne demek? Aldığınız ve sattığınızı ortaya koyduğunuzda, elde ettiğiniz gelirin, mal varlığının, yani aktiflerin, borçlanma miktarını karşılamadığı nokta. Bu nasıl bir sonuç doğurabilir?

Haczedilen şirketler, yok pahasına satılan firmalar, kapanan kuruluşlar ve yeni işsizler. Peki bu insanlar işsiz kalınca, borçlu yapısını nasıl yönetecek? Orada da takibe düşen kredi sayısı artacak. Sonuçta hep birlikte borç batağındayız.

İşgücünü de 4C kapsamına alarak satışa çıkarmaya çalışmıyorlar mı? Bizleri birilerinin yok pahasına çalışan işçisi yapmaya uğraşmıyorlar mı? İşin kötüsü, birileri bu bataklıktan bizi çekip kurtaracağına, bizi içine çeken borç bataklığında üzerimize basıyor.

İnsanların çaresizliklerini kullanarak, yeni krediler sunarak, iliklerine kadar sahip olmanın yolunu arıyorlar. İzlanda’yı böyle batırdılar. Sonra icra elemanları gidip, gerekeni yaptı.

Referandum için meydanlarda karşınıza gelen siyasilere bunu sorun. En çok da pembe tablolar çizen Başbakan nezdinde iktidara... Ekonominin her batak noktasına bir cambaz yaratarak ‘cambaza bak’ diyen iktidar, bu borçlu yapının hesabını versin.

Sorun onlara: Madem her şey yolunda, neden devlet, şirket, vatandaş topluca borç batağındayız? Cevabını alırsanız şunu da sorun: Bu borcu ödeyemezsek, Dünya Bankası, IMF veya her ikisi için de nam-ı diğer Düyun-u Umumiye bizden ne isteyecek?

cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 02:41 pm   |  Permalink   |  E-mail this
 

29 T emmuz2010              Webani

Ağustos ve Böcekleri Üzerine  

Atilla YEŞİLADA

 

BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com

30 Temmuz 2010 -        AKŞAM

 

Laubaliliğin faturası

 
 

Deniz GÖKÇE

 

29 Temmuz  2010 -       HABERTURK

 

ISO 500 şirketleri vergiye çalışmış

 
 

Ercan KUMCU

 

29 Temmuz 2010 -          RADİKAL

 

Mahfi Eğilmez

Yıl sonu tahminleri

 
 

Mahfi EĞİLMEZ

 

27 Temmuz 2010 -        VATAN

 

İstihdamın kalitesi

 
 

Asaf Savaş AKAT

 

31 Temmuz 2010-      RADİKAL

 

Taner Berksoy

Yüksek hızda büyümeyi sürdüremeyiz

 
 

Taner BERKSOY

23 Temmuz 2010-          VATAN

 

Rekorlar devam eder mi?

 
 

Ali AĞAOĞLU

28 Temmuz 2010-   HÜRRİYET

 

  Bankalara ön gerilim sınaması

 
 

Ege CANSEN

 

29 Temmuz 2010-      RADİKAL

 

Fatih Özatay   

Ne ararsanız var son iki günün verilerinde  
 

Fatih ÖZATAY

31 Temmuz 2010       HABERTURK

 

Bu diyarda işler iyi gitmiyor
 
 

Gazi ERÇEL

 

24 Mayıs 2010  Finanstrend.com

 

Emtia piyasalarında son durum 

 
 

Ateşhan AYBARS

 

28 Temmuz 2010      REFERANS

 

Hasan Ersel

Yatırımın krizden çıkıştaki rolü

 
 

Hasan ERSEL

 

31 Temmuz 2010 -   REFERANS

 

Güven Sak

Yuri Lujkov neden bu kez gidici gibi duruyor

 
 

Güven SAK

30 Temmuz 2010 -     RADİKAL

 

Uğur Gürses

Arabesk para politikası

 
 

Uğur GÜRSES

 

29  Temmuz 2010 Finanstrend.com

 


TCMB bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyor

 
 

Özgür ALTUĞ

 

23 Şubat 2010      MİLLİYET

 

   

‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda

 
 

Osman ULUAGAY

 
Bilgi Güçtür

DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KEMER CORNER SITESI, YAKUT BLOK DA:5 Göktürk-Eyüp-İSTANBUL

TELEFON (Phone): 0554-269 69 24 (Zafer Sarıçan)

Email: zafer.sarican@bilgeyatirimci.com


Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.