
RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD
Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için
ESİN ÇETİNEL
Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.
Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.
Kitabımı bütün DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.
http://www.ideefixe.com/
http://www.kitapyurdu.com/
http://www.scala.com.tr/




|
 |
Çetin ÜNSALAN |
 |
 |
Meslekte 17. Yılı içinde olan Çetin Ünsalan, dergiden gazeteye, internetten televizyonculuğa kadar her alanda, muhabirlikten köşe yazarlığına, editörlükten haber yayın yönetmenliğine kadar uzanan bir çizgide farklı görevler yaptı. Son 7 yıldır televizyonda ekonomi haberciliğini yürütüyor. 1800’ü aşkın canlı yayında ana haber sonu yorumdan, özel ekonomi programlarına, açık oturumlardan fuarlardan canlı yayınlara kadar farklı formatlarda haberciliğini sürdürdü. Son olarak Kanal Biz’de hafta içi her gün canlı yayınlanan Reel Piyasalar ve Ekonomi Gündemi programlarını hazırlayıp sunuyordu. Ayrıca bu süreç içinde Sky Türk’de Fahri Ataşe ve Keskin Viraj isimli programları yaptı. Haziran başında buradaki görevlerini tamamlamasının ardından, halen her cuma Ulusal Kanal’da yayınlanan Haber Masası programının Cuma günkü yayınlarında daimi yorumcu olarak görevine devam ediyor. Projekent’in ve Uluslararası Enerji ve Çevre Teknolojileri Birliği’nin Kurucu Üyesi olan Ünsalan, Ekonomi Gazetecileri Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yanında, Uluslararası Teknoloji Birliği Denetleme Kurulu Başkanı görevini de yürütüyor. Reel Piyasalar programıyla Tüketiciye Saygı: 2007 Özel Ödülü’ne, Tüketiciye Saygı:2006 TV Programı Ödülü’ne ve Sektör Meydanı ile de 2003 Yılı Yalıtım Bilincine Katkı Plaketi’ne layık görüldü. |

Friday, 28 May 2010
VERGİ KUTSAL, PEKİ YA ADALET?
Yeni Vergi Yasa Tasarısı TBMM’ye sevk edildi. Bu tasarı ile birlikte Maliye tabir yerindeyse hücuma hazırlanıyor. Denetlenmedik işletmenin kalmaması amacıyla yapılan bu uygulama öncesinde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de aba altında sopa gösterdi.
‘Kimse kendisini göz ardı edeceğimizi sanmasın’ diyen Şimşek, belli periyotlar halinde tüm işletmelerin büyük küçük ayrımı yapılmaksızın gözlem altına alınacağını söyledi.
İlkesel bazda baktığınızda son derece doğru bir yaklaşım. Fakat bir ‘saldırı’ öncesi hazırlık gibi davranılması nedeniyle adaletten yoksun, izansız ve insafsız bir uygulama olacak.
Kayıtdışı probleminin aşılması konusunda herkesin hemfikir olduğu kanaatindeyim. Fakat doğru ve adaletli bir vergi sistemi getirmeden, salt denetim/ceza mantığıyla gösterilecek bir yaklaşımın sonuç vermeyeceğini yıllardır bu iktidara anlatamadık.
Ekonomiyi rakamlardan ibaret zanneden bu çarpık zihniyet, kağıt üzerinde gelirleri artırmanın yolunu aramaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Kümesteki kazı yolma yaklaşımının hiç terk edilmediği bu iktidar döneminde, son vergi yasa tasarısının uygulamasıyla ne olacağını söyleyeyim.
Öncelikle Türkiye’de incelemeye alınacak çoğu işletmenin bu işten sağlam çıkamayacağını hepimiz biliyoruz. Buldukları ve tespit ettiklerinin canını yakacaklar, icraları başlatacaklar, raftaki maldan gayrimenkule birçok değer haraç mezat satılacak ve sorun bitecek.
Maliye bu tavrıyla ve yanlış politikalarının getirdiği çaresizlik ve para ihtiyacıyla altın yumurtlayan tavuğu kesmeye karar vermiştir. Kumar ekonomisine kaptırdığı paranın bedelini, esnafından fabrikasına ve tüketicisinden çalışanlarına kadar üretim ekonomisine çıkarmaya hazırlanmaktadır.
Uygulamanın bu haliyle devreye girmesi akabinde, ülkede çok dramatik sonuçlar yaşanacağını, işsizliğin daha da artacağını, üçüncü sayfa haberlere yeni intiharların ekleneceğini görmemek için çok cahil olmak gerekiyor.
Denetimlerin yandaşlık ölçüsüyle yapılacağını, sermayenin tekrar el değiştirmesi için uğraş içine girildiğini görmemek ise saflık istiyor.
Elbette de kayıtdışını önleyelim. Şüphesiz herkes kazandığı gelirin vergisini versin. Fakat vergi sisteminin mevzuat içinde boğulduğu, ‘kazan kazanma ver’ mantığının hakim olduğu bir sistemde, bu kafayla yeni bir vergi affına kadar ancak ortalığı toz duman edersiniz.
Maliye bir fil misali, zücaciye dükkanına girmeye hazırlanıyor. Peki sormak gerekmiyor mu? Neden ekonomide yapısal reformları konuşmuyorsunuz? Neden adaletli bir vergi sistemi getirmiyorsunuz? Neden işgücünün üzerindeki vergi ve prim yüklerini ödenebilir seviyeye çekmiyorsunuz? Hiçbir şey yapmayacaksınız, sonra da çıkıp ‘tahsilat odaklı bir uygulamayı vergi yasası’ diye yutturacaksınız.
Vergi ne kadar kutsal ise, adaletli olması da o kadar önemlidir. Bu toz duman içerisinde kimin iyi niyetli, kimin kötü niyetli olduğunu anlamanız mümkün değil. Ayrıca işletmelerin kayıtdışı çalışması ne kadar yanlış ise, siyasetin de finansmanının bu yolla yapılması hatadır.
Siyasete dokunma, vergi sisteminde adalet getirme, ama bulduğunun gırtlağına çök. Hele ki yandaş değilse…
Peki mükellef anahtarları masaya bırakıp çıkarsa ne yapacaksınız? Peki son mükellef yok olduğunda kime başvuracaksınız? İşsizlik kapanan işletmeleri müteakip önlenemez yükselişe geçtiğinde kimden dolaylı vergi alacaksınız?
Sistem olmayan yerde, denetimden bahsedilmez. Tıpkı gerçekçi olmayan, üretim ekonomisine inanmayan bir iktidarın olduğu yerde, sağlıklı bir ekonomiden bahsedilemeyeceği gibi…
cetinunsalan@yahoo.com
Thursday, 27 May 2010
AH ŞU MEDYA…
Candaş, yandaş, yoldaş… Medya tanımları havada uçuşuyor. Boşuna dememişler ‘yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış’ diye. Neyin ne olduğunu herkes bildiği halde yaratılmak istenen kafa karışıklığı içinden çıkılmaz bir noktaya gidiyor.
Özellikle Kemal Kılıçtaroğlu’nun genel başkanlığa adaylığını koymasını müteakip başlayan tartışmayı yine Başbakan Erdoğan açtı.
Daha önce yargıyı, askeri desteklemekle suçladığı medya, şimdi de Kılıçtaroğlu’na yer vermesi nedeniyle eleştiriliyor. Basın, sokağın sesini yansıtması gereken bir erktir. Sokaktaki sıkıntının, beklentinin ya da teveccühün yansıtılması ise yandaşlık değildir.
Türkiye’de üç tip gazeteci var. Bunlardan birincisi, şartlar ne olursa olsun mesleğini yapmaya çalışan, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyenlerden oluşuyor. Başbakan Erdoğan’ın hiç hazzetmediği kesim bu. İlk çıkışında, toplumda doğan ümit nedeniyle kendisine yer verenlerin, yaptığı yanlışlar nedeniyle eleştirenler haline dönmesinden Erdoğan rahatsız.
Bu kesimden rahatsızlığının en önemli sebeplerinden biri de, her şeye rağmen derdi gazetecilik yapmak olan bu kesim üzerinde, Türkiye’de yerleştirilen ‘korku imparatorluğu’nun etkin olamaması…
Bir diğer kesim ise günü birlik çıkarlar uğruna yön değiştiren, desteğini bir çıkara bağlayan grup. Bunlar her dönemde iktidarlar ile yakın ilişki içinde olarak işbirlikleri geliştirdiler. Duruma göre destek veren ya da eleştiren oldular.
Fakat bu medya gruplarını da kendi içinde ikiye ayırmak gerekir. Patronlar ve gazeteciler. Her şeye rağmen özellikle köşelerinde gerçekleri yazmaya çalışanlar da, her dönemin kötü çocuğu oldular. Yazı işleri kadroları ise daha sıkıntılıydı. Bir telefon ile işten atılan muhabirler, editörler, yaptığı iyi bir haber iktidara ters düştüğü için mağdur olan haberciler ortaya çıktı. Patronlar ise çıkarlarının peşinde koştular.
Lakin bu grubun bir özelliği var. Kayıtsız şartsız destek bu grubun özelliği değil. Yani tam anlamıyla bir yandaşlıktan, candaşlıktan veya yoldaşlıktan söz etmek mümkün değil. Yer yer iktidarı eleştiren, yer yer de destek veren bir medya yapılanmasından bahsediyorum. ‘Daşlık’ mertebesi ise daha çok ‘cepdaş’ olarak nitelendirilebilir.
Gelelim üçüncü gruba… İşte burada tam bir yoldaşlık, candaşlık ve yandaşlık söz konusu. İktidarın kendine yakın isimlerle oluşturduğu bu grupta, şartlar veya gelişmeler önemli değildir. Her şartta ve olayda verilen koşulsuz destek, haklı çıkarma veya haklı gösterme tavrı söz konusudur.
