
RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD
Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için
ESİN ÇETİNEL
Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.
Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.
Kitabımı bütün DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.
http://www.ideefixe.com/
http://www.kitapyurdu.com/
http://www.scala.com.tr/




|
 |
Çetin ÜNSALAN |
 |
 |
Meslekte 17. Yılı içinde olan Çetin Ünsalan, dergiden gazeteye, internetten televizyonculuğa kadar her alanda, muhabirlikten köşe yazarlığına, editörlükten haber yayın yönetmenliğine kadar uzanan bir çizgide farklı görevler yaptı. Son 7 yıldır televizyonda ekonomi haberciliğini yürütüyor. 1800’ü aşkın canlı yayında ana haber sonu yorumdan, özel ekonomi programlarına, açık oturumlardan fuarlardan canlı yayınlara kadar farklı formatlarda haberciliğini sürdürdü. Son olarak Kanal Biz’de hafta içi her gün canlı yayınlanan Reel Piyasalar ve Ekonomi Gündemi programlarını hazırlayıp sunuyordu. Ayrıca bu süreç içinde Sky Türk’de Fahri Ataşe ve Keskin Viraj isimli programları yaptı. Haziran başında buradaki görevlerini tamamlamasının ardından, halen her cuma Ulusal Kanal’da yayınlanan Haber Masası programının Cuma günkü yayınlarında daimi yorumcu olarak görevine devam ediyor. Projekent’in ve Uluslararası Enerji ve Çevre Teknolojileri Birliği’nin Kurucu Üyesi olan Ünsalan, Ekonomi Gazetecileri Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yanında, Uluslararası Teknoloji Birliği Denetleme Kurulu Başkanı görevini de yürütüyor. Reel Piyasalar programıyla Tüketiciye Saygı: 2007 Özel Ödülü’ne, Tüketiciye Saygı:2006 TV Programı Ödülü’ne ve Sektör Meydanı ile de 2003 Yılı Yalıtım Bilincine Katkı Plaketi’ne layık görüldü. |

Monday, 08 February 2010
YORGUNLUK HALİ…
08 Şubat 2010 Pazartesi
Sizi de yormadı mı bu gündem? Şekerli sakızın, çiğnendikten bir süre sonra ağızda bıraktığı kötü tat gibi Türkiye fotoğrafı. Çok şeyin konuşulduğu, ama hiçbir şeyin anlatılmadığı günlerden geçiyoruz.
‘Filler tepinir, çimenler ezilir’ sözünü doğrularcasına yaşananlar, güç kavgasının içerisinde geçim davasıyla uğraşan sokakları canından bezdiriyor.
İktidarından muhalefetine, bürokratından üniversitesine, sivil toplum örgütlerinden medyasına, askerinden hukukçusuna kadar günlük meselelerin içinde boğuşanlar, sokakta mendil satarak karnını doyurmaya çalışan insanın halinden ne kadar anlıyor?
Amerika’dan ithal senaryolarla yorulan Türkiye, kriz ortamında yeniden yapılanma fırsatını kaçırırken, kucaklayıcı olması gerekenler herkesle kavga ediyor.
Gözyaşlarının sel olup akmadığı, ama lafının zirvelere taşındığı, bazıları kirasını ödeyemeyip gözyaşı akıtırken, bazılarının timsah gözyaşlarıyla ortada dolaştığı Türkiye, sizde de yorgunluk hali yaratmadı mı?
Genç bir cumhuriyetin bu kadar yorgun olması, size de yanlış gelmiyor mu? Koltuk kavgalarının arasında, ülkeyi ekonomiden eğitime darmadağın edenlerin, yıllardır faturayı bırakarak kaçtığı, yolsuzlukların, hesapsız zenginleşmelerin yaşandığı bir ülkede, halen mevcut iktidarın da yeni faturalar ekleme uğraşısında olmasını aklınız alıyor mu?
Bir at yarışına benzeyen eğitim sonrası ortaya çıkan, ezbere boğulmuş ve robotlaşmış çocuklarla, onlara istihdam yaratamayan adamların kavgasında nereye gidiyoruz?
Neden bu ülkeye bir gün de bol elbise giydirilmiyor? Neden hep dar elbiselerin içinde, karnımızı içeri çeke çeke yaşamak zorunda kalıyoruz?
Takım elbiselerle spor yapmaya çalışan, ayakları bağlanarak koşması istenen ve en çok da bar köşelerinde ülkeyi kurtaran aydınlar tarafından aşağılanan, hor görülen, yazılarla kurgulanmış köşelerde sürekli küfredilen bu ülkenin, yorgun olmasından daha doğal ne olabilir?
