ANASAYFASEANS ICINDEN-Yasar ErdincYORUM-ANALIZÖĞRENCİLERİM İÇİN ÖZELKİTAPLARTEMEL ANALIZ EGITIMITEKNIK ANALIZ EGTTRADING EGITIMIİLETİŞİM
 

 

31 Ağustos 2010    Erdinç Bakışı

Piyasalardaki son gelişmeler ve referandum beklentileri

Yasar ERDİNÇ

25 Ağustos 2010        DERİN Bakış

                YENİ!!!                      Opsiyon Stratejileri - I

    Nurgül CHAMBERS

7 Temmuz 2010       Referans

Erhan Aslanoğlu

Küresel konjonktür defansif olmayı gerektiriyor

Erhan Aslanoğlu

RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD

 

Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için

ESİN ÇETİNEL

Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.

Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.

 

Kitabımı bütün  DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.

http://www.ideefixe.com/

http://www.kitapyurdu.com/

http://www.scala.com.tr/

 Çetin ÜNSALAN

Meslekte 17. Yılı içinde olan Çetin Ünsalan, dergiden gazeteye, internetten televizyonculuğa kadar her alanda, muhabirlikten köşe yazarlığına, editörlükten haber yayın yönetmenliğine kadar uzanan bir çizgide farklı görevler yaptı. Son 7 yıldır televizyonda ekonomi haberciliğini yürütüyor. 1800’ü aşkın canlı yayında ana haber sonu yorumdan, özel ekonomi programlarına, açık oturumlardan fuarlardan canlı yayınlara kadar farklı formatlarda haberciliğini sürdürdü. Son olarak Kanal Biz’de hafta içi her gün canlı yayınlanan Reel Piyasalar ve Ekonomi Gündemi programlarını hazırlayıp sunuyordu. Ayrıca bu süreç içinde Sky Türk’de Fahri Ataşe ve Keskin Viraj isimli programları yaptı. Haziran başında buradaki görevlerini tamamlamasının ardından, halen her cuma Ulusal Kanal’da yayınlanan Haber Masası programının Cuma günkü yayınlarında daimi yorumcu olarak görevine devam ediyor. Projekent’in ve Uluslararası Enerji ve Çevre Teknolojileri Birliği’nin Kurucu Üyesi olan Ünsalan, Ekonomi Gazetecileri Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yanında, Uluslararası Teknoloji Birliği Denetleme Kurulu Başkanı görevini de yürütüyor. Reel Piyasalar programıyla Tüketiciye Saygı: 2007 Özel Ödülü’ne, Tüketiciye Saygı:2006 TV Programı Ödülü’ne ve Sektör Meydanı ile de 2003 Yılı Yalıtım Bilincine Katkı Plaketi’ne layık görüldü.

Friday, 30 April 2010

SESİM GELİYOR MU?


Yaşı çok genç olanlar bilmez. Eskiden telefonu kaldırdığınız anda herkesle konuşamazdınız. Önce telefonu yazdırır, sonra bağlandığında da karşılıklı olarak şöyle seslenirdiniz: Sesim geliyor mu?  Çünkü çoğu zaman hatlar birbirine karışır, konuşacak olanlar birbirini duymazdı. Şimdi teknoloji gelişti. Bırakın cep telefonlarını, internetten görüntülü konuşmaya kadar birçok iletişim aracı ile anında haberleşebiliyoruz.  Ama bir noktada iletişim gelişemedi. Teknolojik tüm gelişmelere rağmen Ankara, vatandaşın sesini duymuyor. Millet ‘açım’ diye bağırdıkça, iktidar ‘olur öyle’ deyip başka konulara dalıyor.

İşsizlik sıkıntısının her geçen gün şiddetini artırdığı Türkiye’de, bir yanda iktidarın başının dünya karizmatik liderler sıralamasındaki yeri servis ediliyor, diğer yanda ‘bak öyle diyorsun, ama bu yargıyı kontrol altına almak lazım. Yanlış anlama millet adına’ nidaları yükseliyor.
Siz ‘Türkiye’de hayvancılık öldü, yeniden yaratılması lazım’ diyorsunuz, Başbakan ‘Vahit sucuk sizde kaç para, düşürün onun fiyatını’ tadında meseleyi ele alıyor. Kamuoyu ise, herkes kendi cephesinden olmak kaydıyla, bir sektörün yeniden yaratılması zorunluluğunu taca atmış, ithal et tartışması yapıyor.

‘Dış ticaret açığı ne olacak’ diyorsunuz, Ankara’dan yanıt geliyor: ‘İhracat toparlanmaya başladı.’ İhracatın yüzde 22.2 artarken, ithalatın da yüzde 42.7 yükselmesinin kronik bir sorun olduğunu ve çözüm aranması gerektiğini ise hiç duymuyorlar. Ne söylerseniz söyleyin, hangi konuyu gündeme getirirseniz getirin, ısrarla bardağın dolu tarafını göstermeye çalışan bir iktidar ve medya zihniyeti önümüzde set gibi duruyor. Ve onlara bardağın dolu tarafının içinde de pislik olduğunu anlatamıyorsunuz. Cevap çok belli: ‘Pis ama dolu…’

Sağırlar diyaloğu dedikleri bu olsa gerek. Siz ne derseniz deyin, onlar kendi dertlerini dile getiriyorlar. Ne Edirne’den, ne Hakkari’den ses ulaşmıyor Ankara’ya… Belki de ulaşıyor da, yolda nasıl deformasyona uğruyorsa, başka bir yanıt geliyor. Gulyabani diye bir film vardı. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserinin Türk sinemasına uyarlanmış klasiklerinden biridir. Oradaki bir sahneyi hepiniz hatırlayacaksınız. Evin hizmetçisi Ayşen Gruda, Gulyabani’yi görür ve dili tutulur. Sonra evin sütoğlu Kemal Sunal ile aralarında bir diyalog başlar. Hizmetçi ‘ebele übele’ dedikçe, sütoğul ‘Allah, Allah. Hadi canım’ gibi yanıtlar verir. Herkes merakla sütoğlun yapacağı tercümeyi bekler. Uzun konuşma, aynı diyalogta sürüp bitince, herkes yüzüne bakarken sütoğul bombayı patlatır: Ne diyor bu ya?

İşte bazen ben de iktidarın aynı tatta vatandaşı dinlediğini düşünüyorum. Duyuyor, ama anlamıyor ya da anlamak işine gelmiyor. Meseleler öyle bir makyajlanıp sunuluyor ki, meseleyi çok iyi bilen dahi, çelişkiye düşme riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Vatandaş ne derse desin, iktidar istediği yanıtı veriyor. Elbette bir de medya gücünü göz ardı etmemek lazım. Öyle bir pompalanıyor ki bu yanıtlar, vatandaş da bir süre sonra buna inanmaya başlıyor.

Bugüne kadar bu taktik hep tuttu. Çünkü şımarık bir mirasyedi gibi, özelleştirmelerden ya da borçlardan gelen parayı beraberce yiyorduk. Şimdi iktidar kızıyor. Neden bu insanlar artık istediği gibi düşünmüyor? Çok basit. Çünkü vatandaşın cebi yanıyor ve iktidardakiler anlattıklarıyla ‘Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler’ diyen Kraliçe Marie Antoinette konumuna düşüyorlar.
Ve görmezden gelinip, başka gündem maddeleri insanların önüne kondukça, toplumdaki stres artıyor. Bir gün Türkiye’de 72 milyon çıkıp, meclisin duvarlarını çınlatırcasına haykırırsa, bu kimse için sürpriz olmasın. Hep bir ağızdan: Sesimiz geliyor mu?

cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 01:46 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 29 April 2010

SPK BAŞKANI’NA KUMARHANE YANITI


SPK Başkanı Vedat Akgiray, İstanbul Sanayi Odası’nda yaptığı konuşmada İMKB’nin Anadolu’daki algılamasına sitemde bulundu. Akgiray borsanın, zannedildiği gibi kumarhane olmadığını söyledi.
Halka arz seferberliği için 6-7 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da yapılacak toplantı öncesinde gerçekleştirilen bu açıklamayı çok önemsiyorum. Daha önce bir araya geldiğimiz SPK Başkanı’nın samimiyetinden de zerre kadar şüphem yok. Fakat Akgiray’ın yanıtı kendi sözlerinde gizli. Bakın ne diyor SPK Başkanı? “İMKB girenin bin pişman olduğu ve kimi uyanıkların cirit attığı oynak bir yer olarak görülüyor.” Elbette bu kadar basit değil. Ama Anadolu’daki algı tamamen yanlış mı, tartışılır.
O zaman ben de şu soruları yöneltmek isterim. Türkiye’de reel ekonomi ayakta kalma mücadelesi verirken, borsa nasıl yükseliyor? Borsa şirketlerin bilançosundan teşkil değil mi? Ecevit dönemini hatırlayın. Başbakan’ın rahatsızlanması borsanın kaderini neden bu denli sert etkiliyor?

Esasta reel sektöre finansman yaratması gereken, tasarrufları ekonomiye kazandırma amacı taşıyan borsada neden sadece istatistikler konuşuluyor? Gerçeklere değil, salt beklentilere dönük bir borsa kurgunuz varsa, orada her türlü eleştiriyi hak edersiniz. Lakin meseleye sadece İMKB açısından bakıp, kenara çekilmek çok acımasızlık olur. Ben daha ötesinde bir iddiayı ortaya koyuyorum. Türkiye döviz, faiz, borsa üçgeninden oluşan bir kumar ekonomisini, gerçek ekonomi zannediyor. Bunu da global ekonomiye entegre olmanın gereği sanıyor. Entegre olmaya çalıştıkları global ekonominin nasıl bir soygun düzeni olduğunu, son krizde her gün yeni bir haberle daha iyi öğreniyoruz. Trilyonlarca dolar, ortada yok…

İMKB kurum olarak bu ülke için çok önemlidir. Hele ki halka açık şirket sayısını 300’lerden 1000’li rakamlara çıkarmayı hedefleyen bir borsa, daha da stratejiktir. Çünkü bu sayı artacaksa, KOBİ’ler işin içine girecek demektir. Ama eğer niyet, reel sektörün finansmanıysa…

İMKB’nin ya da sermaye piyasalarının, ekonominin kendisi değil, finansman temin eden, tasarrufların üretime döndüğü bir enstrüman olduğu bilinmelidir. Bu gerçeği kabul ederseniz, sistemi doğru işletirsiniz. Daha iyi anlatabilmek için kumarhane örneği vereyim. Türkiye’de kumarhaneler kapandı. Açılmasındaki amaç, yurtdışındaki casino müptelalarının ülkeye turist olarak çekilmesiydi. Ama kamu uygulamayı kontrol edemedi. Casinolar kumarhaneye dönüştü; mafyanın eline geçti ve sonuçta yasaklandı. Siz Türkiye’de kumar oynanmıyor mu zannediyorsunuz? Aksine bitirimhaneler bu pazarı ele geçirdi ve yine, illegal yapılanmaların kontrolünde olarak. Peki ABD’deki duruma bakalım. Las Vegas, çölün ortasında kurulmuş, göbekten Hazine’ye bağlı, her atılan adımın takip edildiği bir yer. Orada da kumar oynanıyor. Ama gelene dönüş bileti soruluyor. Amaç cebindeki parayı alıp, bir an önce göndermek. Peki Türkiye sıcak para getirerek bu ülkede kumar oynayanlara bir şey yaptı mı? Yapmamakla kalmadı, yabancı ise vergi muafiyetleri de sundu. Uygulamanın ve bakış açısının yanlışlığı, kurumun özünü zedelemez.

Detayı bilmeyenler dışında hiç kimse ‘İMKB ya da sermaye piyasaları olmasın’ demiyor. Sistemin aslına uygun olarak, üretim ekonomisine katkı sağlayacak hale gelmesi isteniyor.
Sayın Akgiray’ın bakış açısının ve arzusunun da bu olduğunu biliyorum. Benim kabullenemediğim Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in bakış açısı: “Para gelsin de, nasıl gelirse gelsin.” Boşuna dememişler balık baştan kokar diye.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 02:20 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 28 April 2010

NALINCI KESERİ KİMİN ELİNDE?