Buna ister cihad mantığı deyin, ister yol arkadaşlığı, isterseniz de ‘varlığımı sana borçluyum’ minnettarlığı deyin. Ama kayıtsız şartsız verilen destek nedeniyle adı ‘yandaş’a çıkmış bir kesimdir bunlar. Sokaktaki işsizlikten bahsedemezler; şehit haberlerinde acılı aileleri mağdur gösteremezler, harçlardan yakınan öğrencilere anarşist muamelesi yaparlar.
Onlar için ekonomiden dış siyasete, açılımlardan eğitim sistemine kadar her konuda doğru yapılıyordur. Çoğu zaman olumsuz olaylarda şu tip yorumlarına şahit olursunuz. ‘Buradaki söylem hoş gözükmemektedir. Ama aslında Sayın Bakan veya Sayın Başbakan şunu demek istemiştir.’
Bunlar medyumdur. Bunlar bilendir. Bunlar niyet okuyandır. Bunlar gönülden bağlı olanlardır. Tüm bu kakofoni içerisinde vatandaş olarak diyeceksiniz ki ‘peki biz hatayı nerede arayacağız?’
Gazeteci patronları terk ettiğiniz gün, haberden çok magazine değer verdiğiniz gün, gerçekle değil, size aktarılanla ikna olduğunuz gün bu süreci yaratan adımı attınız. Şimdi tekrar geri dönmek mümkün mü? Mümkün… Yeter ki medyaya değil, gazetecilere değer verin.
cetinunsalan@yahoo.com
Monday, 24 May 2010
DÜZEYSİZLİK ALIŞKANLIĞI
Beklenen oldu ve Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığı’na seçildi. Gerek partisi, gerekse de ülke için hayırlı olsun. Sayın Kılıçdaroğlu ile gerçekleşen kurultay, büyük bir coşkuyu da peşinden sürükledi.
Yüksek ihtimalle bu toplumdaki kavgadan, sanal gündemlerden ve baskıdan bıkmışlığın yansımasıydı. Bu nedenle de kamuoyunda çok iyi bir rüzgar yakalandı. Şimdi verilen sözlere bakacağız. Türkiye yürüyüşü sırasında vatandaşa anlatılacaklara kulak kabartacağız.
Hedeflerin söylemden çok, proje odaklı olması ise gerçek beklenti… Açıkçası yönetim listesindeki Gökhan Günaydın, Süheyl Batum gibi, isimler yüksek oranda çözüme yönelik alternatiflerin masaya yatırılacağı güvencesini veriyor. Fakat bunu göreceğiz.
Beni asıl rahatsız eden ise olayı yine magazinleştiren ve bir o kadar düzeysizleştirerek, söylemleri gündem dışı tutmaya çalışan zihniyet… Belli ki bu yazılan çizilenler yine tek merkezden yönetiliyor. Zira henüz yola çıkmaya hazırlanan yolcuya ‘yolda şuraya uğradın mı, gittiğin yer nasıldı’ gibi sorular sormak abes ile iştigaldir. Fakat görüyorum ki düzey, bu düzey…
Kılıçdaroğlu kurultayda bir konuşma yaptı. Önce konuşmanın mahiyeti tartışıldı. İçerik ise yine ikinci planda kaldı.
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: “Baykal'a yapılanların failleri bulunmadı, faillerin bulunması, boynumuzun borcudur. Hükümete düşen, eğer içinde değilse failleri bulmaktır. Yoksa biz iktidara gelince hesabı soracağız.” Yorum: Gördünüz mü desteği, sakın bunlar işin içinde olmasın. Vefa ne oldu? Fakat bunu söyleyenlere sormazlar mı? Dedikoduya gerek yok. İktidar bu meselenin aslını çıkarsın ortaya ve görülsün.
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: “Taşeronu ortadan kaldıracağız. Kamuda çalışan hiçbir işçi yaşamı boyunca asgari ücrete mahkum olmayacak.” Yorum: Şapka takarak Ecevit imajı verdi sanki…
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: “Yatağa aç çocuk girmeyecek. Yoksulluğun, rüşvetin sonunu getirmek bize nasip olacak. Demokrasi çıtasını yükselteceğiz.” Yorum: Gördün mü; marka gömlek almış.
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: “Korku imparatorluğu değil, sevgiyi egemen kılacağız. Kardeşçe beraber olacağız.” Yorum: Hangi mezheptenmiş, kökeni neymiş?
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: “Yeniden üreten Türkiye’yi kuracağız. İstihdam ve katma değer yaratan bir ülke kuracağız.” Yorum: Yapabileceğini mi zannediyor?
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: “Özelleştirdiğimiz fabrikalarda çalışanı kapının önüne koyduk. O bölgede istihdam yaratacağız. Özel sektör fabrika kuracaksa, sıfır faizle kredi vereceğiz. Mayınlı arazileri topraksız köylüye vereceğiz.” Yorum: Çok sessiz ve sakin… Böyle liderlik yapamaz.
Kılıçdaroğlu konuşmasında dedi ki: AKP hesap verecek. Yoksulluğu nasıl çözeceksiniz? Bunun çözümü aile sigortasıdır. 102 sayılı sözleşme var ve 1971’den beri uygulanmıyor. Neden uygulanmıyor?” Yorumu: Recep Bey söylemi hoş olmadı.
Velhasıl kelam çok uzatmayayım. Kılıçtaroğlu’nun konuşması da yorumlar da oldukça uzun… Fakat insanın canını sıkan, televoleci medya ve siyaset yapımız. Konuşmanın ana başlıklarına baktığınızda görüyorsunuz ki, bir hazırlık yapılmış. İçeriğe yönelik merak giderileceğine, mesele hangi düzlemde tartışılıyor, bakar mısınız?
Fakat bu garipsenmemeli? Çünkü Türkiye bu düzeysizliğe ve gündem saptırmaya o kadar alıştı ki, her gelişmeyi bu çapta yorumlaması da şaşırtıcı değil. Bir telaş, bir korku ve filikaya atılacakların tespiti için zaman kazanma kaygısı içinde sergilenen saçmalama performansı çok trajik.
Koskoca adamlar neleri tartışıyor? Ama tartışırken bilin ki, içinden rahmet okuyarak sizleri seyreden sessiz bir çoğunluk var. Halen bu düzeysizlik alışkanlığının bıkkınlık yarattığını fark etmeyenlerin yoğunlukta olduğu görülüyor.
Kılıçtaroğlu dışındakiler için yorumum bu. Sayın Kılıçtaroğlu’na ise tavsiyem, hemen söylemleri proje odaklı kulvara taşımalıdır. Bu polemiklere ve saçmalıklara dahil olmamalıdır. Zira Türkiye kavgadan ve kendinden başka her şeyden bahseden, bunu da kendi adına yapıyormuş gibi gözükenlerden bıktı.
Sayın Kılıçtaroğlu’nun şu an elinde hatırı sayılır bir kredi var. Bu krediyi artırmak veya yitirmek partisinin ve kendisinin elinde… Umarım tercihini doğrudan yana kullanır.
cetinunsalan@yahoo.com
Friday, 21 May 2010
İKTİDARIN EKONOMİ KORKUSU
Gözler bu hafta sonundaki CHP Kurultayı’na çevrildi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüksek ihtimalle tek aday gireceği seçim, önümüzdeki süreçte Türkiye gündemini de önemli ölçüde değiştirecek.
Esasen iktidar kanadında sıkıntı yaratan konu bu… Bu nedenle iktidarın başı, sürekli hassas ve siyaset dışı konuları gündeme getirerek, ana muhalefet partisinin eski liderini tahrik etmeye çalışıyor. Hedef, Baykal’ın yeniden aday olmasını sağlamak…
Burada toplumsal algılar devreye giriyor. Realite farklı olsa da, Baykal’ın toplumda öne çıkan hassasiyetleri laiklik üzerinde yoğunlaşıyor. Kılıçdaroğlu ise farklı bir gündemle geldiğinin mesajını veriyor.
Gazeteci dostum Tuncay Mollaveisoğlu’nun literatüre geçen programının adı, Kılıçdaroğlu ile başlayacak gündemin de esasını oluşturuyor: Yolsuzluk ve yoksulluk…
Bundan Baykal’ın ekonomiyle, Kılıçdaroğlu’nun da kuruluş felsefesi konusunda ilgisiz olduğu anlamı çıkmasın. Ama toplumdaki algılama ve çözüm öncelikleri bu aşamada çok önemli. İşte Başbakan’ın problemi bu noktada devreye giriyor.
Çünkü yolsuzluk ve yoksulluk mevcut iktidarın yumuşak karnını oluşturuyor. Ekonominin öne çıkması, işsizliğin konuşulması, çözüm yollarının ortaya konulması, köy kahvelerinde vatandaş ile buluşmaların hedeflenmesi iktidarı rahatsız ediyor.
Yolsuzluk ile ilgili iddiaların da dokunulmazlık zırhının ardına gizlendiğini sağır sultan bile biliyor. Tüm bu olası gelişmelerin üzerine, Kılıçdaroğlu ismine yönelik kamuoyundaki desteğin de yüksek perdeden gelmesi, iktidardaki tedirginliği artırıyor.
Zira vatandaşın kriz yılında, bu tarz bir gündem değişikliği, ekonomiyi kumar mantığıyla yöneten, aş ve iş yaratmak yerine sadaka ekonomisi uygulayan bir zihniyetin işine gelmeyecektir.
‘One minute’ gündeminden yararlanan iktidar çok iyi biliyor ki, gündem yolsuzluklara odaklanınca ve karşılarında belgesiz konuşmayan biri olunca zorlanacaktır.
İşte bu nedenle Başbakan her fırsatta Baykal’a yapılan çirkin eylemin faillerini bulmak konusunda yapılanları anlatmak yerine, doğru ya da yanlış olduğu bilinmeyen içeriğe atıfta bulunup, muhafazakar toplum kartını oynuyor.