Yanlışın alenen tartışmasının yapılmadığı, ama sorumlusunun arandığı, sonuçta faturanın vatandaşa çıkarıldığı, bu konuda hatalı olanların hepsinin, sütten çıkmış ak kaşık gibi ortada dolaştığı bir ülkeyi hak ediyor muyuz?
Hırsızların hangi cepheden olduğu ile ilintili olarak sorgulandığı, hakkın cepte taşınan kartvizitle beraber arandığı, insanların meydanlara dökülerek protesto etme hürriyetinin terörizm ile bağdaştırıldığı bir ülke sizi de yormadı mı?
Proje konuşanların hayalcilikle suçlandığı, ABD onaylı olmayanların siyaset hakkının olmadığına inanıldığı, özgürlük adına özgürlüklerin kısıtlandığı, sonra da demokrasi diye yutturulduğu bir ülkede çözüme ulaşmak mümkün mü?
Tam bağımsızlık kavramının eski bir moda olduğunun pompalandığı bir ortamda, gelişmeden söz etmek mümkün mü?
Haldun Taner’in, ‘Düşünen beyinlere zararlı fikirler üşüşür, büyükler her şeyi bizden iyi düşünür’ repliğini tiyatro senaryosuna koyduğu günlerden, bugünlere ne kadar ders aldık? Daha ne kadar çözümleri yurtdışında aramaya devam edeceğiz?
Daha ne kadar birbirimizi dövmeye devam edeceğiz?
Sus olmuşsa, zehir dolu mürekkep kalemimde
Bir yorgunluk hali çökmüş demektir yüreğimde.
Ey yedi cihanı titreten milletin torunu,
Ne dem akîl olacaksın hürriyet mücadelesinde?
cetinunsalan@yahoo.com
Friday, 05 February 2010
PENCERENİN DIŞINDAKİ HAYAT
05 Şubat 2010 Cuma
Türkiye’nin yoğun gündemi içerisinde işsizlik hep satır aralarında kalıyor. Oysa ülkenin en önemli meselesini bu oluşturuyor. Elbette problemi çözmek için önce tanımı doğru yapmak şart.
Ülkemizde yaklaşık ‘3.5 milyon işsiz var’ ısrarıyla mesele sürekli küçümseniyor. Peki bu rakam nasıl ortaya çıkıyor? Prof. Dr. Osman Altuğ’un bu konuda gerçeğe oldukça yaklaştığı görülen bir hesap yöntemi var. Prof. Altuğ diyor ki:
‘Türkiye’de 15-65 yaş arası çalışma nüfusu 48 milyon. Bu hesap içinde aktif olarak çalışabilecek işgücü 23 milyon. Bu durumda 25 milyon kendiliğinden ortadan kalkıyor. Hepsi ya çalışamaz ya da iş sahibi diye düşünülüyor. Geri kalan 23 milyonun, 10 milyonunu kayıtlı çalışan oluşturuyor. 7 milyon kişi de tarımda çalışıyor. Oysa burada çok büyük sorun olduğu biliniyor. Ama onu da iş sahibi olanlar sınıfına atıyoruz. Geriye kaldı 6 milyon kişi. Bunun yarısının kayıtdışı çalıştığı varsayılıyor. Geri kalan 3 milyon kişi de işsiz olarak ortaya çıkıyor. Bunun üzerinden de artış var mı, yok mu tartışması yapılıyor.”
Prof. Osman Altuğ Türkiye’nin kayıtlı bir ekonomiye geçmediği sürece, tüm göstergelerinin gerçek dışı olacağını belirtiyor. Oldukça doğru bir tespit… Türkiye önce kayıtlı ekonomiye geçmek zorunda, zira şu anda gerçek nüfusunu bile doğru olarak bilemiyor. Böylesine net olmayan bir ortamdaki ekonomi de, en çok siyasetin finansmanında kullanılıyor.
Nitekim işsiz sayısında istatistikleri değil de, reel sektörün ifadelerini dikkate aldığınızda kayıtdışı çalışan ile birlikte Türkiye’de 11 ila 13 milyon arası bir işsiz ordusu ile karşı karşıya kalıyoruz.
Peki böyle bir tabloda ne ile övünüyoruz? Tekel işçileri ile ilgili sorun ortaya çıktığından beri ortada gözükmeyen, gözükse de açıklamayı başka bakanlara yaptıran Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in sözlerine bakalım.
Ne diyor Bakan Dinçer? “İşsizlik oranlarının artmasına, Türkiye'nin genç nüfusuna, her yıl 800 binden fazla insanın işgücüne dahil olmasına, kırdan kente çok yoğun bir göçün olduğu ortamda tarım sektöründeki çözülmeye, teknolojinin ortaya çıkardığı sonuçlara rağmen, Türkiye'de 2009’da 452 bin insana istihdam sağladık. Bütün gelişmiş ülkelere karşın ve onların çabalarından çok daha ötesinde bir istihdam sağlama kabiliyetiyle onların önüne geçtik.”