Dünya Yunanistan’ı konuşuyor. Portekiz ve Yunanistan’ın notunun StandartPoor’s tarafından iki kademe düşürülmesi, finans piyasalarının tadını kaçırdı. Ama görülen o ki, Yunanistan’ın durumu daha kritik.
Zira düşürülen not ile birlikte ‘yatırım yapılabilir ülke’ statüsünü kaybetti. Derecelendirme kuruluşlarının mercek altına alındığı bir süreçte bu ne kadar itibarlıdır tartışılır lakin, parite savaşlarında Avrupa’nın ilk darbeyi aldığı açıktır.
Daha büyük darbenin gelmeyeceğini söylemek ise iyimserlik olur. Keza AB sınırları içerisinde tek sorunlu ekonomi komşununki değil. Portekiz de kendini hissettiriyor. Fakat mesele bununla da sınırlı zannedilmesin.
Ortadaki en büyük soru şu: Bu kredi derecelendirme kuruluşları not artırımı veya düşürümünde, iktisadi normlarla mı, siyaseten mi hamle yapıyor?
Yunanistan ekonomisi iyi durumda mı, hayır… Portekiz keza öyle… Fakat en kötü durumda mı, işte bunu bilmiyoruz. Kredi derecelendirmenin bedelini çokça ödemiş bir ülkeyiz. 2000 Kasımı’nda övgüler yağdırılırken, 2001 krizinde yerden yere vurulduğumuzu unutmayalım. Herkes çok iyi biliyor ki, ekonomik bunalımlar veya açmazlar, çok olağanüstü bir durum olmadıkça 4-5 ay içinde ortaya çıkmaz.
O zaman tekrar soralım: Bu notlandırmada esas alınan ekonomi mi, siyaset mi? Mesela Avusturya’nın durumu çok mu iyi? Diyelim ki, elindeki altın stoku nedeniyle üzerine gidilmiyor. Ne de olsa IMF, altın satma yetkisi aldı. Peki en az ABD kadar mortgage kaynaklı türev piyasalardan darbe yemiş İspanya’nın adı niye anılmıyor?
İrlanda’nın durumu, Yunanistan ve Portekiz’den daha mı iç açıcı? Yoksa ABD ve AB’nin gizli kasası olduğu için mi dokunulmuyor?
Hepsi bir kenara, İngiltere bu işin neresinde? Tarihinde uzun bir süredir ilk defa, halkının borcu, ülkeninkini 5 kat aşmış bir ülkenin ekonomik görünümü ne kadar iyi olabilir?
Dünyada 2008’de ortaya çıkmış soygun sonrasında görülüyor ki, bazı kuruluşlar tetikçi olarak kullanılıyor. Hedef ortadaki soygunun faturasını ödettirmek… Yani halen ders alınmamış gözüküyor.
Bu ifadelerden, Yunanistan’ın hiç hata yapmadığı sonucu çıkmasın. Ama bu, başka bir tartışma konusu. Dünya adım adım Ege-Akdeniz petrol ve doğalgaz kaynaklarına uzanıyor. Büyük soygunun ödemesinin buradan yapılması hesaplanıyor.
Peki ya sonra? Soygunun bedeli tahsil edildiğinde bitecek mi? Çok iyi bilin ki, bu aç kurtlar doymayacak? Şimdiden temmuzda yeniden yazılacak hedge fonların hesabını yapıyorlar. Konuştuğum uzmanlar, bu sürecin daha da erkene çekilebileceğini belirtiyorlar.
Daha önceki zirvelerde konuşulanları hatırlayın. Ne deniyordu? Önümüzdeki süreçte dünya ekonomisi gelişmekte olan ülkeler üzerinden yürüyecek. Bunların içinde biz de varız. Biz ne diyorduk? Dikkat soygunun faturasını bizim de içinde olduğumuz ülkelere ödetecekler.
O dönem bu görüşü komplo teorisi olarak nitelendirenlere ithaf olunur. Tehlike adım adım yaklaşıyor. Temmuzda hedge fonlar Türkiye’ye yönelirse kimse şaşırmasın. Elbette buna bir de İran faktörünü eklemek gerekir.
Dönelim başa: Ne diyor haberler? ‘StandartPoor’s Portekiz ve Yunanistan’ın notunu düşürdü, finans piyasaları karıştı.’ Tüm bu anlattıklarımdan sonra, nalıncı keseri kullanırcasına not dağıtanlar sizin olsun. Sabaha kadar tartışın.
cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 03:00 am   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 27 April 2010

ETTEN ÇIKACAK DERS

 
Son günlerin en önemli tartışma konularından birisini et fiyatları oluşturuyor. Fakat meseleyi sadece fiyata odaklamak, resmin genelini görmek için önemli bir engel. Çünkü ortadaki sorun daha yapısal bir özellikte.
Öncelikle Et ve Balık Kurumu’na canlı hayvan ve et ithalatı yapma yetkisinin verilmiş olması çok önemli ve doğru bir hareket. Zira bugün bazı spekülatörlerin bu konudan rant elde edebilmek için çaba harcadığı biliniyor. Fakat sorun sadece birilerinin çok para kazanma arzusu değil. Esas mesele, Türkiye’nin yıllar içinde hayvancılığını feda ederek geldiği noktanın doru okunması.
Bu olayda gördük ki, devlet ekonominin içinde hiç yer almasının tezi bir kez daha çürümüştür. Eğer elinizde özelleştirmeden geri dönen ve kısa sürede kazançlı hale gelen Et ve Balık Kurumu olmasaydı ne yapacaktınız? İthalat iznini özel sektöre vermekle, ithalatı yasaklayıp spekülatörlere para kazandırmak arasında hiçbir fark yok.
Böylesi durumlarda tarafsızlığı sabit bir denge kurumuna ihtiyaç var. İşte kamunun ekonominin içinde yer alması gereken nokta bu. Türkiye Et ve Balık Kurumu gibi bir kuruluşu olduğu için şükretmeli ve bundan sonraki özelleştirmelerde bu hususu dikkate almalıdır.
Peki bu izinle birlikte sorun çözülecek mi? Hayır… İthalat izni, sadece yanan ateşi söndürecek. Yangının yarattığı tahribatı ortadan kaldırmayacak. İlk adımda doğru, ama kalıcı hale gelmesi halinde hızla yanlışa dönebilecek bir karardan bahsediyoruz.
Kontrollü, standartlara uygun et ithalatı önemli oranda, fiyatları dengeleyecektir. Ama asıl yapılması gereken damızlık canlı hayvan ithalatıdır. Türkiye’de hayvancılığın tekrar yaratılabilmesi adına bu fırsat iyi kullanılmalıdır.
Devlet bu konuya özel çiftlik projeleriyle birlikte yaklaşmalıdır. Bir örneği geçmişte Koç-Ata çiftliği olarak bilenen proje uygulamaya konulabilir. Projenin başarıya ulaşmasında büyük emeği olan dönemin Genel Müdürü Fazıl Çamdibi bakanlığa çağrılmalı ve detay alınmalıdır.
Çünkü tanesi 20 milyon TL’ye mal olan bu çiftliklerde uygulanan tekniklerle, 15 kg süt ortalamasını günlük 50 kg’a kadar çıkarmak mümkün oldu. 300 tane benzer bir çiftlik kurmayı başarırsak 6 milyar TL’ye Türkiye’de hayvancılıktan göçe kadar birçok sorunu aşabiliriz. 300 bin kişiyi istihdam edebilir, yıllık 3 milyar dolar ihracat yapabiliriz.
Sadece bu da yeterli değil. Köy kooperatif birliklerinin güçlenmesini sağlayarak, bunlar tarafından modern ve organik hayvancılığa dayalı sanayilerin gelişmesini teşvik etmeliyiz. Bu amaçla belirlenecek yerlerin kamu tarafından köy kooperatif birliklerine tahsisini sağlamalıyız.
Kurulacak sanayiler için gerekli krediyi Ziraat Bankası verebilir. Nitekim TOBİ projesine son derece uygun bir yapı ortaya çıkacaktır. Ayrıca üretilecek ürünlerin yurtiçi ve bilhassa yurtdışında pazarlanabilmesi için bu birliklerin dış ticaret şirketleri kurması temin edilmelidir.
Türkiye mutlaka orta vadede büyükbaş hayvanların bir araya getirilerek, modern tesislerde hayvancılık yapılmasını ve uluslararası standartlara uygun ürünlerin imal edilmesini desteklemelidir. En kısa sürede organize hayvancılık bölgeleri oluşturulmalıdır.
Bu ürünlerin soğuk muhafaza ve soğuk taşımacılık zincirleri ile pazara ulaşmasını sağlayacak sistemler kurulmalıdır. Yoksa bugünkü et ithalatı tartışması, işin özünü tartışmadan değiştirilmeye çalışılan anayasa maddelerine döner.
Türkiye’ye yeni bir gündem değil, çözüm üretecek devlet politikası lazım.
cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 07:18 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Monday, 26 April 2010

HAYALİ BIRAK, VATANDAŞA BAK

İktidar olmak zordur. Hele bugünlerde daha zor… Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatındaki gibi olmak gerekir. Gücü hazmetmek, doğru çalışma arkadaşları seçmek, çözüm üretmek lazım gelir.
Fakat bugün mevcut iktidara baktığımızda karşımıza çok klasik bir fotoğraf çıkıyor. Ya savunma halinde, ya kafasındaki kurgular veya tilkilerle hasbıhal içinde ya da kendi hayallerine inanma eğiliminde. Elbette savunma mekanizmasının harekete geçmesi çok doğal. Çünkü bilhassa ekonomik anlamda ortadaki fotoğrafın büyük ölçüde sorumluluğu 8 yıllık hükümet etme özelliği ve yanlış politikalar uygulaması nedeniyle mevcut iktidarda…

Kafada tilki dolaşması ise çözüm üretmek yerine, şark kurnazlığı peşinde koşma arzusundan geliyor. Hayal içinde yaşamanın sebebi ise körü körüne inanılan istatistikler ve danışmanlar…
Sonar’ın 15-21 Nisan tarihlerinde yaptığı seçim anketinde sokağın nasıl yandığının resmi ortaya çıktı. Oy dağılımındaki son fotoğrafa girmeyeceğim. Orada büyük ölçüde bir erime gözüküyor. Fakat bu erimeden çok, oy kaybetmenin nedenini konuşmak lazım. Bunun tek ve büyük bir sebebi var: Görmezden gelmek… Türkiye’de ‘ekonomi iyi masalları’ anlatılırken, geçen cuma günü gerçekleşen İSKİ eylemindeki slogan yansıtıyor gerçeği: Babalar işsiz, çocuklar aç…

Nitekim Sonar anketinde de ‘Türkiye’nin en önemli sorunu nedir’ sorusuna verilen yanıtta, işsizlik seçeneğinin oranı yüzde 71.2 olarak ortaya çıkıyor. ‘Enflasyonu düşürdük’ sloganı üzerinde yapılan ekonomik iyileşmenin, sokağın enflasyonuyla uyuşmadığını ise, cevaplar içinde ikinci sırada yer alan ve yüzde 70.3’lük orana sahip enflasyon/pahalılık yanıtı sergiliyor.
Daha da ürkütücü olan vaziyet, vatandaşın önümüzdeki 6 aya yönelik ekonomik durum konusundaki beklentisi… Beklentiler ve psikoloji ile ekonomi yönetmeye kalkanların bu oranı da iyi okuması şart. Zira cevaplar içinde bugünden daha iyi olacağını düşünenlerin oranı sadece yüzde 19.8…
Bu, yangının hücrelere kadar işlediğinin resmidir. Bu, iktidarın sokağı okuyamadığının veya görmezden geldiğinin fotoğrafıdır. Türkiye’de anayasa maddeleri tartışılırken, halkın gündeminin bu olmadığının kanıtıdır. Nitekim verilen cevaplar içinde, ülkenin en önemli sorununun anayasa maddelerindeki değişiklik olduğunu söyleyenlerin aldığı pay, yüzde 18.6’dır. Şimdi tercih, Sayın Başbakan nezdinde iktidarındır. Ya hayaller diyarından çıkıp, sokağın gerçeğiyle yüzleşecekler ya da danışmanlarına inanmaya devam edecekler.