Tek hesap bu mu? Bence hayır. Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Baykal-Erdoğan ikilisi karşı karşıya gelecek.
Bu seçimin halk tarafından yapılacağını da hesaba katarsanız, açıklamalarındaki saygısız ama ince sözcüklerle, Tayyip Erdoğan’ın şimdiden rakibinin imajını zayıflatma hesabı içinde olduğu sonucuna varmak mümkün. Fakat bu daha uzun vadeli bir iş…
Erdoğan’ın bu noktaya, yani Cumhurbaşkanlığı adaylığına kazasız belasız gitmesinin yolu, gündemi yönetebilmesinden geçiyor. Şimdi gözüken o ki, karşısına tepkilerini bilmediği bir rakip geliyor.
Üstelik ekonomi gündemiyle… Üstelik yolsuzluk konusunda belge sunabilme kabiliyetiyle… Üstelik partisinden birçok kafa ismi, görevinden ettiği gerçeğiyle…
Üstelik rakibi halktan biri niteliğiyle öne çıkarken, ‘bizden biri’ savı elinden alınırken, kendisinin görev başında ölen madencilere ‘Onlar bu gerçeğe alışık’, çiftçiye ‘ananı da al git’ ya da ‘gözünü toprak doyursun’ söylemlerinin izini üzerinde taşıdığı realitesiyle.
Kılıçdaroğlu’nun kurultayda seçilmesi halinde, CHP Genel Başkanlığı’na vatandaş ne yanıt verir; bilinmez. Kamuoyundaki hava olumlu yanıt vereceğini gösteriyor. Yine de her şey sandıkta belli olur. Ama iktidarın, bu rakipten ve akabinde önüne konulacak ekonomi ile yolsuzluk gündeminden çok hoşnut olmadığı açık.
cetinunsalan@yahoo.com
Thursday, 20 May 2010
DİKKAT PROVOKATÖR ÇIKABİLİR
Türkiye Zonguldak’taki maden kazasında hayatını kaybeden 30 işçisine ağlıyor. Ülkemizde yıllardır aşılamayan bu problem nedeniyle, zaman zaman insanlarımızı kaybediyoruz.
Uygun olmayan çalışma şartları da cabası… Ne yazık ki burada da karşımıza ‘işsiz kalırım’ korkusunun getirdiği çaresizliğin etkin rol oynaması ve yine ‘taşeronluk sistemi’ çıkıyor. Fakat kurtarma çalışmaları sırasında yaşananlar, neye daha çok ağlamamız gerektiği konusunda beni çelişkiye düşürüyor. Kurtarma faaliyetlerinin yanlış noktada ve hatalı yöntemle yapıldığı iddiası bir kenara, Sayın Başbakan’ın ziyareti sırasında yaşananlar da ayrı bir üzüntü kaynağı. Bir vatandaş tepki göstermesinin ardından gözaltına alınıyor. Gerekli araştırmalar yapılıyor. Sonra yapılan açıklamadan anlıyoruz ki, bu kişi vatandaş değil provokatörmüş. Eskiden meczuplar, provokatörler bu kadar rahat dolaşamıyordu ortalarda. Şimdi her yerden provokatör fışkırıyor. Neden acaba?
Hakkını arayan çiftçi provokatör, işsizlikten yakınan baba provokatör, Tekel işçileri provokatör, mecliste iktidara tepki gösteren muhalefet milletvekilleri provokatör, Cumhuriyet mitinglerindekiler provokatör, hukukçular provokatör, medya provokatör. Davos’ta Sayın Başbakan’a yeterli süreyi vermeyen moderatör de provokatör. Ekonominin gerçeklerini konuşanlar, sorunları dile getirenler, tepki gösteren esnaf, öğrenci, gençler, kadınlar, çocuklar herkes, ama herkes provokatör.
Sayın Başbakan’ın dört bir yanından provokatör çıkıyor. Hepsi tek bir şeyi aklına takmış: Sayın Başbakan’ı zor duruma düşürmek…
Hatta bazı gazeteciler, konuyu daha da ileri götürerek yaşananların normal olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bilimsel ve hukuki verileri kullanarak, ortaya konulan performansta terslikler olduğunu dile getirmeye çalışıyor. Onlar da provokatör.
Bir de bu uzmanların bazıları pazar günleri Ruhat Mengi’nin programında toplanarak provokatörlük yapıyorlar. Şimdi bu da yayından kaldırıldığına göre sorun büyük ölçüde aşılmış olabilir. Ama suç Sayın Mengi’de… Başka programları örnek alsa, orada nasıl da güzel konuşuluyor her şey. Farklı ses çıkarmak da ne oluyor şimdi? Daha fazla değişik ses çıkaranların provokatörlükten başlarına neler geldiğini bilmiyor mu? Deniliyor ki ‘tek taraflı görüş sergileniyor.’ Fakat bunun çok kötü bir numara olduğu açık değil mi? Önce genel merkezden bazı programlara ve kanallara çıkış yasaklanıyor, ardından da söylem şu: Bizden kimseyi çağırmıyorsunuz?
Diyelim ki bu tek tarafı bir yayın. Peki Sayın Başbakan’a yakın kanallardaki yayınlar ne o zaman? Onlar ermiş, fazla dokunmayın…
Velhasıl kelam bu provokatörlerden korunmak lazım. Bir koruma ordusuyla insanların ortasında dolaşmak da yeterli gelmiyor.
En iyisi Sayın Başbakan’ın dolaştığı güzergaha elektronik levhalar yerleştirelim. ‘Dikkat provokatör çıkabilir’ yazsın her birinin üzerinde. Böylece vatandaşımız da bir arbede sonrasında, yetkililerimize zahmet vermeden o kişinin vasfını öğrenebilsin. Nasılsa her tepkiden sonra aynı açıklama yapılıyor:
Bahsi geçen kişinin bir provokatör olduğu anlaşıldı.
cetinunsalan@yahoo.com
Wednesday, 19 May 2010
7119 MUCİZESİ
Bu bir tercih sıralaması değildir. Başka maddeler de eklenebilir. Ama:
1- Üretmeden yaşamaktan vazgeçelim.
2- Vatandaş olalım.
3- İthal değil, gerçek demokrasiden yana tavır koyalım.
4- Şeffaf devlet ve birey yaratalım.
5- Ne olursa olsun hukuktan vazgeçmeyelim.
6- Eğitime önem verelim.
7- Çocuklarımıza ve gençlerimize sahip çıkalım.
8- Hayal kuralım.
9- Değerlerimizi aşağılamanın rant aracı olmasına izin vermeyelim.
10- Asilliğimizin farkına varıp, vekillerin kölesi olmayalım.
11- Analitik düşünceyi yaratalım.
12- Farklılıklarımızı politik malzeme değil, kültür haline dönüştürelim.
13- Tek bir devletimiz var. Eleştirmekle yıkmayı karıştırmayalım.
14- Bilim ve teknolojiyi tüketen değil, üreten olalım.
15- Kadınları bu ülkede öne çıkaralım.
16- Başka ülkelerin değil, kendi ülkemizin çıkarlarını esas alalım.
17- Sessiz çoğunluğa kulak verelim.
18- Atatürk’ün değerini, felsefesini anlayarak verelim.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın bir tarih değil, bir tarihin başlangıcı olduğunun farkına varalım.
Hepimizin bayramı kutlu olsun
cetinunsalan@yahoo.com
Tuesday, 18 May 2010
BU ÜLKENİN KADINLARI NEREDE?
Varlık içinde yokluk çekmek nedir bilir misiniz? Elinizde sizi yüceltecek, ileriye götürecek bir madeni işlememek, kullanmamak hangi aklın eseri olabilir? Türkiye kadınlarına işte bu muameleyi yapıyor.
Siyasetten iş hayatına her alanda kağıt üzerinde birinci, ama realitede de ikinci sınıf muamelesi yapıyor kadınlarına. Ülke genelindeki oranlara bakarsanız, okutmuyor. Bunun en açık kanıtı ‘baba beni okula göndersene’ kampanyaları…
Küçük yaşta evlendiriliyorlar. Halen yasal olmasa da başlık parası karşılığı, hicap duyarak belirtiyorum, bir mal gibi alınıp satılan genç kızlarımız var. Töre cinayetleri bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Halen Anadolu’ya gittiğinizde tarlada çalışanların ve hiçbir sosyal güvencesi bulunmayanların çoğunun kadın olmasını, miras sırasında bile hukuka aykırı olarak yok sayılmalarını, kimse görmüyor mu?
Herkes görüyor, ama üç maymunu oynuyor. Oysa bu ülkenin yarı nüfusu kadın… Peki çalışma hayatında kadın nerede? En çok istismar edilen, personel alımında ‘evlenir, doğum yapar’ diye tercih edilmeyen onlar değil mi?
O zaman soru şu: Gırtlağına kadar borca batmış bir ülke, kadın nüfusunu çalışma yaşamı içine sokmadan bu kıskaçtan kurtulabilir mi?
Okan Üniversitesi Finansal Riskleri Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin araştırmasına göre, Türkiye kadın iş gücünde Avrupa sonuncusu… Türkiye’de istihdama dahil olmayan 27.4 milyon kişinin, yüzde 44.4’ünü ev kadınları oluşturuyor. Araştırmada bunun iş gücü oluşturabilecek yaklaşık 12.2 milyonluk bir nüfusu ifade ettiğine dikkat çekiliyor. Türkiye’de kadın istihdam oranı, yaklaşık yüzde 28. AB’deki 27 ülke ortalaması yüzde 45…
Dünyanın tüm gelişmiş ekonomilerinde, her alanda kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yapılırken, bizim tutumumuz nedir? Kadın çalışmasın… Hatta üç çocuk ile birlikte tamamen eve kapansın.