Yani bunun anlamı onlar daha işsiz… İyi de raporlara baktığınızda durum farklı gözüküyor. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun yaptığı Uluslararası Kuruluşların Büyüme ve İşsizlik Konusundaki Son Verileri ve Türkiye’nin Durumu Araştırması’na göre, Türkiye yüzde 13 ile işsizlikte dünya beşincisi oldu. En yüksek işsizlik oranı yüzde 24.5 ile Güney Afrika’da görülürken, Tayland ise yüzde 1.2 ile işsizliğin en az olduğu ülke oldu.
Ayrıca bu karşılaştırmanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Kimin ne kadar işsizi olduğu ile ilgilenmek yerine, kendi sorunumuzu doğru tanımlamamız gerekmez mi?
Kriz dönemleri sıkıntılıdır ama bir o kadar da yeniden yapılanmak adına fırsatları sunar. Dünyada rakiplerinizin durma noktasına geldiği bir süreçte, yıllardır yaptığımız yanlışlardan dönmek için tren kaçmıyor mu?
Türkiye böylesi bir dönemde kumar ekonomisinden, üretim ekonomisine dönüşü başaramaz mı? İşsizliği de ancak bu yolla aşması mümkün değil mi? Ama bir yanda borç para peşinde koşacaksınız, öte yanda borsa başta olmak üzere finans piyasaları ciddi kazançlar sunacak, bir tarafta esnafından işçisine herkesle kavga edeceksiniz, ardından da işsizlikle ilgili savunmanız ‘Ama onlar daha çok işsiz’ olacak.
Kusura bakmayın ama bu tavır ciddiyetle bağdaşmıyor. Tıpkı Sayın Başbakan’ın TOBB Başkanı’na ‘Herkes yanına bir kişi alsa, işsizlik sorunu çözülür’ demesi kadar gayri ciddi bir yaklaşım.
Türk ekonomisinin önce fikir bazında sorunu var. Sonra kayıtdışı gerçeği var. En önemlisi bununla bağlantılı olarak halledilmesi gereken yapısal sorunları mevcut… Bunları halletmeden, ‘tavşana kaç, tazıya tut’ diyerek, bir yanda üreticilerden ihracat bekleyip, öte yandan rant ekonomisine prim vererek işsizliği önleyemezsiniz.
Tekel işçilerine ‘Dışarıda bu işi bekleyen, 3.5 milyon işsiz var’ diyerek de çalışma barışını sağlayamazsınız. Reel kesimle kavga ederek alınacak bir yol yok. Çözüm herkes tarafından ‘yapısal dönüşüm’ olarak ortaya konuluyor. Bunlara kulak tıkayıp, övünmeye devam edemezsiniz.
Mevcut iktidar seçim mi kazanmak istiyor? Üretim ekonomisine geçsin ve istihdam yaratsın. Başka türlü bu erimeden kurtulması mümkün değil. Siz hastane kapılarında ‘içeri giremiyorum’ diye ağlarken, 70 milyon sokakta açlıktan ağlıyor. Kendinizle uğraşmayı bırakıp, pencereden dışarı bakın.
cetinunsalan@yahoo.com
Thursday, 04 February 2010
HALKIN EKONOMİSİ VE İKTİDAR
04 Şubat 2010 Perşembe
Türkiye bugün Tekel işçilerinin çığlığına kulak verdi. Peki ya iktidar? Sivil toplum örgütleri, çalışan, işsiz, işçi, memur, esnaf, herkes ‘yanınızdayız’ dedi. Peki ya iktidar?
Meseleyi kabullenmiyor; daha doğrusu kabullenemiyor. Çünkü 4C meselesinden geri adım attığı anda, kapalı kapılar ardında uzlaştığı IMF ile ters düşecek. Tekel işçileri ile başlayıp, tüm kamuya sirayet edecek projesi çöpe gidecek.
2012’de Basel III’ün devreye gireceğini hatırlatmak isterim. Bu ne demek oluyor? İş gücünün serbest dolaşımı… Okul diploması, uluslararası düzeyde kabul görmeyen milletler köle olacak. Dünyanın bir başka ülkesindeki serseri Türkiye'de badanacı olabilecek. Türk mühendis ise Amerika'da park temizleyecek. Tabii o da işi Haitili ya da Kolombiyalı kapmazsa… Siz yarattığınız gündemleri bir kenara bırakıp, bunları anlatın millete… 4C meselesi bunun için önemli olmasın sakın?
Vatandaşın ekonomideki sıkıntıları yüksek sesle duyurmasının ardından, açıklama yapacak tezleriniz tükeniyor. Bıçak kemiğe dayandıkça, yolsuzluklar, kayırmacılıklar, istismarlar konuşulmaya başlanacak.