Tercih, mevcut yangının ve iktidarın var olma mücadelesinin seyrini de belirleyecek. Fırsat varken, 1 Mayıs’ta verilecek mesajlara kulak verin. Tıpkı Şeyh Edebali’den nasihat alan Osman Bey gibi…

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 11:50 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Friday, 23 April 2010

ULUSAL EGEMENLİĞİN DEVRİ OLMAZ


Bugün 23 Nisan… Öncelikle tüm milletimizin bayramını kutlarım. Türkiye’nin henüz cumhuriyet bile olmadan milli egemenliğini ilan ettiği günden bahsediyoruz. Üzücü olan ise bunun sadece çocuk bayramı kısmının ön plana çıkıyor olması.
Oysa bugün, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutladığımız gün, iki bayramın birleşmesinden oluşmuştur. Biz nedense işin ulusal egemenlik kısmını atlıyoruz. Oysa milli egemenliğe sahip olmayan milletlerin, diğer milli bayramları olamayacağını da bilmemiz gerekir.
Nedense Türkiye’de bazıları ‘Tam bağımsızlık’, Milli Egemenlik’ gibi kavramlardan rahatsız oluyorlar. Globalleşen dünyada bu değerlerin köhnemiş ve geçerliliğini yitirmiş olduğu tezini savunuyorlar.
Bağımsızlık, asla modası geçen bir kavram olamaz. Bunu yedi düveli vatanından kovan bir millete inandıramazsınız. Ne gariptir ki bugün ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ sözüyle dalga geçenlerin milli iradeden bahsettiği, iktidarı vekaletten uzaklaştırıp, buna karşın makyajlanmış faşizm uyguladığı bir ülke haline dönüştük.
O nedenle tam bağımsızlık, ulusal egemenlik gibi kavramlar bugün daha çok önem kazanıyor. Fakat tek başına bu sözler de yetmiyor.
Türkiye’nin ulusal egemenliğini kullanabiliyor olmasının da şartları var. Bunun temelini de ekonomik bağımsızlık oluşturuyor. Zaten milli mücadelenin kazanılmasından sonra uygulanan Milli Kalkınma Projesi’nin temeline de, ekonominin ve vatandaşlık bilincinin konulduğu gözüküyor.
Haldun Taner’in ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ tiyatro eserinde söylendiği gibi bugün bizden şunu yapmamızı istiyorlar: ‘Düşünen beyinlere zararlı fikirler üşüşür. Büyükler her şeyi bizden iyi düşünür.’ Medyadan siyasete herkes buna inanmamızı istiyor. Tersini savunduğunu söyleyenler ise başka bir faşizmin yolunu yapmaya çalışıyor.
Bugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı… Her ikisi için de geleceğimizi yeniden yapılandırmamız gerekmiyor mu? Proje odaklı, analitik düşünceyi öne alan, izmlerden uzak, felsefe tartışan ve en önemlisi Atatürk’ü anlayan insanlar olmamız gerekmiyor mu?
Bugün en çok ulusal egemenliği konuşmamız gerekmiyor mu?
Ekonomide IMF politikalarına, dış siyasette ABD’ye, standartlarda AB’ye sırtını dayamış bir ülkenin tam bağımsızlıktan ve ulusal egemenlikten söz etmesi mümkün mü? Toplamda 450 milyar dolar civarında borcu olan, ekonomisini üretmeye değil, borç almaya dayandıran bir iktisadın milli egemenlik ile bağdaşan yanı nedir?
Elbette uluslararası normları esas alalım, elbette altına imza attığımız ve insanlığın paylaştığı değerlere uyum sağlayalım. Fakat bunları yaparken, kraldan çok kralcılık yapmayalım. Dünyada tüm milletler kendi uluslarının çıkarlarını esas alırken, ‘onların çıkarları bizim de çıkarımızdır’ gibi sakat bir yaklaşımdan kurtulalım.
Hadi çıkın bugün sokaklara… Bayramı tüm coşkusuyla kutlayın. Ama akşam olduğunda sorun kendinize. Biz buna layık mıyız? ABD, küçücük bir limanını Çin’e satmaktan kaçınırken, Alman kendi malını kullanmaya öncelik verirken, İngiltere kendi çıkarlarını öne koyarken, Fransa kendi milletinin öncelikleri için G20 toplantısında kavga edebilirken, biz niye her şeye ‘evet’ demek zorundayız.
Ulusal olmak şovenizm değildir. Ulusalcı olmak da çağdışılık olamaz. Ulusalcılık her görüşte insanın, kendi bilgisini, fikrini, görgüsünü ülkesinin kalkınması için kullanmasıdır. Şuculuk, buculuk yapmamasıdır. Ne olduğu belirsiz adamların önünde diz çökmemektir.
Bunu kafatasçılık gibi algılatmaya çalışan zihniyetin ağababalarının, kendi ülkeleri adına yaptıkları ulusalcılığa bakın. Ve artık uyanın. Ulusal egemenlik bir slogan değildir. Gerekliliğini yerine getirmeniz gereken, çalışmayı, üretmeyi, tek başına ayakta durabilmeyi, kendi kararlarını kendi alabilmeyi vazgeçilmez kılan bir değerdir.
Ve bu değer en çok çocuklarımız için geçerlidir. Bugün ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık konusundaki kararlılığımızı göstermek istiyorsak, önce finansman ve teknoloji ithalatını önleyecek projelere ağırlık vermeliyiz. Daha da önemlisi, birilerinin ağabeyliğini kabul etmekten vazgeçmeliyiz.
Silkelenin ve kendinize gelin. Artık bir milletin uyanması gerekmiyor mu? 1923 yılından daha fakir değiliz. Daha borçluyuz, ama daha fakir değiliz. Bir fukaralık varsa o da yüreğimizde… Bırakın sloganları, harekete geçin.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 02:44 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 22 April 2010

KRİZ BİTİYOR MU?


Dünyada herkesin aklındaki soru bu: Kriz bitiyor mu? Burada temennilerle ekonomik gerçekleri birbirine karıştırmamak lazım. Çünkü adına kriz denen büyük soygunun faturası halen ortada duruyor. Bu fatura ödenmeden de kriz bitmeyecek.
Şimdi herkes gözlerini çevirmiş, tsunami dalgalarının geldiği noktaya bakıyor. Yanıtı aranan soru şu: İkinci dalga gelecek mi? Fakat herkes beline kadar suyun içinde. İlk dalganın sularının çekilmeye başlamasıyla birlikte rahatlama ortaya çıktı. Boğulma tehlikesinin azalması nedeniyle, herkeste ‘kriz bitiyor’ algısı oluşmaya başladı.
Fakat krizin ilk taşkınlığı sırasında dile getirilen ‘İkinci dalga olabilir’ ifadesi nedeniyle de, herkes gözünü ilk dalganın geldiği yönden ayıramıyor. Oysa ikinci dalga arkadan gelecek. Bu da büyük ölçüde krizin faturasının ödenmesi aşaması olacak. Ayrıca halen ikinci dalganın içinde olduğumuzu da söylemek mümkün. Ama suların tamamen denize dökülmesi için gereken büyük dalga, henüz kendini belli etmedi.
ABD’de gerçekleşen nükleer zirvesinde yapılan tartışmalar bu nedenle çok önemli. İran odaklı bir nükleer tartışmasının temelinde esasen, bu ülkeye uygulanacak mali ambargo vardı. İran’a ait yurtdışındaki paralara blokaj getirilecek mi? Alınması kolay bir karar değil. Çünkü hem fikir ayrılıkları var, hem de böylesi bir hareket uluslararası bir mücadeleye dönüşebilir.
İran ile ilgili yapılacak bir eylemde ise Türkiye kilit rol oynuyor. Türkiye’nin bu konuya onay vermemesi ve kapıyı açmaması halende, ortaya çıkabilecek olası bir müdahalenin sonuçları, batılı ülkeler açısından Irak benzeri bir tablo yaratabilir. Peki Türkiye ikna edilebilir mi? Şu aşamada bu konuda önemli bir direnç ve dik duruş gözüküyor.
İşte tam bu noktada da ekonomik gerçekler devreye giriyor. Bazılarının coşkuyla karşıladığı İMKB’deki yükseliş, ülkemizin elinde patlamaya hazır bir bomba gibi duruyor. 30 binler seviyesinde bile dünyada şişkin borsalar arasında sayılmasına karşın, borsamız bugün 58 bin 60 bin bandı arasında gidip geliyor.
Bunda büyük ölçüde yabancı bir bankanın etkin olduğunu ve Türkiye üzerinde operasyon yapıldığı daha önce dile getirdik. Küçük yatırımcının bu oyuna gelmemesi gerekiyor. Fakat gelinen değerlerde oyuna bilmeden katıldığı gözleniyor. Mayıs sonu Haziran başı gibi planlanan bir operasyonu bozmak için bunun her fırsatta dile getirilmesi şart.
Çünkü Türkiye’den çekilecek ani bir para, ekonomiyi daha büyük açmazların içine sokacak ve muhtemelen İran konusunda da diz çöktürecektir. Akabinde her yıl millet tatildeyken yazılan hedge fonlarda Türkiye bir numaralı mecra olacaktır. Yani yeni kazanç kapısı biz olacağız.
Peki batan hedge fonler ne olacak? Oradaki adres de muhtemelen Ege-Akdeniz doğal kaynakları... Yunanistan üzerinden bu kaynaklar kullanılarak, ortaya çıkan zarar tazmin edilecek gözüküyor. Aman dikkat...
Bu dünyadaki soygunun veya krizin bitip bitmediği ile ilgili yorumumdu. Türkiye’de ‘vatandaşın krizi bitiyor mu’ diye sorarsanız, onun için daha çok erken. Yıllardır ötelediğimiz faturayı ödüyoruz. Üretmeden yola devam kararlılığında olduğumuz sürece de daha, çok ödeyeceğiz. Bu yıl vatandaş için zor olacak? Muhtemelen önümüzdeki iki yıl da öyle...
Ama siz benim vatandaşla işim yok, ben uluslararası ekonomideki krizi merak ediyorum diyorsanız tavsiyem, arkanıza bakın. Çünkü herkes dalganın ilk geldiği yere bakarken, ikinci dalga arkadan vuracak.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 06:47 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 21 April 2010

NEYZEN OLSA NE DERDİ?


Türkiye’de hiciv sanatının en büyük ustalarından biri olan Neyzen Tevfik yaşasaydı ve bugünlere şahit olsaydı ne derdi? Ülkenin baskı ile sessizliğe büründürülmeye çalışıldığı günümüzde, Neyzen gibilere ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz.
Ben haddimi aşarak fikir yürüteceğim. Büyük Usta’nın affına sığınarak ve elbette küfür kullanım hakkını kendisine bırakarak hayal edeceğim diyeceklerini... Mesela içi bir türlü doldurulamayan açılım gündeme geldiğinde Neyzen’in yorumu ne olurdu?
“Derde derman olayım diye açtınız bir kapı
Gövde olamadınız, olsaydınız bari sapı.
Boş konuşan vekile ödersen maaşı,
Nereden alacağını karıştırırsın böyle hapı.”
Anayasa maddeleri de bugünün önemli gündem konularından biri. Şu an TBMM’de oylanan paket ile ilgili öne çıkan unsur ise yargının durumu. Neyzen Usta’nın bugün yaşasaydı değerlendirmesi de sanırım şu dizelerle olurdu:
“Hırlının eline geçince balta
Doğrarmış önce anasını.
İktidarın eline geçince sulta,
Dümene uydurmak ister yasasını.
Minareler süngüydü, şimdi kılıf oldu,
Kılıfı aydınlattı deniz feneri.
Işığı gören var mı bilinmez ama
Halkın cebine girdi bir iş bilmezin eli.”
Bir de tabi Milli Piyango’dan çıkar gibi önümüze serilen başkanlık sistemi tartışmaları var. ‘Cambaza bak’ cinsinden başlatılan ve şark kurnazlığı kokan bu hususta iktidar yine maharetini sergileyip, yasaları geçirmenin yolunu arıyor. Ama Neyzen bunu da yemiyor.
“Memleket idaresini hallettin de,
Şimdi başkanlık mı etmek istersen?
Neyin iktidarı olamadığını bir bilsen
Milleti her daim saf bellemezsin.
Ulufe dağıtmak için başkan olmak gerekmez,
Sen dağıttığın kömürle de yazı kış edersin.”
Ve elbette fakr-u zaruret içinde yaşanan makyajlı ekonomi konusunda da Neyzen’in diyecekleri vardır:
“Millet acından geberirken,
Sefayı konuk edersin.
Yandaşların alkış tutuyorsa,
Bizi de mi keriz zannedersin?”
Bu toprağın değerlerine sahip çıkan, açılımları edebiyatçılarla sanatçılarla tartışan bir iktidarın Neyzen Usta’ya da sahip çıkması gerekir. Çünkü o Türk hiciv sanatının en değerli isimlerinden biridir. Belki biraz küfürbaz, belki biraz abdaldır ama, özü sözü doğruluğu ve adamlığıyla geçmiştir tarih yapraklarına. Ve bu büyük suskunluk içinde, ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor insana... Bir kaç dize de ben Neyzen Usta’ya yazayım.
“Çok şey söyleyeceğim ama,
Kör zabit kapıda nöbetçi bekler.
Kıyamet zamanı Müslüman olmak gibi
Bu dem kalemden dökülen kelimeler.
Nasıl bir saltanat tutkusu bilinmez,
Her önüne geleni düşman beller.
Bir buzdolabı ile kömüre
Satıldı usta ülkemde melekler.”
cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 03:52 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 20 April 2010

KİM KİMİN MAAŞINI ÖDÜYOR?