İçmeye ayranı olmayanlardan teşkil ülkemizde, lafta herkes demokrat. Liboş demokratlarımızın bir kere olsun bu konuya değindiğini gördünüz mü? Hayır; onlar dağdan ineceklere iş bulmakla meşgul…
Kurtuluş Savaşı’na direkt etki yapan bu ülkenin kadınları değil miydi? Orta Asya’da atalarımızda erkek savaşa gittiğinde, ülkenin yönetimi emanet edilen kadınlar değil miydi?
Cumhuriyetin ilk yıllarında tırnaklarıyla bu ülkenin kalkınmasını sağlayan önemli bir kesim kadınlar değil miydi? Kadınların siyasete, iş hayatına, eğitime katkısıyla bir başarı hikayesi yazılmadı mı?
Peki nerede Türkiye’nin kadınları? Şimdi ‘Zaten işsizlik var, kadınları nereden çıkardın’ diyenler olacaktır. Ben de soruyorum: Bu ülke, sadece erkek nüfusuna iş bulmakla mı yükümlüdür? Bakan düzeyinde ‘Kadınlar ve gençler iş aradığı için, işsizlik yükseliyor’ ifadesi, bir anlamda bu ayrımcılığın, ikinci sınıf görmenin, ‘çalışmasa da olur’ mantığının eseri değil midir?
Türkiye kadınlarını göz ardı edemez. Bu ülke nüfusunun yarısını, çalışma hayatı bakımından yok sayacak lükse sahip değildir. Ayrıca erkek egemen bir ekonominin, nasıl kumarhaneye döndüğünü de hep birlikte yaşıyoruz.
Eğer bu ülkede fırsat eşitliği varsa, eğer bu ülkede akıl söz konusuysa, eğer bu ülkede cinsiyet ayrımı yapmaksızın, herkes birinci sınıf vatandaş ise kadını yok sayanlardan hesap sorulmalı? Siyasette, ekonomide, eğitimde ve akla gelen her alanda kalkınacaksak, bu dönüşümü sağlamak zorundayız.
Sağda solda açılım çığırtkanlığı yapanlara öneri: Doğu bölgemizde sorunları aşmak istiyorsanız, önce kadının vatandaş olmasını sağlayın. Aksi halde biz daha cinayetlere çok ağlarız, kapı kapı daha çok borç ararız.
Rezilliğin tercümesi Aktütün saldırısı sonrasında, Aktütün Köyü’nde röportaj yapılan ve tek isteği okumak olan küçük Çiçek’in sözlerinde gizli. Ne demişti Çiçek? ‘Atatürk olsaydı biz okurduk.’
Bu ülkenin kızları okumazsa, meslek sahibi olmazsa, güçlü ve mutlu bir Türkiye hayali, ancak sloganlarda kalır. Ve son söz kadınlarımıza: Düşün meydanlara, mitingler düzenleyin ve hakkınızı arayın. Arayın ki bu ülke kendine gelsin.
cetinunsalan@yahoo.com
Monday, 17 May 2010
MEDULA’NIN LANETİ
Eczane, sağlık kuruluşları ve SGK üçgeninde sistem rezaleti yaşanıyor. Hastasından eczacısına herkesi mağdur eden bir yapılanma karşısında, kimse taşın altına elini sokmuyor. Herkes sessizliğe bürünmüş, adeta Medula lanetini seyrediyor. Bilmeyen okurlarım için açıklayayım: Genel Sağlık Sigortası (GSS) Türkiye’deki sosyal güvenlik kurumları olan Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Sosyal Sigortalar Kurumu, Yeşilkart’ı tek bir çatı altında, GSS çatısı altında toplamayı hedefledi.
Medula, bu çalışmanın bilişim ayağını oluşturuyor. Devlet hastaneleri, özel hastaneler, üniversite hastaneleri, diyaliz merkezleri ve daha birçok sağlık kuruluşunun verdikleri hizmet, kullandıkları tıbbi malzeme ve ilaçların bedelinin kurum tarafından geri ödenmesi için GSS Medula web servislerini kullanmaları gerekiyor. Ama ne mümkün?
Aslında ilk fiyasko 1 Mart 2010’da yaşandı. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’nce yayımlanan 2010/12 sayılı genelgeyle 1 Mart 2010’da yürürlüğe giren yeni ilaç takip sistemi, ortaya çıkan aksaklıklar nedeniyle 16 Mayıs 2010’a ertelendi. O gün Anadolu Ajansı kaynaklı haber basında ‘Medula gitti, ilaç sorunu çözüldü’ diye kamuoyuna yansıdı.
Gel gelelim 16 Mayıs tarihine gelindiğinde de sorunun çözülmediği görülüyor. İlk gün pazara rastladığı için büyük aksaklıklar ortaya çıkmadı. Çünkü sistem sadece nöbetçi eczaneler tarafından kullanıldı. Ama ilk iş günü, gerçeği gözler önüne serdi. Yaşananları, isim vermeden eczacıların sözlerinden örneklerle özetleyelim: (Kaynak: www.eczacininsesi.com)
“Sabahtan beri Medula çalışmıyor. ITS çalışmıyor. Kemoterapi hastası geldi. Bilgisayarlı tomografi çekilmesi gereken trafik kazası vakası geldi. İlaçları sistem kanalıyla alamıyorlar.”
“Sağlık Bakanlığı ITS Sistemi ile bağlantı kurulamadı. Daha sonra tekrar deneyiniz. İlk reçetemde aldığım uyarı.”
“Kapıdan geri çıkan üçüncü hasta... Eczanemde ilaç var, ama ben hastaya vermiyorum. Sevgili yetkililer! Ben suç mu işliyorum?''
“TC Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Müdürlüğü ve SGK Başkanlığı’na telefon ettiğinizde hemen başka telefonlar veriyorlar. O telefonlar da ya açılmıyor ya da meşgul. Bence hastalarla kötü olmayın. Verin SGK’nın ve İlaç ve Eczacılık Müdürlüğü’nün telefonlarını oraya yönlendirin.”
“Reçete girmeyi bırakın, daha Medula’nın giriş sayfasını açamadık. Bu sistemi işleme koyan kişileri saygıyla selamlıyoruz.”
“Sağlık Bakanlığı ITS Servisi ile bağlantı kapalı. Bu ne demek şimdi?”
Şimdi insanın aklına şu soru geliyor: 1 Mart’tan bugüne kadar ne yaptınız? Çünkü cuma günü görüşülen eczacıların ciddi endişeleri vardı; zira herhangi bir deneme süreci öngörülmemişti.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ne yapıyor? Onun yanıtını da eczacılar veriyor. Ankara’da yollara düşmüş, ‘sistem gerçekten çalışmıyor mu’ diye kontrol ediyor.
Bu nasıl bir zihniyettir ben size söyleyeyim: Kervan yolda düzülür… Proje özürlü bir zihniyetten, elde avuçtaki projeleri uygulama kabiliyetini beklemek ne kadar doğru bilinmez. Peki merak ettiniz mi, bugünkü Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in mesleği ne?
“Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Yönetimi ve Politikası Bölümü’nü bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yönetim ve Organizasyon Anabilim Dalında 1988’de Doçent, 1994’te Profesör oldu. “
Sağlık sektörünün ise yanından bile geçmediği gözüküyor. Bu suç mu? Elbette değil. Neticede Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı. Ama bari profesörlük kazandığı yönetim ve organizasyon konusunda hünerini sergileseydi.
Peki burada kusur Sayın Bakan’da mı? Kabinenin konuyla ilgili diğer bakanlarında mı? İcranın başı olarak Sayın Başbakan’da mı? Hiçbirinde değil.
Bu sadece Medula’nın laneti. Son 8 senede başımıza gelen bütün olumsuzluklarda olduğu gibi yine onların suçu yok. Daha önce dedik ya: Herkes onların aleyhine çalışıyor.
cetinunsalan@yahoo.com
Friday, 14 May 2010
İSTANBUL’DA BİR HASTANE
Bugün Dünya Eczacılık Günü… Hani şu ilaçları pahalı sattıkları için eleştirilen, marketlerde ilaç satılmasının önü açılsın diye baskı yapılan meslek grubu… Onlar iktidarın gözünde oyunbozan…
Çiftçinin gözünü toprağın doyurmasının bizzat bakanları tarafından talep edildiği, Tekel işçilerinin tüyü bitmemiş yetim hakkı yediği, esnafın ve şirketlerin kayıtdışının nedeni olduğu bu ülkede, iktidar dışında herkes suçlu.
Türkiye’nin ekonomik sorunlarını bile halı altına süpürüp, dünyadaki krize bağlayan bir zihniyet, ne yazık ki kendi burnunun ucundakileri görmüyor ya da görmek istemiyor. Şimdi bir olay anlatacağım. Vaka, iktidara yakınlığıyla bilinen bir ismin hastane zincirinde gerçekleşiyor.
Ameliyat olan hastasının taburcu edilmesi sırasında bir tüketicinin yaşadıkları bunlar. Yapılan işlemlerin parası büyük ölçüde SGK kapsamında karşılanıyor. Buraya kadar sorun yok. Fakat hasta yakınının ödemesi gereken katılım payı var.
Hasta yakını muhasebeye gidiyor. Karşısına bir rakam çıkarılıyor. Ödemesini yapıyor ve faturasını istiyor. Faturayı, kendilerine ameliyatı yapan doktorun keseceği belirtiliyor. Meseledeki sakatlık burada başlıyor.
Hizmeti veren hastane olduğuna göre, faturayı da kendisinin kesmesi, akabinde gerekiyorsa doktorla faturalaşması gerekiyor. Çünkü bu haliyle işin riskini kendi üzerinden, o her fırsatta pervasızca eleştirilen doktorlara yüklüyorlar. Doktorun bundan haberi var mı, orası da muamma.