İktidarın yedi yıldır her tepkide gündemi değiştirmesi bundandır. Bugüne kadar borç alınan para sağa sola dağıtılıp, vatandaşa da kömür verilirken kimsenin sesi çıkmıyordu. Çünkü borçlanma pahasına piyasaya para sürülebiliyordu. Şimdi musluklar kısıldı. Dünyada borçlanmanın maliyeti arttı.
Tekel işçileri haklarını arıyorlar. Başbakan çıkıp, basını suçluyor. Hakkını arayan insanları bir ay sonra güç kullanacağını ima ederek tehdit ediyor. Hak aramayı, işgal olarak nitelendiriyor. Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ve iki bakan, ‘Dışarıda 3.5 milyon işsiz var’ diyerek, ‘işinizin kıymetini bilin, yoksa onları alırız’ mesajı veriyor.
Bugüne kadar özel sektörde yapılan ve sürekli eleştirdiğimiz bu ahlaksız söylemi şimdi kamu, kendi çalışanına yöneltiyor. Uyguladığı rant ekonomisinin yarattığı işsizlerle, mevcut çalışanları tehdit ediyor. Ayıptır, günahtır, utanmazlıktır…
Ekonomik meseleler ve sıkıntılar gündeme geldikçe, yolsuzluklar, istismarlar dillendirilmeye başladıkça yine mağduru oynamaya çalışıyorlar. “Yaşadıklarımı anlatamam, ülkemi germek istemiyorum’ diyenler, ülkeyi nasıl gereceklerini o kadar iyi biliyor ve kaybettikleri oyları ‘mağdur’ olarak geri almaya o denli alıştılar ki, vatandaşın artık buna kanmadığını bile göremiyorlar.
Sayın Başbakan! Sayın kabine üyeleri! Farkında değil misiniz, artık esnafın arasında dolaşamıyorsunuz. İşçi ve memurun tepkisini dindiremiyorsunuz. Çiftçiye ‘artistlik yapma’ dediğinizde artık yandaş medyanızın dışında destekçi bulamıyorsunuz. Üniversite öğrencileri konuşmalarınıza tepki gösteriyor.
Çünkü halkın ekonomisi ‘işsizlik’ diye bağırıyor. Hatta bugün işveren konumundakiler tazminatları karşılayamayacakları için, işyerlerini kapatamıyor.
Özel sektör ne durumda biliyor musunuz? Dönün bakın, Merkez Bankası’nın son açıkladığı verilere… Eylül sonu itibariyle özel sektörün döviz varlıkları 82.2 milyar dolar… Yükümlülükleri ise 156 milyar dolar. Bunun 141.4 milyar dolarını nakdi krediler oluşturuyor. Açık ne peki? 73.9 milyar dolar. Yani bu borcun 73.9 milyar dolarlık karşılığı yok. Bu ne demek biliyor musunuz? Yeni işsizler ordusu, batacak yeni firmalar demek.
Yine Merkez Bankası'ndan alınan yeni verilerine göre Türkiye’de kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı 2009 yılında bir önceki yıla göre yüzde 91.1, ferdi kredi borcunu ödemeyenlerin sayısı da yüzde 195.5 yükseldi. Bu ne demek biliyor musunuz? Vatandaşınız iflas bayrağını çekmiş, icralık demek…
Çekler ödenemiyor, protestolu senetler zirve yapıyor. İş hacmindeki daralma boy gösteriyor. Tüm bunlar da uygulanan rant ekonomisinin eseri oluyor. Sonra da çıkıp birileri, basına felaket tellallığı suçlaması yapıyor. Bugünlerde bir video dolaşıyor. Herkes Bulgaristan Başbakanı ile yapılan toplantıdaki gibi istediklerinizi soran gazeteci olamıyor değil mi?
Halkın ekonomisi alarm veriyor, iktidar gündemi saptırmaya çalışıyor. Yolsuzluklar ayyuka çıkıyor, iktidar ortaya sanal darbe planlarını sürüyor. Oyun bitti sevgili yöneticilerimiz. Artık vatandaşın konuşmasına alışacaksınız. Oyun bitti… Anlayın artık… Yine de belki içlerinde anlamayan İngiliz vatandaşları olabilir. Başka dilde de yazayım: Game Over…
cetinunsalan@yahoo.com
Wednesday, 03 February 2010
OKUYAN’I OKUMAK
03 Şubat 2010 Çarşamba
Tekel işçileri ile hükümet arasındaki ipler tamamen koptu. Açlık grevi tekrar başladı ve yarın iş bırakma eylemi ve sonra da adım adım genel greve gidiliyor.