Memlekette asil ile vekilin pozisyonu iyice birbirine karıştı. Süreli verilen yetkinin doğal hak gibi algılanmaya başladığını görüyoruz ki, bu başlı başına iktidarın tüm demokrasi söylemini yalanlıyor.
Herkes yanına bir kişi alsın’ söylemiyle başlayan tartışma, TOBB üyelerinin yüzde 94 ret oyu kullanmasıyla tırmandı. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu arayı yumuşatmaya çalışsa da, iktidar kanadında da, TOBB üyeleri arasında da tepki dinmiyor. Esasen temelde baktığınızda iktidarın haklı olduğu nokta var. Kayıtdışı personel çalıştırılması ve emeğin sömürülmesi meselesindeki yaklaşım doğru. Kimsenin böylesine kötü şartlar altında çalıştırılmıyor olması lazım. Fakat iş burada bitmiyor. Yüzde 100 hatalı bir davranış olmasına rağmen, firmaları ve çalışanları bu koşullara iten nedenleri yok sayarak, işin içinden sıyrılmak hatalı bir yaklaşım olur. İşin bu boyutuna baktığınızda reel sektörün anlaşılabilir hali, kayıt dışı çalışmayı kabul eden insanların da çaresizliği gözler önüne serilir noktaya geliyor. Oysa Başbakan nezdinde iktidar, böyle gerçekçilikten uzak, tribünlere oynayan ifadeler yerine, sistem getirmek zorunda olan konumdadır. Mesela en azından çalıştırılan personel sayısına paralel düşen prim sistemi getirilebilir. Ama hiçbir şey yapmayacaksınız, firmalar maliyetlerin, çalışanlar da işsizliğin altında ezilecek, sonra çıkıp ciddiye bile alınmayacak önerileri gündeme getireceksiniz.

Sayın Başbakan her fırsatta örnek gösterdiği ABD’de Obama’ya aynı tavsiyede bulunsun. Bakalım ne diyecek? İktidarın başı, ‘Çakma Putin’lik oynayacağına sorunların çözümüne yönelik yaklaşımlar sergilemelidir. Tüm bunlar belli bir sistematik içinde tartışılabilir. Ama rolünün gereğini yapmamak ve üzerine de nezaketten uzak açıklamalara sığınmak anlaşılır gibi değil. TOBB’da alınan karara sinirlenen Başbakan şimdi de ‘Maaşınızı da biz ödeyelim’ diyerek yeni bir gerginlik politikasına imza attı.

Başbakan Erdoğan’a göre özel sektör, beklenen özveriyi göstermiyor. Kurlarla oynayacaksınız, ihracatçıyı sıkıştıracaksınız, kazan kazanma vergi isteyeceksiniz, SGK ile banka hesaplarına el koyarak tahsilat yoluna gideceksiniz, hepsinin hesabını 5510 sayılı kanuna gece yarısı eklenen maddelerle izlemeye alacaksınız, sigorta primlerini ödenebilir kılmayacaksınız, ekonomiyi kötü yöneteceksiniz, siyasette gerilimi artıracaksınız, sonra da çıkıp sitem edeceksiniz.

Sitem etmekle kalmayıp, ‘Maaş ödeme’ konusunda polemik yaratacaksınız. Başbakan diyor ya ‘Başlar ve ayaklar karıştı’ diye; çok haklı. Seçimlerde vekâleten görev yürüten ve maaşı bizzat bizler tarafından ödenen bir memur, çıkıp maaşını ödeyen asile ‘Maaş ödeme’ ironisi yapıyor. Korkarım bu memurlar Hazine’yi de kendi cepleri sanıyorlar. Adama sorarlar: Kim kimin maaşını ödüyor? Hatta devam ederler: Sen maaşını hak ediyor musun bakalım?

Esasen Başbakan’ın bu tavrı, daha önceki yaklaşımlarının bir benzeri niteliğinde… Gözüken o ki, asilin önüne biri referandum, biri de genel seçim olmak üzere iki sandık gelecek. İşsizlik problemini halledemeyen ve bunun yanlış politikalarının sonucu olduğu herkes tarafından bilinen iktidar manevra yapıyor.

Kamuoyuna mesaj veriyor: ‘İşsizliğin sorumlusu biz değiliz, patronlardır’ demek istiyor. Yani üzerinden sorumluluk atmaya çalışıyor. Tıpkı Anayasa maddelerinin değişimi TBMM’de konuşulurken, ortaya ‘başkanlık sistemini’ atıp manevra yapmaya çalışması gibi. En iyisi Sayın Erdoğan, Başbakanlık binasının önüne dev bir yazı assın da, sorun çözülsün.
Memnuniyetlerinizi bize, şikayetlerinizi başkasına mâledin…


cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 05:27 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Monday, 19 April 2010

LALE DEVRİ ÇOCUKLARIYIZ


Lale mevsimi bitti. Tam 20 gün sürdü. Rengarenk görüntülerin eşliğinde yaşadığımız Devr-i Saadet, Sultan III. Ahmet’e bile parmak ısırtacak cinstendi. Herkes lalelerin bu şehri ne kadar güzelleştirdiğini konuştu. Fotoğraflar çekildi; sevgililer el ele yürüdüler ve lale bahçelerinin arasında baharın gelişini kutladılar. Ne Silivri’de yatanlar umurundaydı insanların, ne Anayasa tartışmaları… Peki 20 günlük bu mutluluğun maliyeti neydi?

Silivri’den Tuzla’ya dikilen 9 milyon 300 bin lale için, 1 milyon 488 bin TL. Aslında bu sene ilk değildi. 6 yılda toplam dikilen lale soğanı adedi 45 milyon 475 bin, harcanan para ise 4.4 milyon TL. Peki biz lale bahçelerinde gezerken, mesela yavru vatan ne yapıyordu? Kaderini belirleyecek seçimlere hazırlanıyordu. Dün yapılan seçimlerde bir devrin sonu geldi ve daha önce genel seçimlerde dışlanan Talat zihniyetinin bizzat kendisi de tarihe devroldu. KKTC’de insanlar vatandaş olmanın bilinciyle, Türkiye’den gelen paraya, baskıya ve AB’nin telkinlerine rağmen ‘onurlarına’ oy verdiler. Biz ne yaptık? Laleler ile resim çektirdik.

Geçen pazartesi günü Gemlik’teydim. Uludağ Profesyonel Aşçılar Derneği Başkanı Selahattin Can ile sohbet ettik. 42 ülkeden 2 bin aşçının katıldığı dünya çapındaki bir organizasyonda Türkiye’ye birincilik ve üçüncülük derecesi getirmişlerdi. Bu yarışmaya temsilci olarak katılan tüm aşçılar, ülkelerinin finansörlüğünde gelmişlerdi. Derece alan Türk ekibi ise kendi cebinden…

Türk ve Osmanlı mutfağından eserler sunan bu ekibin başarısından bu ülkede kaç kişinin haberi var bilinmez ama, buradaki performansın turizme olan katkısı tartışılmaz. Ama yalnızlar. Çünkü biz o sırada lale bahçelerinde geziyorduk. Bakanlar ise Başbakan’ın yanında… İki dudağının arasından ne çıkacağını gözlüyorlardı. Başbakanımız ise Dolmabahçe’deki ofisinde edebiyatçıları topluyor, onlarla içeriği henüz anlaşılamayan açılım ile ilgili monolog yapıyordu. Biz ise laleler arasında geziyorduk. İstanbul’da doğaya sahip çıkmak için lale diken zihniyetin, arıtma tesislerini çalıştırmadan atıklarını derelere döken organize sanayileri denetlemediğini düşünürseniz, bu konuda ne kadar samimi olduğu tartışılır. Ama biz bunları sormadık. Sadece laleler arasında gezdik. Tıpkı Lale Devri’nde olduğu gibi… Sahi nasıl bitmişti o devir? Özgür Ansiklopedi wikipedia.org’tan bir alıntı yapayım:

“…Halkın büyük bir kısmı zor durumdayken İstanbul'da bazı devlet büyüklerinin rahat bir yaşam sürdürmeleri, eğlenceye düşkünlükleri huzursuzluklara sebep oluyordu. İran savaşı sırasında Sultanın para karşılığı alınan kaleleri sattığı söylentisi üzerine, halk sultanın sefere katılmasını istiyordu. III. Ahmet ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa göstermelik bir sefer alayı düzenlediler. Akşam olunca kayıklarla saraya geri döndüler. Bu durumun anlaşılması bardağı taşıran son damla oldu. Patrona Halil isimli bir hamam tellağı bu durumdan memnun olmayan halkı da yanına katarak isyan çıkardı. İsyan sonucu Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edildi ve yakınları öldürüldü. Padişah III. Ahmet tahttan indirildi ve yerine I. Mahmut getirildi. Devir teslim sırasında III. Ahmet, oğlu I. Mahmut’a o ünlü sözünü söyledi:

Devleti ehliyetsiz sadrazamlara teslim etme…”
Peki lalelere 4.4 milyon TL, Başbakanlık korumaları için alınacak 10 zırhlı ithal araca 1 milyon dolar ödeyen Türkiye’de son durum ne? Vatan Gazetesi’ne röportaj veren ve AKP’den istifa eden Ankara Milletvekili Zekai Özcan bunu şu sözlerle ortaya koyuyor:

“2009 yılı sonu itibariyle güncelleştirdiğimizde sağlığa, eğitime, yoksul kesimleri içine alan sosyal korumaya harcamamız gereken 771 milyar TL’yi genel bütçeden borç faizlerine akıtmışız. Bugünkü kurla 510 milyar dolar ediyor. İşsizliği düşürecek yerde, yüzde 14’e yükseltmişiz. İş gücüne yüzde 47 katılım oranı olup da, işsizliğin yüzde 14 gibi yüksek olduğu bir başka ülke olsa, orada sosyal patlama olurdu. Bu o kadar vahim bir durumdur.” Türkiye artık eski Türkiye değil. Aklıselimin hâkim olduğu bir ülke. Sandıkla gelenin sandıkta gideceğine inanan bir ülke. Ama daha fazla oynamayın bu insanlarla.

Tarihi sahip çıkmak atalette olmaz;
Atalet uyuşturucudur millet kanında.
Demokrasi dediğin söz ile olmaz;
Hesap verebilmektir halkın katında.
Laleyi diktin, vurgunu vurdun
Mahkemede görüşürüz eninde sonunda.
Diyorsan ki yasalar değişir kaçarım,
Adalet yerini bulur Hakk’ın katında.

cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 08:00 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Friday, 16 April 2010

BİTİRİM MUHABBETİ


Adam kahveden içeri hışımla girer. Kan ter içindedir. Yüksek sesle bağırır: ‘Yoldan geçen biri bana yan baktı, toplanın gidiyoruz.’ Kıraathane ayaklanır; hep beraber yoldan geçeni de, kavgayı ayırmak isteyeni de bir güzel döverler. Diyeceksiniz ki, nereden çıktı bu mahalle bitirimi muhabbeti? Bazıları sağa sola efelenerek ülke yönetmeyi alışkanlık haline getirince, insanın zihnindeki resim de böyle oluşuyor. Fakat bu efelik ne yazık ki, geçmişteki külhanbeyi kültürü ile bağdaşmıyor. Haklının yanında olmak, mazlumu sahiplenmek, mahallenin güvenliğini sağlamak, kendinden güçsüze güç gösterisi yapmamak, durup dururken sağa sola sataşmamak ve lafının arkasında durmaktır külhanlık. Bu son dönem bitirimliği ise farklı… İstediğini almak adına her yolu mubah sayan bu anlayış, ne yazık ki bazılarında çok rahatsız edici olmaya başladı. Herkese posta koyan, hakaret eden, fırça çeken bir zihniyetin sonra, dönüp de ‘gerginlik istemiyorum’ demesi ve gidip mahalle esnafına tiranlık yaptığı insanları şikayet etmesi, anlaşılır bir iş olmaktan çıktı.

Bu zihniyet değil miydi, sokağı otopark haline dönüştürüp, park edenden para alan, alamazsa aracı çizen? Bu zihniyet değil miydi, kendinden güçsüz çocuklara baskı yapıp okul içinde haraç toplayan?

Bu zihniyet değil miydi, yanına üç beş çapulcu daha alıp, çetecilik oynamaya kalkan? Bu zihniyet değil miydi, ‘okuyup da ne olacak, gel kısa yoldan sana para kazandırayım’ diyerek çocukların aklını çelen?