Bu olayı yaşayan eğitim seviyesi son derece yüksek bir tüketici. İtiraz ediyor, ama sonuç alamıyor. 5 yıldızlı otel muamelesiyle lanse edilen bu hastanedeki hizmet kalitesi ve personelin hastalarına ‘sen’ düzeyinde hitabeti gibi konular da ayrıntılar. Onlara girmiyorum bile.
Hasta yakını canıyla uğraştığı için meselenin üzerinde çok durmuyor. Hastaneden çıktıklarında yaptıkları ödemenin dışında ellerinde hiçbir şey yok. Olası bir sıkıntı halinde hastanede yattıklarını bile kanıtlayamazlar. Alınan paranın faturası olmadığı için, ortada bir vergi tahakkuku da söz konusu değil.
Ayrıca ortada fatura olmadığına göre, yapılan hizmetin Sosyal Güvenlik Kurumu’na hangi bedel üzerinden yansıtıldığı da bilmecenin diğer ayağını oluşturuyor.
Şimdi ekonomiden sorumlu bakanlar çıkıp, şirketlere kayıtdışına kaçmama konusunda akıl veriyorlar. Fakat kendilerine yakın isimlerin, burunlarının dibinde yaptıklarını görmekten uzaklar.
Hastanenin ismini vermiyorum. Verebilirim de… Ama bu sadece meseleyi o kuruluşa indirger ki, istediğim bu değil. Ben daha büyük bir sorunun yanıtını arıyorum.
Krizin ilk çıktığı günlerde Sayın Başbakan, işadamlarını iş bilen ve işbilmez olarak iki ayırmıştı. İktidarın başı yine o günlerde işadamlarının zulasından bahsediyordu. Soru şu:
İktidar meseleleri değerlendirirken sadece kendi çevresindekileri mi baz alıyor? Eğer çoğunun iş yapma yöntemi buysa, işimiz var demektir.
cetinunsalan@yahoo.com
Thursday, 13 May 2010
ÇARE AMPÜLÜ SÖNDÜRMEK
Karşı binada oturan komşunuz size geliyor ve çocuklarını iyi yetiştirdiğini, sizin çocuklarınızı da kendisinin yetiştirmesinin fayda sağlayacağını söylüyor.
Bu komşunun çocuklarından birinin kendi hatasından dolayı, ciddi sağlık sorunları yaşadığını bilmenize rağmen kabul ediyorsunuz. Sonra evde sizle yaşayan büyüklerden biri, bunun doğru olmadığını belirterek, bu kararınızı iptal ediyor.
Ona rağmen bu işi yapmanız mümkün değil. Ama masaya elinizi vurup ‘Ailenin reisi benim, istediğimi yaparım’ diyerek, diğer ailenin reisini eve davet ediyorsunuz.
Kendi çocuğunu yetiştirmesiyle ilgili ciddi şüpheler olmasına rağmen, evin bir odasında, o evin psikolojisi düzgün olmayan çocuğuna, kendi evlatlarınızı emanet ediyorsunuz. Ayrıca tüm masraflarını üstlendiğiniz gibi, üzerine bu eğitim karşılığında bir de komşunuza para ödemek konusunda anlaşmaya varıyorsunuz. Kaçınız bunu yapar?
Ama Türkiye, iktidarı kanalıyla yaptı. Rusya ile imzalanan nükleer tesis anlaşması bire bir bu örneğe oturuyor. Daha önce iptal edilen ihaleye rağmen, devletlerarası anlaşma yoluyla nükleer santralin yolu açıldı.
Üstelik 15 yıl gibi uzun vadeli ve yüksek fiyat düzeyinin garanti edilmesiyle gerçekleştirildi. Elektrik Mühendisleri Odası’na göre bu, enerji fiyatlarında artışın yapısal hale getirilmesi anlamına geliyor. Nükleer santralden 15 yılda satın alınacak 415 milyar kilovatsaatlik elektrik karşılığında da 51 milyar dolar ödenecek.
Yetki tamamen Rusya’ya bırakılırken, ortaya çıkan maliyet de bizim elektrik faturalarımıza yansıtılacak. Çernobil hatırası halen sıcakken, kurda kuzu emanet etme cinsinden bu anlaşma, anlaşılır gibi değil. Ortada bir teknoloji transferi de yok. Ruslar nükleer enerjiyi kendi ülkelerinde üreteceklerine, burada üretip, üzerine bir de ciddi para alacaklar. Rusya’yı kendi ülkemizde nükleer santral sahibi yapıyoruz.İşin çevresel boyutuna girmiyorum bile.
Oysa nükleer konusundaki uzmanlar çok net ortaya koyuyor ki, nükleer santraller atom bombası yapmadığınız sürece verimli yatırımlar değil. Ömürleri çok kısa ve çevreye dönük ciddi zararları söz konusu.
Ama medyaya bakarsanız, doğalgazdan sonra elektrik bağımlılığımızı da artıracak bu anlaşma, son derece akılcı. Aklın tatile çıktığı bu ülkede buna şaşırmalı mı, bilemiyorum.
Türkiye’nin çok büyük bir enerji sorunu var. Özellikle elektrikte, bu sene karanlıkta kalmamamızın veya ithalat yoluna gitmememizin tek nedeni yaşanan ekonomik kriz. Fakat bu süreçte yine kısa yoldan köşeyi sözde dönmenin telaşı içindeyiz.
Yenilenebilir enerji kaynaklarını konuşmuyoruz. Kayıp-kaçak oranlarını ele almıyoruz. Tesislerin teknolojik eskiliği nedeniyle ortaya çıkan verimsizliği dile getirmiyoruz. Yıllarca ‘elektriği zam yapmadım’ diyen iktidarın, TETAŞ’a yazdığı görev zararlarını yok sayıyoruz. Bazı santrallerin gece 12 tribünden 3 tribüne düşürüldüğünü, üretilen elektriğin de toprağa verildiği, yani çöpe atıldığını tartışmıyoruz.
Hepsinin ötesinde sadece enerji üretimine kilitlenmiş durumdayız. Üretmek bir şartla önemlidir. Üretilenin verimli kullanılması kaydıyla… Oysa biz yalıtımı, tasarrufu yok sayıyoruz. Altı delik bir çuvalın içine sürekli para atıyoruz.
Türkiye’nin enerji konusunda ilk konuşacağı iş tasarruftur. Eğer bu ısrarla gündemden kaçırılıp, başka telaşlara kapılarak, son dakika vurgunları sahneleniyorsa, ilk çare parmaklarınızın ucunda. Ampülü söndürün…
cetinunsalan@yahoo.com
Wednesday, 12 May 2010
YENİ BİR KASET YAYINLANDI
Başlığa şaşırmayın. Ortada kaset falan yok. Ama Türkiye’nin bugünlerde dikkatini ekonomiye ve sokaktaki yangına çekmenin de başka yolu kalmadı. Affınıza sığınarak başlığı böyle attım.
Aslında her şey BBG evinin reyting rekorları kırmasıyla keşfedildi. Vatandaşın içindeki dedikodu merakı, birileri tarafından operasyonel anlamda kullanılıyor. Ve ısrarla Türkiye, gerçek gündeminden saptırılıyor.
Oysa çok daha kronik bir sorumumuz var. Mevcut işsizliğe ilaveten ufukta gözüken yeni tehlike, kimsenin gündemine giremiyor. Mart ayında batık kredileri nedeniyle bankaların kıskacına düşen KOBİ’lerin sayısı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 49 artışla 203 bin sınırına dayandı.
Bu her biri ortalama 10 kişi çalıştırsa, 2 milyon insanın daha işsizlik riskiyle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Akabinde KOBİDER Başkanı Nurettin Özgenç’ten feryat gibi bir açıklama geliyor:
“Borç batağından kurtulamayan KOBİ’ler iflasın eşiğine geldi. Göstergeler KOBİ’lerin çökmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin; birçok KOBİ batmıştır; kalanların büyük çoğunluğu da zor durumdadır. Çünkü üretimler durmuş, mevcut ürünler satılamamaktadır. İşletmeler kapanmakta, on binlerce insan işini kaybetmektedir. İflas eden firmalar, faaliyetlerine son veren şirketler, kapanan iş yerlerinin sayısı on binlerle ifade edilmektedir.”
Şaşırdınız mı? Hiç bunlar konuşulmuyor değil mi? Ama durun, daha bitmedi. Cari açık, yılın ilk çeyreğinde mart ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 402.8 artarak 1.9 milyar dolardan 9.9 milyar dolara yükseldi. Yani üretmek de, ithalata bağlı yapısı nedeniyle tek başına işe yaramıyor. Ama istatistiklere bakarsanız mart ayında sanayi üretimi yüzde 21 arttı.
Şaşırdınız mı? Durun daha neler var? Tekstil sektörüne verilen her 100 TL krediden 13 TL’si batarken, toptan ticaret ve komisyonculuk sektöründe her 100 TL kredinin 6.50 TL’si, tarımda 6 TL’si, inşaat sektöründe 4.50 TL’si takibe düştü. Bu yeni işsizler, yeni batan firmalar demek. En büyük sorunu işsizlik olan, ama istihdam planları yapmadan mali kuralla yüzde 5 büyümeye odaklanan ekonomi yönetimine duyurulur.
Bitti mi? Hayır… Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Başkanı Mehmet Küçük, son dönemde sigara satışlarında hızlı bir düşüş meydana geldiğini açıkladı. Küçük’e göre bunun nedeni insanların sigarayı bırakması. Çevrenizde sigarayı bırakan gördünüz mü? Çoğunluğun ‘hayır’ dediğini duyar gibiyim. Peki bu ne anlama geliyor? Karaborsa ve tezgah altı kaçak sigaralar gerçeğinin hortladığını gösteriyor. Zamlar sırasında uyarmıştık. Ama kime anlatıyorsunuz?