Toplum içinde Tekel işçilerini haklı bulanların sayısı azımsanmayacak kadar yüksek. Buna karşılık bu konuda işçileri haksız da bulabilirsiniz. Ama her iki halde de ortaya konulan hak arama mücadelesinin, son derece saygıdeğer olduğunu herkesin kabul etmesi gerekir.
Hükümetin bu süreci yönetemediği çok açık… Esasen mevcut iktidarın çalışma hayatındaki barışı en başından beri, ama özellikle sosyal güvenlik reformu sürecinden bu yana elinden kaçırdığı alenen ortada.
Başbakan da, Maliye Bakanı da, işçilerin taleplerini her fırsatta onları tahrik ederek, ağır suçlamalarla yanıtladılar. Bugünse bu mücadele içinde çok önemli bir unsur ortaya çıktı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan, bugün itibariyle sağlık durumu elverdiği sürece, Türk-İş Genel Merkezi’nde işçilerle birlikte açlık grevine başladığını açıkladı. Bakanlık yapmış bir ismin bu mücadeleye açıktan ve fiili durum ortaya koyarak destek vermesini doğru okumak gerekiyor.
Öncelikle Yaşar Okuyan’ın bu girişiminin son derece saygın olduğunun altını çizmek gerekir; ama bu resmi okumak için kâfi gelmez.
Okuyan, devlet meselelerini iyi bilen bir siyasetçidir. Ayrıca, gelir-gider dengesinde, devlet önceliğini dikkate alarak adım atacak kadar da hassasiyet gösteren bir kimlik olduğu biliniyor. Kendisini tehdit eden ilaç firması temsilcisini, bakanlık makamından kovacak kadar da kamu çıkarını gözeten bir isim olduğu herkesin malumu. İronik bir durumdur ama nitekim bununla bağlantılı olarak Yüce Divan’da dahi yargılanıp, sonuçta aklandı.
Peki ilgili konuda bakanlık yapmış bir isim neden açlık grevine başladı? Okuyan’ı iyi okumak gerekir. Çünkü Yaşar Okuyan da bu konunun sadece bir gelir-gider meselesi olmadığını biliyor.
4C meselesi IMF ile yapılan pazarlığın önemli unsurlarından birini oluşturuyor. İstihdam ofisleri, sendikaların denetim altına alınması gibi bu uygulama da, IMF şartlarından biri olarak ortaya çıkıyor.
Tekel işçilerinin ardından bu uygulamanın tüm kamu kurumlarına yaygınlaştığını göreceksiniz. Peki akabinde ne olacak? Bu kurumlar özelleştirilecek. Personel de sözleşmeli hale getirildiği için kapının önüne konulacak.
Şimdi bazıları diyecek ki, özelleştirme yapılmalı ve alan da istediği ile çalışma hakkına sahip olmalı. Doğru mu, doğru? Peki yapılan uygulama bu mu? Alınan kurumların bir süre sonra kapatıldığı ve üretimden tamamen çıkıldığı gözüküyor. Yani sonuçta Türkiye, verimlilik amacıyla veya bütçe dengesi hedefiyle haraç mezat varlıklarını satıyor. Fakat alan, işletmeyi kapatıp, ardından da araziyi alışveriş merkezi, konut gibi projelerde kullanıyor.
Örnek mi? Hemen Tekel’den bir örnek vereyim. Bu hak arama mücadelesi sürerken bakın ne oldu? Dünyanın ikinci büyük tütün şirketi olan ve Tekel'i alarak Türkiye’deki konumunu da güçlendiren British American Tobacco (BAT), İzmir'in Tire ilçesindeki tesislerini kapatıyor. Şirket üretime sadece Samsun’daki tesislerinde devam edecek. 350 milyon dolar yatırım yapılan Tire fabrikasında 600 kişi çalışıyor. Yakında Samsun’daki fabrikanın da kapandığını duyarsanız, şaşırmayın.
Yaşar Okuyan, dönen dolapları iyi analiz edecek düzeyde bir isim. Bu işin bir yönü… Bir diğer tarafı da çalışma yaşamındaki barışın, mevcut uygulamayla aşılamayacağını görmesi olsa gerek.
İktidar olarak bir uygulama ortaya koyabilirsiniz. Fakat bu uygulamanın, karşınızdakinin haklarını gasp etmek anlamına gelmediğini bilecek kadar da, olgunluk içinde olmalısınız. Ama yok… Bugüne kadar kimse mevcut iktidara karşı çıkmadı ki… Hep ‘ben yaptım oldu’ mantığıyla politika uyguladı. Bugün ise ‘ben yaptım ama olmadı’ diyorlar.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı, şimdi işçilerle birlikte açlık grevine başladı. Peki mevcut bakan nerede? Başbakan konuşuyor, Maliye Bakanı konuşuyor. Ama konunun direkt muhatabı olan ve belki de arabulucu rolü oynaması gereken isim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer ortada yok.