Sokağınızda bile yaşamasından rahatsızlık duyacağınız bu zihniyet, yönetim kademesine gelince daha da çekilmez oluyor. Sindirme, korkutma, kendi fikri ölçüsünde cezalandırma gibi her türlü yöntemi kullanıyor. ‘Ya benimsin ya toprağın’ tadında yaşanan bir sevdanın, ne psikolojik açıdan olumlu bir açıklaması var, ne medeniyet, ne de demokrasi bakımından. Başka mahalle ile kavga et; aynı mahallenin sakinlerini rahatsız et, şikâyet gideni tarumar et, şikayet merciini taciz et ve sonra da ‘haklıyım’ diye ortalarda dolaş. Mahalle sakinleri ise haraca kesilmiş mahalle ihtiyarları gibi, sesini çıkarmadan seni izlesin. Sırf onlara da bulaşma diye…

Bu mahallede hiç kimse kendine bu kadar önem atfetmemişti. Bu mahalleye hiç kimse bu kadar zulüm edip, sonra mazlumu oynamamıştı. Bazıları her takıştığı için kahveye gelip, ortalarda bağırıyor. Oldu olacak, çıkıp hep beraber kavgaya girelim. Peki bitirimlik ile külhanbeyliği arasındaki fark nedir? Biri çıkarlarının, biri inançlarının arkasından koşar. Bizdeki bitirimi en iyi anlatan örnek şu:

‘Adam kahveden içeri girmiş ve bağırmış ‘Var mı bana yan bakan’? Oradan biri çıkıp ‘Ben’ demiş. Bitirim tekrar kahveye seslenmiş: ‘Var mı ağabeyimle bana yan bakan?’
Bu bitirim muhabbeti can sıkmaya başladı. Artık herkes kendine bir çeki düzen verse iyi olacak. Yoksa mahalle birbirine girecek.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 07:23 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Friday, 16 April 2010

TÜRKÜM, BORÇLUYUM, İŞSİZİM

Milli Eğitim Bakanlığı bence artık harekete geçmeli. Çünkü Türkiye’nin yapısal dönüşümüne paralel, sabahları okuldaki andımızın da revize edilmesi gerekiyor. Gerçi onlar tamamen kaldırılmasından yana ama, bence revizyon daha çok iş yapar. Ekonominin döviz, faiz, borsa üçgeninde ısrarla algılandığı bu ülkede andımızın yeniden yorumlanmasını neden gündeme getirdim? Kelime kelime gidelim…

Türküm: Evet Anayasa’nın 66. Maddesi çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Bunda bir sorun yok, hatta gereklilik var. Sonraki iki maddeyi bağlayan özellik, TC vatandaşı olmanız ile kazanılmış bir hak adeta…

Andımızda ikinci kelime ne? Doğruyum… Bu kadar borçlu bir insanın, doğruluğunu uzun süre muhafaza edemeyeceği açık. Tıpkı borçlu yapısıyla şirketlerin kayıt dışına, ülke ekonomisinin de tribünlere oynama ihtiyacının olduğu gibi Tabii burada ne kadar borçlu olduğumuza bakmak lazım… Ülkenin yarattığı değer açısından Türkiye’nin büyüklüğü 750 milyar dolar civarında. Fakat bu hesabın içinde borçlara ödeyeceğimiz faizlerin de katıldığı gerçeğinden yola çıkarsak, ne denli bir borca sahip olduğumuzu anlayabiliriz. Bitti mi? Hayır… Vatandaşın da cebinin de, makro ekonomik görünümden çok farkı yok. Kanıtı BDDK’nın internet sitesindeki veride gizli. “Kredi kartı borçlarını yapılandırmak için ödeme seçenekleri hakkında bilgi almak isteyen tüketici, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun internet sitesinde "erişim rekoruna" imza attı. Bir yıllık dönemde 1 milyon 187 bin 310 kişinin ziyaret ettiği, toplam 50 milyon 642 bin 496 erişimin gerçekleştirildiği siteden, ‘Kredi Kartı Ödeme Planı Hesaplama Ekranı’nın’ yayınlandığı 9 Temmuz 2009'da 915 bin 601 erişim gerçekleşti.”

Gelelim üçüncü kelimeye… Çalışkanım. Burada verimlilikten, niteliğe kadar bir dizi yorumu yapmak mümkün. Zira hepsinde sorunumuz var. Ama bunlar çalışabilen bir toplum için geçerli.
İnsanın çalışkan olabilmesi için önce bir işinin olması gerekiyor. İşsizlik verileri açıklandı. TÜİK’in sokağı es geçen rakamlarında bile gizlenemeyen işsizlik oranı, ocak itibariyle yüzde 14.5.
Ülke borçlu, işletmeler borçlu, vatandaş borçlu. Üzerine işin bonusu da işsizlik. Hatta gizli işsizlerin sayısı, görünenlerden daha çok… Çıkın sokağa iş bulamadığı için babasının bakkaliyesinde tezgâhtarlık yapan inşaat mühendisi bu hesabın içinde yok. Seyyarda nohut pilav satan abisinin yanında dikilen mimarın, salatalık satan teknikerin işsiz gözükmediği bir manzara ile karşı karşıyayız. Tarım sektörüne girmiyorum bile… Oradaki sonuç daha da vahim… Neticede lafın özü işsiziz, borçluyuz ve sanal gündemlerin dayak arsızı olmuş durumdayız.
Bu işin çözümü belli… Teknoloji ve finansman odaklı bir yeniden yapılanma, üretim ekonomisine geçme, faiz, döviz, borsa üçgenindeki kumar ekonomisini terk etme işin ilk adımını oluşturuyor. Aksi takdirde büyüyeceğiz. Borçlanarak, ithal mal tüketerek büyüme devam edeceğiz. Ve bir gün borçları döndürmede sıkıntı yaşadığımızda İzlanda’nın ya da Yunanistan’ın başına gelen, bizim başımıza da gelecek. Birinin Kuzey Atlantik’teki petrol sahalarındaki hisselerine el konuldu, diğerinin akıbeti belli değil. Orada da konuşulmayan hedefin Ege-Akdeniz petrol ve doğalgaz kaynakları olduğunu uzun zamandır dile getiriyorum. ‘Adaları satın’ tezinin temelinde de bu var. Merak etmeyin bu kafayla sıra bize de gelir. Velhasıl kelam ya kafamızı değiştireceğiz, ya da andımızı… Kararı siz verin.

cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 01:00 am   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 14 April 2010

TERSTEN BÜTÇE OKUMASI


Biri açıkladı: Bütçe açığı yüzde 41 azaldı. Tribünlerden ses geldi: Bravo… Ne zaman? İlk çeyrekte… Biri açıkladı: Giderler sadece yüzde 3 arttı. Tribünlerden ses geldi: Yaşa, var ol… Ne zaman? İlk çeyrekteBiri açıkladı: Geçen yıl 1 milyar lira açık veren faiz dışı fazla, bu sene 3.7 milyar lira fazla verdi. Tribünlerden ses geldi: Türkiye sizinle gurur duyuyor! Ne zaman? İlk çeyrekte… Biri açıkladı: İlk çeyrekte vergi gelirleri yüzde 26 arttı. Tribünlerden ses geldi: Helal… Peki nasıl arttı? Dolaylı yoldan…

Sonra birileri soracak oldu: Ya güzel de, işsizlik… Cümleyi tamamlamadan tribünden ses geldi: Kes sesini zındık… Sonra o biri vazgeçti bunu sormaktan ve tekrar ilk meseleye geldi ve sordu: Bütçe ile ilgili gelişmelerin ilk çeyrekte olması, sizin için bir anlam ifade etmiyor mu? Tribünler anlamadı. Bir de ‘balıkların üç saniyelik hafızası vardır’ derler. Onun içindir ki zokayı sürekli yutarlar. Güzel ülkemin, güzel insanları! Kendinize gelin. Bu mukayesenin tamamı 2009 yılı ilk çeyrek ile yapılıyor. Yani seçim harcamalarının tavan yaptığı, Yüksek Seçim Kurulu’nun ‘verilenler rüşvete girer’ dedikten sonra haddinin bildirilip ‘işine bak’ denildiği döneme…

Şimdi bu sene daha az soyulduğumuza mı sevineceğiz, geçen yılı unutup, sandığa saçılan paraların hesabının sorulmamasına mı üzüleceğiz? Ya da bu iktidarın, rüşvet verdiği insanları bile ‘seçimden seçime’ hatırladığını mı anlatmaya çalışacağız. Hoş akşam evine götüreceği çorbası garanti olmayan insanların, tuttuğu takımın 20 milyon Avro’ya futbolcu aldığında gerim gerim gerindiği bir ülkede, bunlar çok mu anormal; tartışılır. Vergi gelirlerinin nasıl arttığını sorgulamayan, asgari ücretliden de, aylık geliri 30 bin dolar olandan da aynı alınan, dünyanın en ahlaksız vergisi olan dolaylı vergiler yoluyla soyulduğumuzu düşünmeyen insanımıza, gerçeği nasıl anlatacağız?
Meydanlarda ‘nur ol’ nidaları atanların, akşam eşi ‘eve para bırak’ dediğinde, ‘Var mı ki verelim’ cevabını verdiği bir ülkede, işsizlikten yakınanların iktidarı değil de,’patronları suçladığı’ bir memlekette sorunu nasıl çözeceğiz?

Ah Kemal Sunal yaşasaydı, bu trajikomik görüntünün filmini ne de güzel yapardı… Ne de güzel inceden anlatırdı bu memleketin insanlarına, vergileriyle yapılan sokak lambaların bedelinin tekrar kendisinden istendiğini…

Aziz Nesin’in yazdığı, kendisinin de büyük bir hünerle oynadığı ‘Zübük’ eserindeki adamların halen yaşadığını bilse ne derdi Kemal Sunal? Hadi o gitti. Peki biz? Bize ne oluyor? Neden her şeyi bir akvaryumdaymış gibi seyrediyoruz? Neden?

çetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 05:05 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 14 April 2010

TERSTEN BÜTÇE OKUMASI


Biri açıkladı: Bütçe açığı yüzde 41 azaldı. Tribünlerden ses geldi: Bravo… Ne zaman? İlk çeyrekte… Biri açıkladı: Giderler sadece yüzde 3 arttı. Tribünlerden ses geldi: Yaşa, var ol… Ne zaman? İlk çeyrekteBiri açıkladı: Geçen yıl 1 milyar lira açık veren faiz dışı fazla, bu sene 3.7 milyar lira fazla verdi. Tribünlerden ses geldi: Türkiye sizinle gurur duyuyor! Ne zaman? İlk çeyrekte… Biri açıkladı: İlk çeyrekte vergi gelirleri yüzde 26 arttı. Tribünlerden ses geldi: Helal… Peki nasıl arttı? Dolaylı yoldan…

Sonra birileri soracak oldu: Ya güzel de, işsizlik… Cümleyi tamamlamadan tribünden ses geldi: Kes sesini zındık… Sonra o biri vazgeçti bunu sormaktan ve tekrar ilk meseleye geldi ve sordu: Bütçe ile ilgili gelişmelerin ilk çeyrekte olması, sizin için bir anlam ifade etmiyor mu?
Tribünler anlamadı. Bir de ‘balıkların üç saniyelik hafızası vardır’ derler. Onun içindir ki zokayı sürekli yutarlar. Güzel ülkemin, güzel insanları! Kendinize gelin. Bu mukayesenin tamamı 2009 yılı ilk çeyrek ile yapılıyor. Yani seçim harcamalarının tavan yaptığı, Yüksek Seçim Kurulu’nun ‘verilenler rüşvete girer’ dedikten sonra haddinin bildirilip ‘işine bak’ denildiği döneme…Şimdi bu sene daha az soyulduğumuza mı sevineceğiz, geçen yılı unutup, sandığa saçılan paraların hesabının sorulmamasına mı üzüleceğiz? Ya da bu iktidarın, rüşvet verdiği insanları bile ‘seçimden seçime’ hatırladığını mı anlatmaya çalışacağız. Hoş akşam evine götüreceği çorbası garanti olmayan insanların, tuttuğu takımın 20 milyon Avro’ya futbolcu aldığında gerim gerim gerindiği bir ülkede, bunlar çok mu anormal; tartışılır.

Vergi gelirlerinin nasıl arttığını sorgulamayan, asgari ücretliden de, aylık geliri 30 bin dolar olandan da aynı alınan, dünyanın en ahlaksız vergisi olan dolaylı vergiler yoluyla soyulduğumuzu düşünmeyen insanımıza, gerçeği nasıl anlatacağız? Meydanlarda ‘nur ol’ nidaları atanların, akşam eşi ‘eve para bırak’ dediğinde, ‘Var mı ki verelim’ cevabını verdiği bir ülkede, işsizlikten yakınanların iktidarı değil de,’patronları suçladığı’ bir memlekette sorunu nasıl çözeceğiz?

Ah Kemal Sunal yaşasaydı, bu trajikomik görüntünün filmini ne de güzel yapardı… Ne de güzel inceden anlatırdı bu memleketin insanlarına, vergileriyle yapılan sokak lambaların bedelinin tekrar kendisinden istendiğini...

Aziz Nesin’in yazdığı, kendisinin de büyük bir hünerle oynadığı ‘Zübük’ eserindeki adamların halen yaşadığını bilse ne derdi Kemal Sunal? Hadi o gitti. Peki biz? Bize ne oluyor? Neden her şeyi bir akvaryumdaymış gibi seyrediyoruz? Neden?