Bitti mi? Hayır. Ekonomiden Sorumlu Bakan Ali Babacan çıkıp ne dedi? Yunanistan’daki sıkıntının doğrudan Türkiye’ye etkisi yokmuş. Sanayi Bakanı Nihat Ergün ne buyurdu? ‘Finans sistemimiz o kadar güçlü ki, olmasaydı Yunanistan’dan da kötü olurduk.’ Anlaşılıyor ki, bizi etkileyemeyecek komşunun krizi. Niye? Çünkü biz şerbetliyiz. Bakın ABD’den aynı gün gelen açıklama ne?
ABD Senatosu Bankacılık Komitesi'nin basına kapalı oturumunda konuşan FED Başkanı Bernanke, senatörlere Yunanistan'ın içinde bulunduğu borç krizinin Avrupa’nın bir açmazı olduğunu ancak, başıboş bırakılması halinde ABD bankalarını da vurabileceğini söyledi. Bernanke gelsin de, bizimkilerden ders alsın. Fazla hakim değil sanırım ekonomiye ya da felaket tellallığı yapıyor.
Velhasıl kelam, ortada bir film dolaşıyor. Üstelik bu montajlı da değil. Doğru ya da yanlış sonuç ne olursa olsun, dedikodu peşine düşenlere duyurulur: Sizi filme alıyorlar. Üstelik üzerine para veriyorsunuz. Kafanızı kaldırın televizyondan da sokağa bakın. Orada gerçek bir hayat hikayesi yaşanıyor.
cetinunsalan@yahoo.com
Tuesday, 11 May 2010
SÜRPRİZ BULUŞMA: TÜSİAD-MÜSİAD
TÜSİAD ve MÜSİAD, 13 Mayıs Perşembe günü buluşuyor. Yıllar sonra bir araya gelen bu iki dernek, yüksek ihtimalle işbirliği yollarını arayacak. Peki hangi konuda? İşte işin bu yönü tam bir muamma…
Her şeyden önce bu görüşmenin, sıradan olmadığı kesin. Yılların kırgınlığının ardından gerçekleşecek toplantı, önümüzdeki süreçte Türk ekonomisindeki sivil inisiyatif adına sonuçlar doğuracaktır.
İçerik belli olmadığını göre öngörüde bulunmak gerekiyor. Bunu yaparken de bir iyi niyetli, bir de kötü niyetli senaryo kuralım.
İyi niyetli senaryoya göre:
Son dönemde yaşanan yoğun gündem içerisinde işsizlik, üretim ekonomisi, reel sektörün sorunları gibi meseleler gündemde geri planda kalıyor. Özellikle iş dünyasının bu konudaki rahatsızlığı biliniyor. Bu toplantının ardından her iki dernek bir araya gelerek ekonominin, gündemde ilk sırayı alması için mücadele etmeye başlayabilirler. Bu tip bir reaksiyonun Türk ekonomisi açısından büyük fayda sağlayacağını söylemek gerekir. Muhtemeldir ki, akabinde yapısal reformları da kapsayan, sanayi, tarım, işgücü envanterleri talebiyle yeni bir yol haritası açıklanacaktır. Bir tarafta büyük işletmelerin ağırlıkta olduğu TÜSİAD ile genelde KOBİ’lerden oluşan üyeleriyle ön plana çıkan MÜSİAD’ın bu yol arkadaşlığı, ekonomik bakış açısına büyük açılım sağlar. Elbette başlangıç olarak kabul edilir ve toplumun diğer kesimlerini de kucaklayan bir yapıya bürünürse, kesin sonuç almak daha büyük olasılık haline gelir. Bizler de bu mücadeleyi takdirle karşılarız.
Ama madalyonun bir de diğer yüzü var. Yani kötü niyetli senaryo:
MÜSİAD’ın hükümete yakın yapısı biliniyor. Son dönemde ayyuka çıkan TOBB-Hükümet tartışmasında, TÜSİAD ile ilişkiye geçmek yeni bir manevra olabilir. Hele ki ‘bir kişi alın’ tartışması üzerine verilen ‘hayır’ yanıtını ve TOBB’a ait 16 şirketin Maliye incelemesinde olduğunu dikkate alırsanız… ‘Peki bunda patronlar kulübü TÜSİAD için nasıl bir fayda var’ diyebilirsiniz. Yakın dönemde TÜSİAD’ın popülaritesini ve ekonomi yönetimi üzerindeki etkinliğini TOBB’a kaptırdığını biliyoruz. Bundan çok büyük bir yara alan TÜSİAD, bu birliktelikten, tekrar etkinliğini artırma hedefi taşıyabilir. Zira TOBB içinden çekilecek MÜSİAD üyelerinin desteğinin, bu kurumun yönetim yapısının sarsılmasına neden olacağının hesabı yapılıyor olabilir. Sarsılır ya da sarsılmaz, ama hesap bu olabilir.
Peki bu senaryo Türkiye’ye ne getirir? Koskoca bir sıfır… Böl, parçala, yönet taktiğiyle reel sektörün ve çalışma hayatının kendi iç kavgalarının, ekonomiyi yine gündem dışı bırakan bir unsur haline geldiğini görürüz.
Ben Perşembe günkü buluşma öncesinde iyi niyetli senaryoya inanmak istiyorum. Elbette randevu ile ilgili bir sıkıntı çıkmazsa. Zira taraflardan biri son dakika manevrasıyla mızıkçılık yapabilir. Bu konuda duyum almıyor da değilim. Ama buluşacaklarını esas alırsak, tek bir temennim var: Umarım ekmek, siyasete kurban edilmez.
çetinunsalan@yahoo.com
Monday, 10 May 2010
ÇOCUKLAR DUYDU MU?
Türkiye’nin en sevilen dizilerinden biri olan ‘Çocuklar Duymasın’ 7 yıl aradan sonra tekrar ekrana dönüyor. 2003’te vedalaştığımız diziyi yeniden seyretmek büyük keyif olacak.
Sorunları çocuklara yansıtmadan çözmenin yollarını arayan, tartışsa da çözüm peşinde koşan, zaman zaman profesyonel yardım alan, doğruluğu, dürüstlüğü anlatan bu dizinin yeni versiyonunu çok merak ediyorum.
‘Çocuklar Duymasın’ kaygısıyla meselelere yaklaşan bu ailenin 7 yılı nasıl geçti? Ya Türkiye’nin son 7 yılı? Bunlar da yansıyacak mı diziye?
İnsanların kavga etmeden konuşamadığı, birbirlerine iftiralar attığı, insanların suçunu bilmeden 2 sene içeride yattığı, kumar ekonomisinin tavan yaptığı, işsizliğin doğal bir yaşam biçimi olduğu ülkemde çocuklar bunları duydu mu?
Üçüncü sayfa haberlerinin manşetlere taşındığı, milletin birbirini boğazladığı, aile içi katliamların yaşandığı, töre cinayetlerinin devam ettiği ülkemde olanları çocuklar duydu mu?
7 yıl önce terörist diye bıraktıkları insanların, bugün Habur’da davul zurna ile karşılandığını, onlara özel mahkemeler kurulduğunu, o mahkemelerde Türk Bayrağı ve Atatürk resminin provokatif bir araç olarak görüldüğü için kaldırıldığını çocuklar duydu mu?
Ekrana veda ettiklerindeki siyasetçilerin, muhalefetinden iktidarına halen başımızda olduğunu, çözüm konuşmak, proje etmek yerine, sürekli kavga ettiğini çocuklar duydu mu?
Mesela Havuç yeni dizide cep telefonu yerine otomobil isteyecekmiş. Ailenin sevimli çocuğu insanların banka kredilerini ödeyemediğini, kredi kartları nedeniyle battığını, kredi kartı borcunu ödeyebilmek için, patronuna tazminat talebiyle kendisini işten atması teklifinde bulunduğunu duydu mu?
Duygu muhtemelen üniversite öğrencisi olmuştur. Şu an üniversitelilerin ciddi bir gelecek kaygısı taşıdığını, mezun olduktan sonra iş bulamadığını, bundan yakınan ebeveynlerine Sayın Başbakan’ın ‘Senin de çocuğun işsiz kalsın’ dediğini duydu mu?
Türkiye’nin bu örnek ailesinin bireyleri insanların suçlandığında, suçlarının kanıtlanması ilkesinin, masumiyetlerini kanıtlamak zorunluluğu haline dönüştüğünü duydu mu?
Haluk’un halen bir işi var mı? Selami çocuk yaptığı için pişmanlık duyuyor mu? Her iki aile de üç çocuk için girişimlere başladı mı? Meltem ve Gönül, töre nedeniyle öldürülen ya da okutulmayan genç kızların halen var olduğunu ve çözüm için hiçbir şey yapılmadığını duydu mu?
‘Çocuklar Duymasın’ başlıyor. Büyük bir keyifle seyredeceğim. Peki ya bu dizideki karakterler, aradan geçen 7 yıl sonunda gelinen noktayı nasıl değerlendirecek? Yanıt belli:
Mutfak…
cetinunsalan@yahoo.com
Friday, 07 May 2010
SARI ÖKÜZ GİDERKEN
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, firmalara nasihat etti: “Firmalarımız, firma sahiplerimiz bugün kayıt dışılığa kafa yoracağına, işini daha iyi yapmaya odaklansa bu yüzde 20 kurumlar vergisinden çok daha fazlasını kazanır.”
İşini iyi yapma konusunda Sayın Bakan ile aynı görüşteyim. Ama bu sorun tek taraflı çözülmüyor. Ekopolitik bakış açısının sağlıklı olmadığı ortamda her şeye rağmen ihracat yapanların, çalışanını çıkarmamak için mücadele edenlerin saygıyı hak ettiğini düşünüyorum.
Fakat fırça çekmek alışkanlık haline geldiği için, detayları göz önüne alan yok. Tekrar ‘neden kayıt dışı var’ sorusunun yanıtına girmeyeceğim. Ben anlatmaktan bıktım, bazıları anlamamakta ısrarlı.