Nerede duyduk Ömer Dinçer’in adını? Meclise “Çalışma hayatında yaşanan anlaşmazlıklar karşısında ve ortaya çıkan sosyoekonomik duruma rağmen sorumlulukları yerine getiremediği” gerekçesiyle verilen gensoru önergesinde… Önergenin gündeme alınması elbette ki reddedildi. Ve Bakan Dinçer yine sırra kadem bastı.
Ne garip ülke değil mi? Eski Bakan işçilerle birlikte açlık grevinde, mevcut Bakan açıklama bile yapmıyor. Çünkü onun yerine Başbakan konuşuyor. Peki Ömer Dinçer neden o koltukta oturuyor?
Sayın Bakan! Ülke genel greve gidiyor. Genel grev kararı ise üretici kesimi bile şimdiden tedirgin etmiş vaziyette… Fakat görüyorum ki, sizde en ufak bir tedirginlik yok.
Yoksa siz de ‘Mektepler olmasaydı, ben bu bakanlığı çok güzel idare ederdim’ diyen ekolünden misiniz? Ülkede kimse çalışmayınca, ekonomi tamamen durunca, ipler tamamen kaçınca çıkıp şunu mu diyeceksiniz? “Çalışma hayatı durduğundan, çalışma hayatıyla ilgili bütün sorunlar çözülmüştür.”
Yazık, çok yazık… Oturduğunuz koltuğun hakkını verin. Yoksa sorunların çözülmesi için 23 Nisan’ın gelmesini ve bir çocuğun o koltuğa geçip, sorunu çözmesini mi bekliyorsunuz? Sayın Bakan benim size tavsiyem Okuyan’ı iyi okuyun…
cetinunsalan@yahoo.com
Tuesday, 02 February 2010
ESNAF NASIL BİRLEŞMELİ?
02 Şubat 2010 Salı
Yoğun gündem içerisinde hafta sonu ortaya çıkan bir meseleyi yazmaya fırsatı bulamıştım. O nedenle bugün, sümen altına itilen ve Başbakan’ın sözleriyle gündeme gelen esnaf – market rekabetine değineceğim.
Başbakan Erdoğan, cumartesi günü bir alışveriş merkezi açılışında esnafın geleceği için bir tavsiyede bulundu. Ne dedi Başbakan?
“Gerçekler ortada ve ben küçük esnafımızın bu noktadaki şikayetlerini de biliyorum ama onlar da artık bu gerçeği görecekler. Ne yapacaklar? Bu sorunu sivil toplum örgütleriyle kendi aralarında birleşmek suretiyle aşacaklar. Belki marketler, belki süpermarketler halinde onlar da bulundukları yerlerde bunu böyle aşmanın gayreti içinde olacaklar. Hayatın gerçeği bu…”
Esasen çok nazik bir konu ve birleşme noktasında Başbakan Erdoğan haklı. Fakat meseleye salt bugünkü pencereden bakıp, sonra da salt ‘birleşin’ aklını vermekle iş bitmiyor.
Tartışma gerçek anlamıyla 1993 yılında bir grosmarketin piyasada boy göstermesiyle başladı. O süreçte gelen grosmarket, piyasada toptancı olarak hizmet verecek ve böylece esnafın daha makul fiyatlara, nitelik ürünleri tüketiciye sunmasını sağlanacaktı.
Fakat beklenen olmadı. Bu Alman market toptancı görünümünde, perakende pazarına yönelik hizmet vermeye başladı. Gelenlerde esnaf belgesi isteniyordu, ama esnaf belgeleri de havada uçuşuyordu.
Grosmarketi, süpermarketler ve hipermarketler izlemeye başladı. Özellikle yabancı menşeili gelenler, yabancı yatırım statüsünde 5 yıl vergiden muaf olarak piyasaya giriyor, zararına mal satıyor, kasada topladığı paraları da gecelik repoya yatırarak kat be kat para kazanıyordu.
Süreç içinde esnaf sermaye erimesi gerçeğiyle karşı karşıya kalırken, marketler de bugün AVM sektörünü dahi rahatsız edecek boyutta, kontrolsüz gelişmeye ve sağlıklı hesaplar yapmadan piyasaya girmeye başladılar.
Fakat her şeye rağmen esnafın piyasadaki gücü kırılamıyordu. Tartışma salt bakkalların üzerinde yürüse de bir alışveriş merkezinin, 60 iş kolunu tehdit ettiği bir gerçek olarak ortada duruyordu. Süreç içinde vergi muafiyetleri, uyulmayan ödeme planları ve nakit cironun finans piyasalarında değerlendirilmesiyle ortaya bir ucube çıktı.
Yeni piyasa yapısı ne büyük marketleri, ne de esnafı tatmin etmiyordu. Akabinde discount dediğimiz indirim marketleri devreye girdi. Adeta bakkal gibi açılan bu küçük mahalle marketleri, esnafı daha da köşeye sıkıştırdı.