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 05:04 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 13 April 2010

YENİLDİK AMA EZİLMEDİK


Bu ifade, eskiden milli maçlar sonrası gazeteleri açanların, spor sayfasında gördüğü klişe manşetlerden biriydi. O zamanlar galibiyet tatlı bir hayal, az gollü yenilgi ise bir zafer algısı idi. İçinde bulunduğumuz dönem de benzer bir bakış açısını, dış ticaretimizde ve ekonomi yaklaşımımızda görüyoruz. Uzun dönemdir ekonomi yönetimlerini dış ticareti ihracattan ibaret sanan bakış açısı nedeniyle eleştiriyorum. Karşılığı, ‘bardağın dolu tarafını gör’ yaklaşımı…

Geçtiğimiz günlerde Ankara Ticaret Odası (ATO) Dış Ticaret Raporu açıkladı. Star Haber de bunu en iyi şekliyle verdi. Bence son dönemin en önemli haberlerinden biriydi. O gece Ulusal Kanal’da meseleyi uzun uzun anlattım. Sonra bekledim, ses gelmedi. ATO’nun internet sayfasına baktım, rapor konulmadı. Başka meslektaşlarım bu meseleye eğilir diye ümit ettim; gören olmadı. Çünkü onlar son çeyrekte çıkan yüzde 6’lık büyüme ile ilgiliydiler. ‘Büyüme önemli, ama nasıl’ sorumun yanıtına ise bir seda bulamadım. Oysa ATO raporu içinde bulunduğumuz durumu, büyümenin deşifresini de yaparak ve ‘kral çıplak’ diyerek çok net ortaya koyuyordu. İşte ‘yenildik ama ezilmedik’ tadında rakamlar:

Türkiye 1 ton ilaç almak için, 432 ton demir ihraç etmek zorunda. 1 tır bilgisayar alabilmenin rakamsal karşılığı ise 2 bin 612 tır çimentoya denk geliyor. 1 otobüs satarak, 1 kilo kalp pili alabiliyoruz. Hepimizin birden fazla sayıda kullandığımız cep telefonu için de durum aynı. 670 tır demir satıp, 1 tır cep telefonu ithal edebiliyoruz. 1 tır ilaç için 582 tır un; 7 kilo domates tohumu için, 1 tır domates; 3 kilo patlıcan tohumu için 1 tır patlıcan; 1 uçak için binlerce ton portakal; 1 tomografi cihazı için 25 tır mermer; 1 kilo domates tohumu için, 3.5 ton domates; 1 helikopter için, 49 tır kabuksuz fındık; 1 kilo uçak yedek parçası için, 5.5 ton buğday ve 1 uçak alabilmek için yaklaşık 723 tır kuru kayısı satmak zorundayız.

Türkiye’nin toplam ihracatı içinde, ileri teknoloji ürün ihracatının payı sadece yüzde 3. Ama her ay ihracatımız açıklandığında, hele ki bir yükselme söz konusuysa övgüler manşetten inmiyor. İthalat ise ısrarla konuşulmamaya devam ediliyor. Başarı hikayeleri anlatılıyor, methiyeler düzülüyor. Bundan ihracatçımızın başarısını gölgeleyen bir anlam çıkmasın. Ciddi mücadele veriyorlar. Fakat yetmez. Israrla yıllardır Türkiye’nin her alanda envanter çalışması yapıp, dış ticaretini şekillendirmesinin, her sahada teknoloji kullanmasının, katma değer yaratmanın, mal satmaktan daha önemli olduğunu anlamanın önemini ortaya koymam bundan.

Türkiye ekonomisinin en büyük ithalat kalemi olan finansman ve teknoloji problemini çözmeden, başarıya ulaşılamayacağını bu nedenle söylüyorum. Bu sebeple ekonomik kurtuluş savaşı projesini paylaştım. Ama yok… ‘Yenildik ama ezilmedik’ söylemi, elini taşın altına sokmaktan daha kolay geliyor bu memlekette herkese.

ATO’nun rakamları ortada… Hadi halen vicdanınız el veriyorsa, gidip başarı hikayelerini yazmaya, ‘yenildik ama ezilmedik’ demeye, ekonomi yönetimini övmeye devam edin. Sonra da buna gazetecilik deyin. Tevfik Fikret, dostu gazeteci-yazar Süleyman Nazif’e yazdığı mektupta, üzüntüsünü ‘Yeis’ (umutsuzluk) diyerek ne güzel söylemiş. Tıpkı bugünü anlatır gibi:

“Yeis… Yeis… Yeis… Yeisliyim kardeşim; dehşetli bir kızgınlık bunalımı içindeyim, sönüyorum. Bu biraz daha sürerse, eyvah!.. Sebebini söyleyeyim mi? Fakat bu o kadar tuhaf ki, gülersiniz diye korkuyorum, kimi zaman kendim bile kendi halime gülüyorum. Koca bir alem içinde yalnızım, Nazif!
En yakın arkadaşlarımın arasında, sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyla titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak! Herkes hiç olmazsa üniformalarla –ne diyeyim- mayasını örtüyor; herkes zamanın alçaklık süslerine bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamın kolayını buluyor; herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip… İşte kalem namusu, basın namusu, edebiyat namusu… O da öldü, o da çiğnendi.
Gazetesinde bir jurnal sureti basamayanlar artık gazeteci sayılmıyor. Sonra içimizde o edepsizleri kötülüklerinin üstün gelmesinden dolayı kutlamaya koşacak, ‘Bir gaza ettin ki hoşnut eyledin Peygamber’i’ alkışlarıyla onların bu danışıklı dövüşlerini, namussuzluğun bu vicdanı kıran yenmesini alkışlayacak namuslular da var. Elveda ey aşk-ı namus, elfirak ey sıyt-i ar! (Ey namus aşkı, ey utanmanın iyi ünü, allahaısmarladık!)

Bilir misiniz, bu zamanda namus, kılıfını kemirir bir cevherden başka bir şey değil. Size koşuyorum; elbette siz beni anlar, benimle ağlarsınız. Bayramın ilk günlerinden beri damarlarımın içinde bir kızgınlık zehri dolaşıyor, kanımı kemiriyor; burada artık herkesin benden ürktüğünü, kaçmak istediğini görüyorum. Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: ‘Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın’ Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki’ Sen budalasın; fakat zaman haklı, akıllı değildir!’…

…Yeisimin derecesini düşünemezsin, kardeşim; kendimi taşlara çarpacağım geliyor. Fakat hani benim yurtsever kanımla kirlenecek bir temiz taş?”


cetinunsalan@yahoo.com


POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 07:34 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Friday, 09 April 2010

ÇOKLUKTAKİ YOKLUK

Artık her şeyin tanımı ‘çok’ hayatımızda… Ne bulunmayan sigaralar, ne benzin kuyrukları, ne döviz, ne de alışveriş yapacak yer sıkıntısı var. Cebinde parası olduğu halde, istediğini alamayan bir toplumdan, alacak her şeyi olan ama parası olmayan bir topluma dönüştük.

Geçen sabah gıda işi yapan bir esnaf arkadaşımın dükkânının önünde, ayaküstü çay içiyor; piyasayı konuşuyorduk. Alışveriş için 70 yaşlarında bir bey geldi. Sohbetimize dahil oldu. Ne iş yaptığımı bilmeden içini dökmeye başladı. Türkiye’den dert yanıyordu. Ödenmeyen çek miktarına ve protesto olan senetlere atıfta bulunup ‘Kimse bana işlerin iyi gittiğini anlatmasın. Bu sonuçlar piyasa ahlâkının çöktüğünü gösteriyor’ dedi. Elbette herkesi de aynı kefeye koymadı. İçlerinde alacağını tahsil edemeyenlerin de bu duruma düştüğünün hakkını teslim edip, bu bozulmanın ‘vurgun’ sevdasında olanlara da ortam sağladığından yakındı. Daha sonra tecrübelerini paylaşmaya başladı. Dünyanın 35 ülkesini dolaştığını, birçoğunda yaşadığını ve iş yaptığını anlattı. Ve anlattıkları çokluktaki yokluğun tercümesi gibiydi. ‘Etrafınıza bakın’ dedi ve devam etti: ’35 ülkede görmediklerimi burada görüyorum ve bunun tercümesi şu: Bir ülkede avukat çoksa hukuk yoktur; hastane çoksa, sağlık yoktur; dershane çoksa, eğitim yoktur.’ Özellikle eğitimin üzerinde duruyordu. Dershanelerin bu ülkenin eğitim alanında bulunduğu trajik noktayı gösterdiğine inanıyordu. Düşündüm de; gerçekten haklıydı. Türkiye çoklukların içindeki yokluğu yaşadığı için bu noktadaydı ve yozlaşma bununla geliyordu.
Nitekim beyefendi daha sonra sözü dolar milyarderlerine getirdi. 1 milyar doların dünyanın hiçbir yerinde kolay elde edilebilen bir servet olmadığını söyledi ve sordu: ‘Türkiye 6-7 senede sayısı 5 olan dolar milyarderini nasıl 36’ya çıkardı?’

Forbes Dergisi’nin en zenginler sıralamasından bahsediyordu. ABD’den bir örnek verdi. Adamın biri karısına bir pırlanta alıyor. Akşam evini Maliye ziyaret ediyor ve ‘hayırlı olsun’ dedikten sonra uyarıyor: ‘Sakın bir vergi kaçağına yönelmeyin.’ İşte sistem bunun için işliyor.

Şimdi Türkiye, Varlık Barışı ile para getiren gizli zenginini arıyor. Çok farklı söylentiler var ve dedikodu yapılıyor. Ama ne hazindir ki, milyarların peşine düşenler, tek kişinin yoksulluk sınırının 1.470 TL, açlık sınırının 1.123 TL olduğu kendi sokağını görmezden geliyor. Girin bir markete ne bulamadığınıza bakın. Her şeyi bulacaksınız, cebinizdeki paradan başka… Çocuğunuza okulda derslerin nasıl gittiğini sorun. Her şey yolundadır; eğitimden başka. Bu örneği her alana yayın. Hep aynı gerçekle karşılaşacaksınız.

Çokluktaki yokluk…

Diyebilirsiniz ki, rakamlar bununla örtüşmüyor. Haklısınız… 19. Yüzyılda yaşamış İngiliz politikacı ve eski Başbakanlardan Benjamin Disraeli’nin bu tezi karşılayan müthiş bir sözü var: Diyor ki Disraeli:
‘Üç türlü yalan vardır; basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik’

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 03:36 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 08 April 2010

YUNANİSTAN İLE DOĞRU ADIM

Türkiye ile Yunanistan arasındaki yakınlaşma için nihayet adım atıldı. İkili ilişkilerde yeni bir dönem konuşulmaya başlanacak gibi gözüküyor. Yeni bir vizyon belirlenmesi de bunun temel noktasını oluşturuyor. Başbakan Erdoğan’ın mayıs ayı içerisinde bu ülkeye yapacağı ziyaret çok önemli… Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin kurulması, önümüzdeki süreçte el ele farklı bir noktaya gitmemiz açısından fayda sağlayabilir. Fakat burada tuzağa düşmemek lazım... Her iki ülkenin de hassasiyet duyduğu konular var. Bunların başında güvenlikte tehdit algılaması, 12 mil sorunu ve Kıbrıs geliyor. Anlaşılan o ki, ilişki kurmaya buradan başlanacak. Bence burada bir yaklaşım hatası var.Elbette karşılıklı olarak güven tesis edelim; silahlanmaya olan harcamaları azaltalım. Fakat bu nazik konuları görüşmelerin temeline oturtmayalım. Her iki ülkenin kamuoyunu da rahatsız edecek söylemler yaratması yüksek ihtimal. Bence bunları zamana bırakmak lazım…Peki hangi noktalara ağırlık vermeliyiz. Yapılan açıklamalarda diğer işbirliği alanları olarak gözüken maddeleri öne çıkarmalıyız. Nedir bunlar? Başlıkları sıralayalım:

-Vize konusu ile ilgili olarak Türk vatandaşlarına kolaylık sağlanması amacıyla Yunanistan, Avrupa Komisyonu’nun nezdinde girişimde bulunacak.

-Türkiye ile Yunanistan arasında ticari ve ekonomik ilişkiler geliştirilecek. Bu amaçla Başbakan Erdoğan’ın Atina ziyareti sırasında Türk-Yunan İş Forumu gerçekleşecek.

-Turizm alanında Çin gibi üçüncü ülkelere yönelik paket programları hazırlanacak. İki ülke büyük acentelerin yöneticileri karşılıklı ziyaretlerde bulunacak.

-Doğal afetler ile ilgili işbirliği artırılacak. Bu amaçla ortak kurtarma tatbikat düzenlenecek.

-Çevre konusunda Başbakan Papandreu, Türk ve Bulgar Başkanlarını, düşünceleri iletmek üzere toplantıya çağıracak.