Yüzde 20 kurumlar vergisi oranının, muafiyetler konuşulmadan hiçbir anlam ifade etmediğini, bu nedenle de OECD ülkeleri içindeki vergi oranlarıyla mukayese etmenin anlamsız olduğunu anlatamıyoruz.
Ayrıca Bakan Babacan’a sormak lazım: Bu rant ekonomisi odaklı yapıyla Türkiye ekonomisinin sağlıklı hale geleceğini düşünüyor musunuz? Aslında son derece hummalı bir çalışma içinde olduğunuz, TOBB’a ait 16 şirketin incelemeye alınmasından belli. Her ne kadar inkar edilse de, bu incelemelerin ‘bir kişi daha alın’ tartışmasına verilen yanıtla alakalı olduğu açık.
TOBB açısından meseleye baktığınızda ise bu klasik bir ‘sarı öküz’ hikayesidir. Daha önce başta Kanaltürk, Kanal Biz, Ulusal Kanal, Kanal B ve ART’ye yapılanların bir örneğini, TOBB’un şirket incelemelerinde görüyoruz.
‘Ya benimsin ya toprağın’ mantığındaki iktidar, eleştiriye tahammülsüzlüğünü Maliye üzerinden gösteriyor. Türk vergi sistemi içerisinde herkesin de bir açığı bulunabileceğinden, sistemi düzeltmek siyasetin işine gelmiyor.
Hem bu yolla siyasetin finansmanını sağlıyorlar, hem de incelemeyi tehdit amacı olarak kullanıyorlar.
Şimdi bazı okurlarım bana kızacak. Ortalık ‘ekonomide yangın yeri iken, Babacan’ın sırası mı’ diyecekler? İnanın tam yeri… Çünkü kumar ekonomisinin savunucularının, üretim ekonomisi üzerindeki baskılarını anlamadan, bugünkü sorunları da analiz etmek mümkün değil.
Eğer mümkün olduğunu düşünüyorsanız, ABD’deki tuşa yanlışlıkla da basıldığına inanıyorsunuz demektir. Oysa ne gariptir ki, dün 16 milyon yerine 16 milyar dolarlık kontratın satış emrini yanlışlıkla veren banka ile, Türkiye’de banka hisseleri toplayan banka aynı.
Uyanın artık! Parite savaşları bir yandan, yanlışlıkla basılan tuşlar bir yandan hepsi tesadüf olabilir mi? Halka arz toplantısı konusunda konuşan Babacan, nasihatlarını etrafa saçıyor. Kayıt dışılıktan dert yanıyor. Firmalara önerilerde bulunuyor. Ama öte yandan iktidarlarına karşı çıkan TOBB şirketlerinin üzerine gidiyorlar.
Büyük soygun bir yandan, rant ekonomisine prim verenler öte yandan bastırıyor. Biz de kendi kendimize soruyoruz: Nasıl bu hale geldik. Türkiye’nin sarı öküzü üretim ekonomisidir. Bu ülke sarı öküzü rantiyeye teslim ettiği gün kaybetmeye başladı. Bu ülke gerçekleri söyleyenlerin yaşam hakkının elinden alındığında, sustuğu gün işsizliğin zeminini hazırladı.
Şimdi Babacan çıkıp nasihatta bulunuyor. Yakında Mehmet Şimşek’ten de yeni inciler dökülür. Dünya yanıyor, Türkiye kova kova su dökeceğine, yüksek oranda bakım isteyen evini kundaklayanlara yardım ediyor. İtfaiyecilerin de elini kolunu bağlıyor.
Biz ne yapıyoruz? ‘Vah vah’ deyip seyrediyoruz. Bu arada sarı öküzler tek tek aslan sürüsü tarafından götürülüyor. İyi seyirler Türkiyem. Bekleyin sıranızı…
cetinunsalan@yahoo.com
Thursday, 06 May 2010
TO BE CONTINUED
Yunanistan’da yaşananlar herkesin gündeminde. Büyük bir şaşkınlık içinde manşetler atılıyor. Oysa her şey 2010 bütçelerinin yapılış aşamasında belliydi. Yani bugünkü olaylar sürpriz değil. Üstelik son da değil.
Bu seneye girerken bizim de içinde bulunduğumuz ülkelerin en büyük sorununu bütçe oluşturuyordu. Nitekim sene başında 2010’un bütçe savaşları yılı olacağını, bütçe hedeflerinde ortalama yüzde 50’lerde sapma yaşanacağını dile getirmiştik.
Bütçe açıklarının ve bunu gidermek için atılan adımların sosyal sıkıntılara neden olacağı çok net görülüyordu. Aslında dünyadaki direnişin fitilini Tekel işçileri ateşledi. O dönemde ortaya konulan direnişe, dünyadan gelen destek bunun en önemli habercisiydi.
Parite savaşının, bütçe savaşları üzerinden yapıldığı ve nispeten daha iyi bütçe sapması yakalayanın, diğerleri üzerinden mücadele yürüttüğü koşullarda halen bazıları kendini kandırmayı sürdürüyor.
Dönüp şunu soruyorlar: ‘Yunanistan’da olanları görüyor musun?’ Hatta bazı iktidar yanlıları, bu durumdan prim çıkararak; ‘Gördünüz mü bir de bize kötü diyorsunuz’ diyecek kadar basiretsiz bir tavır sergiliyor.
Türkiye’yi büyük bir şirket gibi düşünürseniz, bunun Türkçe tercümesi en hafifinden ‘işletme körlüğü’dür. Yani görmezden gelerek kendini ya da kamuoyunu kandırmanın tercümesidir. Sorunu rutin içinde kalarak görmemektir. Daha kötü yorumlamaya ise dilim varmıyor.
Bugün itibariyle baktığınızda parite savaşında doların öne çıktığını görüyorsunuz. Nitekim Yunanistan'a ilişkin sorunların, diğer Avro Bölgesi ülkelerine yayılacağı endişesiyle Avro’daki değer kaybı sürüyor. Avro, dolar karşısında 1.2754’le son 14 ayın en düşük seviyesini gördü.
Peki Yunanistan’ın batmasıyla mesele kapanabilir mi? Belki büyük soygun Ege-Akdeniz doğal kaynakları üzerinden tahsil edilmeye çalışılabilir, ama sorunun ortadan kalkması mümkün gözükmüyor.
İspanya, Portekiz, İrlanda, Avusturya, İtalya, İngiltere’de de benzer olayların yaşandığına şahit olacağız. Ayrıca çok ciddi parasını Yunanistan’daki fonlarda kaptıran Almanya ve Fransa da kara kara düşünüyor. Üstelik hem paraları battı, hem de yardım etmeleri konusunda sıkıştırılıyorlar.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun 2010 Bahar Ekonomik Tahminler Raporu’na göre, kamu kesimi borcunun ekonomik büyüklüğe oranında AB ortalaması yüzde 79.6 ve Avro Bölgesi ortalaması yüzde 84.7 düzeyine ulaşılacak. Türkiye’de ise bunun, yüzde 45 mertebesinde kalması öngörülüyor.
Aynı rapor Türkiye’nin de en hızlı büyüyecek ülke olduğu tespitini paylaşıyor. Doğru mu, doğru… Tavşanın ayaklarını kırmışlar, kaplumbağa yarış kazanmış. Biz hiçbir dolduruşa gelmeyelim. Kendi işimize bakıp, durumu düzeltmenin yollarını arayalım. Çünkü bizim bütçemizde de söylendiğinin aksine ciddi sapmalar oluşacak ya da bunun sosyal yansımaları ortaya çıkacak. 26 Mayıs’taki genel greve adım adım giden süreç de bunun kanıtı.
Anlaşılmaz olan ise, meselenin yönetilemiyor olmasıdır. Mesela her kriz yaşadığımızda, devalüasyonlar sonrasında Avrupa’daki alıcıların, Türk üreticilerle masaya oturup yeniden fiyat ve vade pazarlığı yaptığı biliniyor. Avrupa cayır cayır yanarken, Türkiye’nin alımlarında bu tip bir pazarlık yaptığını duyan var mı? Yok, sadece ne oluyor diye seyrediyoruz.
Avrupa Birliği ekonominin de üzerinde, büyük bir gelecek kaygısıyla karşı karşıya. Bunun en önemli kanıtı da İngiltere’de bugün gerçekleşen seçimler. Seçimlerin sonucu büyük olasılıkla AB’nin de İngiltere ile olan ilişkisindeki kaderini belirleyecek. Zira çok güçlenen Muhafazakar Parti Lideri David Cameron’un ABD yanlısı ve AB karşıtı bir isim olduğu biliniyor.
İşçi Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Gordon Brown’un Blair’den devraldığı enkazla ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette orta yol izlediği görülüyor. Kilit rol ise bizdeki Uzan gibi ortaya çıkan bir isim: Nick Clegg. İngiltere’de ortalığı Clegg çılgınlığı sardı.
Demokrat Parti’nin genç ve karizmatik liderinin Cameron’dan oy çalıyor olması ise, Brown-Clegg düzleminde AKP-Genç Parti ilişkisini anımsatıyor. Belki de önümüzdeki süreçte Erdoğan-Sarıgül ikilisini de benzer pozisyonda görebiliriz.
Avrupa’daki tek sıkıntı İngiltere’de değil. Kuzey İtalya’nın hareketlenmesi, Le Penn’in tekrar etnik ve dini söylemlerle sahneye çıkması, Belçika’da büyük zorluklarla kurulan koalisyonun dağılması gibi gelişmelerin iyi okunması lazım.