Hatta bir dönem Koç Grubu dengeyi bulabilmek için Bakkalım projesini uygulamaya koydu. Ama aynı grup içinde bir yanda indirim marketleri, bir yanda Bakkalım noktaları rekabet edemez hale dönüştü. Birçok Bakkalım noktasının, merkezden mal almak yerine, aynı gruba ait indirim marketten alışveriş yaptığı bir sürece girildi.
Çünkü discount’tan alınıp, kâr edilerek satılan fiyata, Bakkalım noktası alım gerçekleştiremiyordu. Netice itibariyle proje tamamen ortadan kalktı. Hızla büyüyen perakende sektörü tüm kontrolsüzlüğüyle, ortada durmaya devam ediyordu. Hazırlanan yasa tasarıları da lobilerin etkisiyle bir o yana, bir bu yana eğildiği için kimseyi tatmin etmiyordu.
Yasa tasarısı mevcut haliyle bırakın esnaf ile perakende zincirleri arasındaki rekabeti kurallar altına almayı, kazanılmış haklar açmazıyla marketleri de birbirine düşürecek ve piyasayı içinden çıkılmaz hale getirecek unsurlar taşıyordu.
Şimdi Başbakan diyor ki: Birleşin başka çareniz yok… Başbakan Erdoğan esnafın da birleşip marketler haline gelmesi gerektiğini ve dünyada esnaf kavramının kalmadığını ifade ediyor.
Bir kere birleşme önerisi doğru ama eksik. Dünyada esnaf kavramının kalmadığı ise tamamen yanlış bir tespit… Bugün gelişmiş ekonomilerin tümünde esnaf kavramı var ve bazı düzenlemelerle korunuyor. Çünkü esnaf demek, bir ülkenin temel direği anlamına geliyor.
Örneğin Fransa’da marketler ile esnaf arasında vergi oranı bakımından farklılıklar var. Marketler daha çok vergi veriyorlar ve bu fazla gelir bir fonda toplanarak, esnafa düşük faizli, uzun vadeli kredi olarak yansıtılıyor. Bu da esnafın işini geliştirmesine olanak tanıyor.
Ayrıca ister büyük marketler, isterse discount’ların hepsinde saat sınırlaması var. Bu ülkeden ülkeye değişiyor. Ortalama saat 19.00’dan itibaren pazar, küçük esnafa bırakılıyor. Ayrıca market ya da küçük dükkân hangisini açarsanız açın, ‘serbest piyasa bu işi yaparım’ diye bir anlayış yok. O bölgenin altyapı, nüfus ve işletme sayısına paralel, işletmenin açılmasına izin veriliyor ya da verilmiyor. Bizde ise her isteyen mağaza açıyor ve altyapı açılacak mağazaya göre tamamlanıyor.
Başbakan Erdoğan’ın haklı olduğu konu ise birleşme meselesi… Fakat bu birleşmenin dükkân bazında olması için hukuki altyapının oluşturulması ve küçük hissedarın hakkını koruyacak yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Zaten yerel marketler denilen yapı, hukuki altyapının eksikliğine rağmen bunun bir örneği.
Asıl önemli olan bugünkü atıl ve geri kalmış yapısını düzenleyen esnafın, kooperatif mantığı içerisinde ortak satınalma şirketleri kurmasıdır. Çözüm getirecek olan budur. 90’lı yılların ortasında İstanbul Kadıköy yakasında bir grup bakkal bu uygulamayı yaptı ve başarılı sonuç aldı.
Birleşerek marketleşme kavramında ise hedefi salt iç pazar olarak belirlemek büyük bir yanlışa neden olur. Çünkü bugünkü ticaret modelinde en büyük ithalat raftan yapılıyor. Esnaf birleşerek oluşturduğu büyük marketlerle yurtdışında yapılanmanın yollarını aramalıdır.
Bununla ilgili çözümü Ekonomik Kurtuluş Savaşı Projesi kapsamında sizlerle paylaşmıştım. Ama tekrar etmekte fayda olduğuna inanıyorum. Projeden bu bölümü aktarayım:
“Global marketler veya diğer bir deyişle küresel bakkallar, gittikleri ülkelerde küçük esnafı yok ederek, giyimden yiyeceğe yaşam kültürünü değiştiriyorlar. Global bankaların desteklediği kredi kartları ile global marketlerde insanlar, vade uygulanarak tüketime yönlendiriliyor. Bu bir emperyalizm projesidir. Amaç ise ülkeleri ithal edilen marka ürünlerine yönlendirmek, sürekli borçlandırmak, sağlanan kârı transfer etmek ve insanlar üzerinde bağımlılık yaratarak, yaşam kültürlerini değiştirmektir. Kahve zincirlerinin sınır tanımadığına hepimiz şahit oluyoruz.