Bunların içerisinde en önemli madde ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesidir. Havanda su dövmeden, somut ve ortak projeler oluşturup, harekete geçilmeli. Ben bunlara yönelik bazı önerilerimi 19 Mart 2010 tarihli yazımda sıralamıştım; tekrarlamayacağım. Merak eden, baksın. Lakin işin özünü kaçırmayalım. Şu an iki ülkenin de ekonomik olarak çok ciddi sıkıntıları var. Türkiye de, Yunanistan da bütçe dengeleri ve istihdam konusunda açmazlar yaşıyor. O zaman kazan-kazan ilkesi içerisinde hareket ederek yürümeliyiz.

Kıbrıs gibi konuların kısa vadede çözülmesi zor gözüküyor. Fakat ekonomik işbirliğimiz arttıkça, bunların daha sağlıklı bir zeminde, her iki toplumun hukuki haklarını esas alan bir noktada tartışılmaya başladığını göreceğiz. O nedenle meseleye direkt askeri olaylardan ya da nazik meselelerden başlamak, çocuğun ölü doğmasına neden olur. Bırakın önce barışalım. Birbirimizi yanlış anlamaktan, kısır siyasi çekişmelerin malzemesi olmaktan kurtaralım. KKTC bizim için önemlidir. Buradaki insanımıza rağmen, bir çözüm üretemezsiniz. Rauf Denktaş’ı rencide ederek, işi ‘oldu bittiye’ getiremezsiniz. Talat kafasıyla bu iş olmaz. Keza 12 mil meselesi de kritiktir. Türk insanına rağmen uygulamalara giremezsiniz. Bu yüzden bunları tartışmayın. Zamana bırakın. Önce birbirinin ikiz kardeşi gibi olan iki halkın siyasetçilerinin karşı taraf üzerinden siyasi rant elde etmesini engelleyin. Bunun da yolu, ekonomik işbirliğinden ve kader arkadaşlığından geçer. Yunanistan’daki bir cuntanın ve onun adadaki uzantısının bizi getirdiği bu noktayı çözmek için erken. Bu yol sadece sorunlarımızı çözmenin aracı olmamalı. Daha büyük bir vizyondan bahsediyorum. Ege’nin iki yakasındaki tek yıldız olabiliriz. Yeter ki doğru adımları, doğru zamanda atın.


cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 06:15 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 07 April 2010

DEMİRYOLUNA ÖZEL ÖNEM ŞART 


07 Nisan 2010 Çarşamba

Türkiye’nin en önemli konularından birini demiryolları oluşturuyor. Ne yazık ki bugüne kadar ciddi ölçüde ihmal edilen ve modernizasyon zafiyeti nedeniyle zarar eden bu alana özel önem verilmesi gerekiyor.Ülkede kaç kişi farkında bilinmez ama, 2023 projeksiyonuna baktığınızda, kritik yapıtaşlarından biri, Türkiye’nin lojistik üssü olma hedefidir. Dış ticaretin gelişmesine ve dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasına girmesine temel teşkil eden bu alanda, demiryolları ise hedefin çok uzağında kalmış durumda.Atatürk’ün 1936 için gösterdiği hedefe dahi ulaşılamadığı düşünülürse, alınacak da çok yol var. 1923-1940 yılları arasında demiryollarının atılıma geçtiği görülüyor. 1940 ve 1950 dönemi ise savaş ve duraklama süreci olarak öne çıkıyor. 1950 sonrasında ise politikaların karayollarına döndüğü göze çarpıyor.

Bugün Ekonomi Gazetecileri Derneği üyeleri olarak bir araya geldiğimiz Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın sunumunda en çok gözüme çarpan unsur buydu. 2010 yılında ulaştırma alanında yapılan yatırıma ayrılan payda, demiryollarının yüzde 49 gibi bir payla ilk sırada olması memnuniyet verici.
Öte yandan bunun ağırlıklı olarak hızlı tren projesine harcandığını anlamak için ise medyum olmaya gerek yok. Bu konuda daha kombine ve genel lojistik kavramına entegre bir yapılanma sergilenmesi gerekiyor.Çünkü bütçe gerçekleşmelerinin, hedefin ne kadarına izin vereceği bilinmez. Özellikle Yıldırım’ın ifadesinden anladığımız kadarıyla önümüzdeki süreçte yerel yönetimlerin seçim vaadiyle, finansmanını düşünmeden yaptığı ulaşım hizmetlerinin bedeli de bakanlığa devrolacak.Geçtiğimiz süreçte bu konuda bazı rakamlar ortaya çıkmıştı. Mart 2009 yerel seçimlerinin ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2023 yılına kadar yapacağı yatırımlarla 25 milyar dolar, Ankara’nın ise 6 milyar dolar bir yükü bakanlığa ilave etmek istediği biliniyor. Bakan Yıldırım yasal düzenlemenin ardından, hangi projeden işe başlayacaklarına karar vereceklerini söylediğine göre, devrin gerçekleşmesi yüksek ihtimal.Buraya gelecek ek yükün de ağırlıklı olarak demiryollarından kesileceğini tahmin edebiliriz. Çünkü Türkiye’de bilhassa karayolu lobisinin çok güçlü olduğu biliniyor.

Yine verilen bilgiler içinde, önemli bir detay daha vardı. Binali Yıldırım’ın ifadesine göre, önümüzdeki süreçte demiryollarının bakanlık tarafından döşenmesi, işletmeciliğinin de TCDD ve talep eden özel teşebbüslere devri söz konusu olacak.Bu çok doğru bir karar. Altyapının kamu tarafından yapılması ve TCDD’yi de göz ardı etmeden bu alana özel sektörle yönelim, mevcut bürokratik sıkıntıları büyük ölçüde aşabilir. Bakanlık bu yolla, mevcut kapasitenin daha verimli kullanılacağına inanıyor.Doğru adımlar atılır ve gereken kaynak ayrılırsa lojistikte karayolu, demiryolu dengesinin kurulacağı gözüküyor. Hava taşımacılığı ve deniz taşımacılığı nispeten daha iyi durumda… Ama demiryolları çok geride kaldı. Hedefler tutarsa, 2023 senesinde Türkiye’nin 32 bin kilometre karayolu, 22 bin 500 kilometre de demiryolu olacak.

Türkiye’de hedef lojistik üssü olmak… Peki işe nereden başlamak gerekiyor? İşte bir öneri: Ülkemizde ulaştırma meselesine mutlaka entegre taşımacılık çerçevesinde bakılması ve üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin bu avantajını kullanması sağlanmalıdır. Nitekim aynı durum demiryolu bağlantıları için de geçerlidir.Ulaştırmada, Ulaştırma Teknolojileri ve Ekonomileri Ar-Ge Enstitüleri kurularak işe başlanabilir. Limanlarımızın modernizasyonu yapılmalı ve teknoportlar haline dönüştürülmelidir. Limanlarımıza demiryolu bağlantıları sağlanmalıdır.

Demiryollarımızın Kars-Tiflis bağlantısı ile Orta Asya’ya ve Uzakdoğu’ya, İslahiye ve Nusaybin’den Ortadoğu’ya seferler başlatması desteklenmelidir. Otoyollarımız genişletilmeli; İstanbul-İzmir arası tamamlanmalı ve havaalanlarımız uluslararası havalimanı olmalıdır.

Velhasıl kelam, bakanlığın ulaştırma bütçesinde aslan payını demiryollarına vermesi güzel. Ama tek başına yeterli değil. Mesele Türkiye’nin vizyonu çerçevesinde nokta atışlarla çözüme ulaştırılmalıdır. Yoksa hızlı tren şovu, ülkenin ekonomisinin de hızlı gitmesi sonucunu doğurmuyor.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 07:02 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 06 April 2010

TOBB BAŞKANI’NDAN İNCE MESAJ

06 Nisan 2010 Salı

‘Anadolu’da beni en çok kahreden, bir işadamının çocuğuna iş bulmamı istemesi’… Bu sözler TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na ait. TOBB Başkanı, Türkiye’deki sanal gündeme inat, işsizliğin ana mesele olduğunun tekrar altını çizdi.

Ekonomi Gazetecileri Derneği olarak TOBB Başkanı ile geleneksel buluşmamızı yine Kartepe’de gerçekleştirdik. Hisarcıklıoğlu’nun burada paylaştığı Ekonomik Görünüm Raporu, esasen aylardır anlattıklarımızla büyük ölçüde örtüşüyor. Çünkü her ikimiz de resmi rakamları ve sokağın gerçeğini baz alıyoruz.

Elbette TOBB Başkanı, bunları anlatırken nezaketi elden bırakmadı ve ‘daha iyi olması için, yapısal reformların yapılması gerekiyor’ dedi. Oysa son 4 yıldır aynı cümleyi tekrarlıyordu ve yapısal reformlar halen rafta bekliyordu. Yine de anlatılanlara, herkes görmek istediği pencereden bakmayı tercih etti.

Fakat tartışmaya bile açık olmayan tespitler vardı ortada. Mesela TOBB Başkanı, kriz tanımında kriterin büyüme ve işsizlik olduğunu söyledi. Ayrıca büyümenin düşüşe geçişiyle birlikte 2007 senesinden beri, ekonominin alarm verdiğinin de altını çizdi.

İşsizlik ise daha vahim bir durumda… Hazırlanan sunumda da bir kez daha ortaya çıkıyor ki, devletin resmi rakamları baz alınarak yapılan hesaba göre, ülkede her 6 kişiden biri işsiz. 5.6 milyon işsize ise her sene 700 bin kişi daha ekleniyor.

Diyelim ki bunların hepsine iş bulduk. Tek başına bu da yetmiyor. Türkiye’nin rakiplerinin seviyesine gelmesi için, her sene onlardan 3.5 kat daha fazla büyümesi gerekiyor. Kişi başına gelir hesabına bakıldığında bu oran yakalanamadığı takdirde, açığın kapatılması mümkün olmuyor.

Ama ülkede ısrarla görmezden gelinen gerçeğin altını TOBB Başkanı özellikle çiziyor. “Büyüme ve işsizlik oranlarına aynı anda bakılmalı…”

Hisarcıklıoğlu çözüm için kısa vadede yapılması gerekenleri de anlattı. Reformlara ilaveten, Siyasi Partiler Kanunu’ndan mevzuata, şeffaflıktan yolsuzlukla mücadeleye kadar bir dizi madde sıraladı. Ama en önemlisi, güçlü ekonomi için kamplaşmalardan uzak durulması gereğine dair tespitiydi.

Her şeye karşın TOBB Başkanı 2010 yılından umutlu. Bunda da en büyük veriyi iç tüketim oluşturuyor. Ama burada iki açmaz var. Eğer iç tüketim yine ithal ürünler kanalıyla olacaksa ve bu da büyümeyi tetikleyecekse, istihdam yaratması çok mümkün gözükmüyor.

Bir diğer önemli açmaz da, Maliye’nin dolaylı vergilerde gitmeyi planladığı artış. Kulislerde KDV oranlarının yüzde 22 ile 26 arasında değişen seviyelere geleceği konuşuluyor. Böyle bir durumda kayıtdışının artacağı ve iç tüketimin de darbe yiyeceği aşikâr.

Öyleyse vergi oranlarına odaklanmaktan çok, KOBİ’lerin ayağa kaldırılması ve istihdamda kalıcı artışın temin edilmesi gerekiyor. Bu aşamada da bankaların elinde biriken 51 milyar TL’lik kaynak kilit rol oynuyor. TOBB Başkanı, bankalara çağrıda bulundu ve reel sektöre kredi aktarımına davet etti ve ekledi: ‘Bu para elinizi yakacak.’

Bu tezi ortaya attığımızda bilhassa finans ekonomisine inananlar, bankaların bu riske giremeyeceğine atıfta bulunuyorlar. Oysa TOBB Başkanı’nın aktardığı resmi rakamlar çok ilginç.

2008-2009 dönemi karşılaştırıldığında kamu bankalarındaki kredi artışı yüzde 19, özelde ise sıfır. Buna karşılık aynı dönemde kamu bankaları aktif büyüklük açısından yüzde 2.8 oranını yakalarken, özel bankaların ise yüzde 2.6’da kaldığı görülüyor.

Yani kredi kullandıran bankaların daha çok büyüdüğü rakamlara da yansıyor. İşsizliği önlemek için, başta KOBİ’ler olmak üzere işletmelerimizi ayakta tutmak zorundayız. Bu çok açık… Ayrıca bunları da ihracatçı kılmalıyız.

İşsizlik bu toplumu adeta kemiriyor ve daha çok borçlandırıyor. Harcamalar içindeki kredi kartı oranı da ayrı bir alarm niteliğinde… 2007’de 7 milyar TL iken oran, 2009 sonu itibariyle 138 milyar TL’ye ulaşılmış. Bu kayıtlı ekonomi açısından olumlu, işsizliğin arttığı dikkate alınırsa tehlikeli bir durum… Çünkü aynı dönemlerde kredi kartlarının bankaların alacakları içindeki payının da hızla arttığı görülüyor.