Bu yapıyı eleştirmek veya yok saymak mümkün değil. Öyleyse oyunu kuralına göre oynamak gerekiyor. Türkiye de o pazarlara giderek yatırımlar yapacak, kazanç sağlarken o ülkelerin de bizim pazarımıza giriş aşamasında tedirginliği artıracaktır. Üstelik bunu bir gömlek üste çıkararak, ama asla emperyalist bir boyuta taşımadan yapmayı temin edecektir.
Dolayısıyla işadamımız bir ülkede yatırım yapacaksa, o ülkenin finans kesimiyle muhatap olmayacak. Uluslararası Yatırım ve Kredi Bankası’nın şubesine gidip, yatırımını hayata geçirecek.”
Sonuç itibariyle perakende pazarındaki sorunları çözmek gerekiyor. Fakat bunu bir proje esasına dayanarak ve yol göstererek, gerekiyorsa, hukuki açıklarını kapatarak yapmak şart. Yani sadece ‘Siz de birleşin’ deyip işin içinden çıkmak mümkün değil.
Anlaşılan o ki, yine birileri Başbakan’ı eksik ya da yanlış bilgilendirmiş.
cetinunsalan@yahoo.com

|
|
 |
|
|
 |
Site Mailing List
Bilgi Güçtür
DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KUŞTEPE LEYLAK SOK. NURSANLAR İŞ MERKEZİ, KAT:10 DA:39 MECİDİYEKÖY-ŞİŞLİ-İSTANBUL
TELEFON (Phone): 0555-6417906 (Osman Arslan)
Email: osman.arslan@bilgeyatirimci.com
Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.
|
|  |
|
BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com
|
|
09 Şubat 2010 - AKŞAM
|
|
|

|
Almanya eurodan çıksın diyen var!
|
|
| |
|
Deniz GÖKÇE
|
|
|
|
30 Aralık 2009- REFERANS
|
|
|
|
Genç girişimciler kura faize değil talebe bakıyor
|
|
| |
|
Kerem ALKİN
|
|
|
09 Şubat 2010 - HABERTURK
|
|
|

|
Ne olacak bu Euro’nun hali?
|
|
| |
|
Ercan KUMCU
|
|
|
|
09 Şubat 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Avrupa paniği ve bize etkisi
|
|
| |
|
Mahfi EĞİLMEZ
|
|
|
|
09 Şubat 2010 - VATAN
|
|
|

|
Euro Bölgesi’nde neler oluyor?
|
|
| |
|
Asaf Savaş AKAT
|
|
|
|
06 Şubat 2010- RADİKAL
|
|
|

|
Avrupa durumu
|
|
| |
|
Taner BERKSOY
|
|
|
05 Şubat 2010- VATAN
|
|
|

|
Nakit de bir finansal ‘enstrümandır’!
|
|
| |
|
Ali AĞAOĞLU
|
|
|
06 Şubat 2010- HÜRRİYET
|
|
|

|
Yunanistan’da Osmanlı ekonomisi
|
|
| |
|
Ege CANSEN
|
|
|
|
01 Şubat 2010- RADİKAL
|
|
|
|
Mali kurala nasıl uyulacağı da önemli
|
|
| |
|
Fatih ÖZATAY
|
|
|
09 Şubat 2010 HABERTURK
|
|
|

|
Avrupa’nın rüzgarında kalmak
|
|
| |
|
Gazi ERÇEL
|
|
|
|
18 Ocak 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Tahvil ve emtia ilişkisi
|
|
| |
|
Ateşhan AYBARS
|
|
|
|
29 Ocak 2010- MİLLİYET
|
|
|

|
Haiti’de tam bir insanlık dramı yaşanıyor
|
|
| |
|
Hurşit GÜNEŞ
|
|
|
|
03 Şubat 2010 REFERANS
|
|
|

|
Bankaların ölçeğinin sınırlandırılması
|
|
| |
|
Hasan ERSEL
|
|
|
|
09 Şubat 2010 - REFERANS
|
|
|

|
Tekel, maliye politikasızlığı sorunu
|
|
| |
|
Güven SAK
|
|
|
05 Şubat 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Yunanistan'ın 'it dalaşı'!
|
|
| |
|
Uğur GÜRSES
|
|
|
|
09 Şubat 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Nakit bütçe rakamlarında anlamlı bir iyileşme yok
|
|
| |
|
Özgür ALTUĞ
|
|
|
|
09 Şubat 2010 MİLLİYET
|
|
|
|
Avrupa’da yeni gerçeklerle yüzleşme zamanı
|
|
| |
|
Osman ULUAGAY
|
|
|


|