Şunu çok açık söylemek mümkün… Konjonktür Türkiye’ye bir kez daha gülüyor. Eğer üretim ekonomisine geçişi başarırsak, en az 2015 yılına kadar önümüz çok açık. Ama bunu evimiz bu kadar dağınıkken başaramayız. TOBB Başkanı 4 yıldır tekrarladığı uyarıları yineledi. Artık birilerinin bu sese kulak vermesi gerekiyor.

Hisarcıklıoğlu’nun anlattıklarını kimileri destek, kimileri eleştiri olarak algıladı. Oysa her şeyin yanıtı TOBB Başkanı’nın yazının başında verdiğim cümlesinin devamında gizliydi. İşte mesajı en net biçimde ortaya koyan o sözler:

“Beni en çok kahreden, bir iş adamının bana çocuğu için iş talebinde bulunmasıdır. Bir iş adamı çocuğuna iş istemez. Herkes, çocuğunun kendi işini devam ettirmesini ister. Eğer çocuğu için iş istiyorsa, orada ‘bir güven sorunu var’ demektir. İşte bizim hep beraber muhakkak bu tabloya eğiliyor olmamız lazım.”

Velhasıl kelam; anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 07:58 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Monday, 05 April 2010

SAVARONA VE AKIL TUTULMASI

05 Nisan 2010 Pazartesi

Atatürk’ün yatı Savarona konusundaki tartışmalar, analitik düşünceden uzak ve tam bir akıl tutulması içerisinde cereyan ediyor. Ata’nın yatı üzerinden bile polemik arayışları, Türkiye’de kutuplaşmanın ne denli zavallı bir duruma geldiğini gösteriyor.

Konu, hafta sonunda gerçekleşen TOBB – Ekonomi Gazetecileri Derneği zirvesinde de gündeme geldi. Zirvenin ayrıntılarını yarın yazacağım. Ama bugün beni rahatsız eden bir yaklaşım hatasını dile getirmek istiyorum.

Savarona, Türkiye için tarihi anlamı ve değeri çok yüksek olan bir yat… Ama bu meseleye yaklaşım ‘alınsın, alınmasın’ düzleminde oluşunca, insanın canı daha çok yanıyor. Çünkü bu Türkiye’deki taraftarlığın düzeyinin arttığını, düşünmeden konuşmanın alışkanlık hale geldiğini ve olaylara salt ‘para’ gözüyle bakıldığını gösteriyor.

Ayrıca herkesin çalıştığı kurum ağzıyla konuşması da, analitik düşünceden ne kadar uzak bir noktaya düştüğümüzü ortaya koyuyor. Oysa bu konuda bir proje geliştirilebilir. Böylece hem tarihi değeri olan bu yata sahip çıkmayı başarabilir; hem de Atatürk felsefesine uygun olarak sorunu ülke yararına dönüştürme yetisini gösterebiliriz.

Türkiye’nin en önemli sorunu tanıtım ve imaj değil mi? Daha açık bir ifadeyle ‘Türkiye’ markasının üzerindeki olumsuzluklar ya da yetersizlikler her fırsatta dile getirilmiyor mu?

Bir fon oluşturulur. Bu fona TİM, TOBB gibi kuruluşların yanı sıra, ülkenin tanıtım bütçesinden de kaynak aktarılır. Öncelikle Savarona’nın Türkiye’de kalması sağlanır. Peki sonra? Çünkü buna da ‘alan zarar ediyor, bunlar da mı zarar etsin’ diye yaklaşanlar olacaktır.

Mesele burada başlıyor. Türkiye’nin doğru imajını sergileyen gösterimler, ihraç ürünlerini, üretim gücünü gösteren standlar oluşturarak, bir dünya turuna çıkarılamaz mı? Gidilen limanda o ülkedeki ticaret ataşesi bu yatta kokteyl düzenleyerek, Türk müziğinden örnekler sunarak ülkenin tanıtımını yapamaz mı?

Üstelik böyle bir organizasyonun getirisi, ne olduğu belli olmayan dergilere verilen ilanlardan daha olumlu bir sonuç vermez mi? Bu ülke henüz üç yaşındayken Karadeniz Vapuru ile yaptı bunu.

Dünyada bir ilk olan Karadeniz Vapuru Projesi, Cumhuriyet'in ilanından 3 yıl sonra Atatürk'ün önerisiyle hayata geçirildi.

Türkiye’yi tanıtan çeşitli ürünlerin sergilendiği gemi, 12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan demir aldıktan sonra 12 ülkede 16 şehri ziyaret etti. Karadeniz Gemisi, 86 günde 10 bin mil yaptı ve 5 Eylül 1926 tarihinde İstanbul'a döndü.

Yıllar sonra bir fuar firması bu mantığa sahip çıktı. 81 yıl sonra 2007’de ‘Atatürk’ün gemisi tekrar yollara düşüyor’ diyerek atağa kalktı ve Bluexpo Fuarları’nı düzenledi. Son yolculuk, 18 Şubat – 2 Mart 2010 tarihleri arasında Kuzey Afrika’ya yapıldı. Yıllar içinde alınan sonuçlar ve gerçekleşen iş bağlantıları müthiş bir performansı gösteriyor.

Peki Savarona böyle bir gelişime katkı sağlasa, Türkiye’nin imajı için yolculuğa çıksa çok mu kötü olur? Ama yok… Bunlar tartışılmıyor.

Savarona’yı birilerinin alıp almaması düzleminin ötesine geçilmiyor. Atatürk’ün mirasına, gemiye sahip olarak çıkamazsınız. Bunun satın alınmasına karşı çıkarak da, liberal olamazsınız. Çıkarın üzerindeki önyargıları… Aklınızı koyun ortaya ve analitik düşünün.

Her açıdan ülkenin kazanç sağlayacağı projeler geliştirmek mümkün iken, harcanacak paranın hesabını yapmak veya Atatürk’ün yatının maddi karşılığı olamayacağını iddia etmek tek başına yetiyor mu?

Bu hal ve tavır, Atatürk’ün çocukları olmaya veya global dünyanın gerçeklerini anlayan insanlar olmaya yetiyor mu? Çıkın bu akıl tutulmasından da aklınız özgür kalsın. Atatürk’ün de bizden istediği bu değil miydi?

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 04:25 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 01 April 2010

BİR GARİP ÜLKE: TÜRKİYE…

01 Nisan 2010 Perşembe

Türkiye’de garip şeyler oluyor. Giyim, sağlık gibi alanlarda azalan harcamalar, eğlence, gıda, içki ve tütünde artıyor. Haberler ise, ‘krizde tüketici kendini eğlenceye vurdu’ diye veriliyor. Futbol kulüpleri iflasta, ama en çok yine futbol konuşuluyor.

Bir meydanda tekel işçileri dayak yerken, öteki meydanda 1 Nisan çerçevesinde 100 bin pembe balon dağıtılıyor. Vatandaş işsizlikten kıvranırken, ithalata dayalı büyüme kutlanıyor.

ÖTV gelirlerinin yüzde 40’lık bölümü sigaradan elde edilirken, esnaf SGK’nın borçlara yönelik tahsilata gitmesinin, kendilerini tamamen batıracağını duyuruyor. Yol, yöntem göstermeden ‘Esnaf birleşsin’ diye nida atanların çocuklarının, bir zincir markete ortak olduğu iddiası ortalığı kavuruyor.

Bir yanda ülke savunması için hizmet veren, fakat yaş haddinden emekli edilen uzman çavuşlar, emekli sayılmayıp ortada bırakılırken, öte yanda SAT komandoları dünyanın diğer ucunda korsan avlıyor.

Bir gazete krizin bittiği yolunda yalan haber yapmaktan çekinmezken, IMF heyetinin kontrol gözetim içeren 4. Madde kapsamında mayıs ayında Türkiye’ye geleceği ilan ediliyor.
Borsa tarihi rekorunu kırarken, birileri el altından haziran operasyonu için sermaye transferi yapmanın yollarını arıyor.

Dünya CERN’de yeni bir boyuta geçmenin olasılıklarını konuşurken, Türkiye bir futbolcunun, bir maçta yaptığı hareketi tartışıyor.

ABD’de New York’ta insanlar yaşananları protesto etmek için, çırılçıplak metro yoluculuğu yaparken, aç insanların her geçen gün arttığı bu ülkede yemek programlarına çıkarılanlar, birbirlerini ve yapılan yemekleri aşağılıyor.

Bir çılgınlık hali, bu ülkede kol geziyor. Ama Türkiye’yi yönetenler gelişmeleri sadece ve sadece izliyor.

Kralın biri, yardımcısını çağırarak vergileri artırmasını istiyor. Sonra bir tepki olup olmadığını soruyor. Tepkisizlik karşısında oranların biraz daha artırılması emrini veriyor. Yine tepki gelmiyor. Bir daha, bir daha, bir daha artırıyor. Son vergi zammı sonrası, her seferinde ‘hiçbir tepki yok’ diyen kralın yardımcısı gelip, herkesin göbek atmaya başladığını söylüyor. Ve kral talimatı veriyor: ‘O zaman hemen vergileri düşürün.’

Türkiye kollarını kaldırmış, göbek atıyor. Sağlığından kesip, eğlenceye, sigaraya harcıyor. Fakat kimse bundan bir ders çıkarmayı düşünmüyor.

Saygıdeğer ekonomistlerimizin geneli ise, rakamlarla gelen mutluluğun yorumlarını yaparken, çölde görülen serabın susuzluğu gidermediğini söylemiyor.

İthalatla gelen büyüme herkesi sevindiriyor. Oysa üretmemek, gerekli gereksiz ithalat yapmak, bilinçsiz tüketmek, ithal ürünlerin parasını ödeyebilmek için yüksek faizle dış borç almak; dış borçları ödeyebilmek için kâr eden kamu kuruluşlarını temel hakları ile beraber satmak, bir ülkenin geleceğini yok etmektir.

İthal edilen her ürünle, o ülkenin üreticileriyle ekonomisi güçlendirilirken, ülkemizin üreticileri ve ekonomisi güçsüzleştirilmektedir.

Türkiye ‘üretme, ithal et, tüket, borç al, sat ve yok ol’ kıskacından kurtarılmalıdır. Bu şımarık mirasyedi hali, bizi hızla uçuruma sürüklüyor. Oysa Atatürk bizi yıllar öncesinden uyarıyor:

‘Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getiren milletler; önce haysiyetlerini, sonra istikballerini, daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkûmdurlar.’

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 07:04 pm   |  Permalink   |  E-mail this
 

01 Eylül  2010              Webani

Para Politikasının Sınırları

Atilla YEŞİLADA

 

BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com

07 Eylül  2010 -        AKŞAM

 

Belçika'yı ciddiye alın!!

 
 

Deniz GÖKÇE

 

07 Eylül 2010 -    HABERTURK

 

Enflasyonda riskler

 
 

Ercan KUMCU

 

07 Eylül  2010 -        RADİKAL

 

Mahfi Eğilmez

Hazine nakit yönetimi

 
 

Mahfi EĞİLMEZ

 

07 Eylül  2010 -        VATAN

 

Ağustos'ta enflasyon

 
 

Asaf Savaş AKAT

 

31 Temmuz 2010-      RADİKAL

 

Taner Berksoy

Yüksek hızda büyümeyi sürdüremeyiz

 
 

Taner BERKSOY

07 Eylül  2010-        VATAN

 

Borsa da “Havetçi”mi?

 
 

Ali AĞAOĞLU

01 Eylül 2010-   HÜRRİYET

 

Kısa yoldan zengin olmanın yolu

 
 

Ege CANSEN

 

06 Eylül  2010-      RADİKAL

 

Fatih Özatay   

Ekonomi politikasında atalet  
 

Fatih ÖZATAY

04 Eylül  2010       HABERTURK

 

Güçlüler ve gölgeleri
 
 

Gazi ERÇEL

 

24 Mayıs 2010  Finanstrend.com

 

Emtia piyasalarında son durum 

 
 

Ateşhan AYBARS

 

06 Eylül  2010      REFERANS

 

Hasan Ersel

Mali kuralın siyasal iktisadı

 
 

Hasan ERSEL

 

 07 Eylül  2010 -   REFERANS

 

Güven Sak

Kriz, sandığı teğet geçmiyor

 
 

Güven SAK

06 Eylül  2010 -     RADİKAL

 

Uğur Gürses

Ödemeyene ödül: 'Yapılandırma'!

 
 

Uğur GÜRSES

 

01 Eylül  2010 Finanstrend.com

 

İTO verileri gıda fiyatlarında artış gösteriyor

 
 

Özgür ALTUĞ

 

23 Şubat 2010      MİLLİYET

 

   

‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda

 
 

Osman ULUAGAY

 
Bilgi Güçtür

DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KEMER CORNER SITESI, YAKUT BLOK DA:5 Göktürk-Eyüp-İSTANBUL

TELEFON (Phone): 0554-269 69 24 (Zafer Sarıçan)

Email: zafer.sarican@bilgeyatirimci.com


Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.