Peki Yunanistan niye önemli? Doğal kaynaklar bir tarafa, dolar-avro parite savaşının yumuşak karnını şimdilik Yunanistan oluşturuyor. İngiltere’deki seçimlerin sonuçları, AB ile ilgili akıllardaki soruların artmasına neden olabilir. Öte yandan Almanya’da yerel seçimler var. Bunlar sonuçlanana kadar Almanya’nın Yunanistan’a fiilen yardım etmesini kimse beklemesin. Ayrıca İngiltere, Fransa ve Almanya yeni sosyoekonomik riskleri kaldırabilir mi, büyük soru işareti…
Gelelim bize… Yunanistan’a bakıp ‘şükredenler’ gaflet uykusundan uyansın. Hele ki bunlar sırtını AB’ye dayayan siyasilerse… Çünkü bundan sonra siyaseten Türkiye’de yaşananlar kimsenin umurunda değil. AB’nin pazar kaybına tahammülü yok.
Kısacası film daha yeni başladı. Komşudaki sosyal sıkıntıyı gösterip, prim yapmayı bekleyen ve bunu sadece seyredenlere duyurulur: The End yazısını boşuna beklemeyin. Uzun süre göreceğiniz tek yazı, to be continued.
cetinunsalan@yahoo.com
Tuesday, 04 May 2010
AKP’DE DEMOKRATİK AÇILIM
Parti kapatma konusundaki oylamada ağır darbe alan AKP karıştı. Bu haberleri izlerken, vatandaşlarımızdan birinin, Milliyet gazetesinin sitesindeki haberin altına yazdığı yorum olayı özetliyordu:
Meseleyi AKP içindeki demokratik açılım olarak değerlendirebiliriz.
‘Benim istediğimi düşünüyorsan, demokratsın’ ya da ‘ya benimsin ya toprağın’ cinsinden mantığın 1 Mart Tezkeresi’nden sonra aldığı ikinci büyük darbeydi bu. Şimdi ‘parti kapatılmasını onaylıyor musun’ diyenler olacak.
Öncelikle benim görüşüm partiler değil, fiiliyatta suç işleyenler cezalandırılsın. Ama bu ilke, partilerin de kanunların dışına taşmasına olanak vermez. Kurulurken Anayasal çerçeveyi kabul edenlerin, daha sonra bunun dışına taşmak istemeleri kabul edilemez. Parti kapatmalarıyla ilgili kuralı net koyalım. Futbol, sahanın içinde oynanır. Sahaya çıkan tüm takımlar da bunu bilir. Ama siz taç çizgisinin dışında oynamakta ısrarcı olur ve kuralların da böyle olduğunu savunursanız, federasyonun da kurallara uymadığınız için sizi turnuva dışı bırakmasına itiraz edemezsiniz. Oyunun kuralı bu…
Ayrıca söz konusu olan kapatma sizinle ilgili ise başka, bir diğer partinin aleyhine ise başka tavır takınıp, sonra da ilkeli olmaktan bahsedemezsiniz. Sadece AKP ve DTP kapatma davalarında bile, iktidar partisinin ortaya koyduğu tavır ve gerekli düzenlemeleri yapmaktan imtina etmesi, yasaların bu alanda uygulanmasının siyasete bırakılmaması gereğinin en açık kanıtıdır. Fakat anayasa maddelerindeki değişikliklerin oylaması henüz tamamlanmadı. Bu nedenle de manzara tam bir rezillik görüntüsü veriyor. Kendi arzuları dışında oy kullanan vekiller markaja alındı, baskı yapılıyor. Bir milletvekilinin aleyhte oy kullananları listelediği belirtiliyor. Hoş bunun için iddialara gerek yok. Oy kullanma aşamasında sandığın başında durulması bile, başlı başına iddiaların boş olmadığını ortaya koyuyor.
Üstelik bu haberler ortaya atılınca, yine kim suçlanıyor biliyor musunuz? Basın… Zaten bu ülkede ne olumsuzluk oluşuyorsa, problem gazetecilerde… Daha önce bir yazımda da dile getirmiştim, tekrarlayayım: Yakında ‘gazeteciler yüzünden ülke sorunları bitmiyor, neden bunları çözmüyorlar’ derlerse şaşırmayın. Esasen ortadaki manzara tam hisseli harikalar kumpanyası görünümünde… Anayasa maddelerindeki değişiklikler bir kenara, her şeyin ötesinde partiler düzeyinde ortaya konulan tavır, bu ülkenin öncelikli meselesinin siyasi partiler kanunu, seçim kanunu ve dokunulmazlıkların kaldırılması hususunda olması gerektiğini kanıtlamıyor mu? Şimdi yarın çıkacak manşetleri merak ediyorum. Yandaş olmakla suçlanmayı zinhar reddeden ve demokrasi pazarlamacılığı yapan bazı gazetelerimiz hangi manşetleri atacaklar? Aleyhte oy kullananları, demokrasi düşmanı ilan edecekler mi? Neden derseniz? Bugüne kadar karşı duran herkese bu suç isnat edildi.
İşin özü şu: AKP yıprandığının farkında… Çıkan anketlere karşılık sürekli savunma halinde olmaları da bunu kanıtlıyor. Hiç suçluyu başka yerde aramasınlar. Yaşananların tek bir tercümesi var. Ekonomiden dış siyasete, hukuka yaklaşımdan terör meselesine kadar her konuda devlet adamlığını yok sayan tavırların faturasıdır bunlar. Ne diyordu AKP kurmayları? Açılım şart. O zaman ben de okurla aynı fikirdeyim. Demokratik açılıma hoşgeldiniz.
cetinunsalan@yahoo.com
Monday, 03 May 2010
Mesajınız Var
Türkiye 1 Mayıs’ta önemli bir sınav verdi. Bir bayram havasında yurt sathında yapılan gösterilerdeki olgunluk, kamu görevlilerinden gösterilere katılan emekçilere kadar herkesin tam not aldığı bir havada sergilendi. Birçoğu için sürpriz olan bu gelişme, aslında tesadüf değildi. Cumhuriyet mitinglerinden başlayan, daha sonra Tekel direnişiyle devam eden tavır, tahriklere kapılmayan, mesajından ödün vermeyen ve asla terörize olmadan yapılan protestolarla bugünün habercisiydi. Ne var ki bir bayram havası içinde kutlanan 1 Mayıs sadece bundan ibaret değildi. Özellikle krizin en büyük sonuçlarından biri olan ve önlenemeyen işsizlik, sosyal haklar ve ILO sözleşmelerine aykırı çalışma koşulları dile getirildi. Fakat ne gariptir ki, kamuoyu nezdinde bu konular yine öne çıkarılmadı. Ortaya konulan olgun tavırla oluşan konjonktür çok iyi değerlendirilmelidir. Barış havasının oluştuğu bu koşullarda, meselelerin halli için, kompleksten uzak, çözüme dönük konuşmalar için zemin hazırlanmıştır.
Şimdi Ekonomik Sosyal Konsey veya Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplanıp, sorunların çözümüne yönelik politikaları tartışmalıdır. Ekonomi yönetimi oluşan bahar havasının kıymetini bilip, çalışma hayatıyla atılan köprüleri tekrar kurmalıdır. Süreçleri yönetememe sıkıntısı artık son bulmalıdır. Hepsinden önemlisi meydanlardaki bayram havası kadar, ortaya konulan mesajlar da dikkate alınmalıdır. Bu 1 Mayıs’ı geçmiş yıllardakinden ayıran önemli bir özellik daha var. O da kulvar çizgilerinin çok net oluşmasıdır. Eskiden tamamen emekçilerin bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs, gelinen noktada ekonomiye yaklaşımdaki görüş farklılığını da gösteriyor.
Bugün ekonomi denince, ülkemizde iki tip kulvar oluştu. Üretim ekonomisine inananlar ve kumar ekonomisinin devamını isteyenler. Bu nedenledir ki, meydanlara gelenler ya da destek verenler içinde patronundan işçisine kadar geniş bir yelpazeyi bulmak mümkün oldu. Eski yıllarda yan yana gelmeyecek kesimlerin, ortak hedef doğrultusunda omuz omuza vermesi de başlı başına bir mesajdır. Türkiye’nin atık kumar ekonomisiyle yürüyecek bir yolu kalmadı. İthalat ve sıcak parayla gelen büyüme rakamları kimseyi tatmin etmiyor. Aşırı borçlanan yapı, işsiz kalan kalabalık ve işyerini sahiplenen işçilerdir bugünkü fotoğrafın gerçekleri.
Ülke, dünyada büyük soygunun, bizde de adeta onun KDV’sinin yaşandığı ortamda, bu zihniyetten kurtulmalıdır. Rant veya kumar ekonomisiyle uygulanan model belli… Üretme, ithal et, borç al, borcunu ödemek için kamu kurumlarını sat ve yeniden borçlan. Bu yok olma ekonomisidir. Türkiye’nin hızla bu çarkı tersine çevirme zorunluluğu gün gibi ortada duruyor. Yapılacak iş ise formülün tersine işletilmesidir. Bunun da ilk adımı 1 Mayıs meydanlarındaki mesajın iyi okunmasıdır. Başbakan nezdinde ekonomi kurmaylarına sesleniyorum: Mesajınız var!
cetinunsalan@yahoo.com

|
|
|
BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com
|
|
07 Eylül 2010 - AKŞAM
|
|
|

|
Belçika'yı ciddiye alın!!
|
|
| |
|
Deniz GÖKÇE
|
|
|
|
07 Eylül 2010 - HABERTURK
|
|
|

|
Enflasyonda riskler
|
|
| |
|
Ercan KUMCU
|
|
|
|
07 Eylül 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Hazine nakit yönetimi
|
|
| |
|
Mahfi EĞİLMEZ
|
|
|
|
07 Eylül 2010 - VATAN
|
|
|

|
Ağustos'ta enflasyon
|
|
| |
|
Asaf Savaş AKAT
|
|
|
|
31 Temmuz 2010- RADİKAL
|
|
|

|
Yüksek hızda büyümeyi sürdüremeyiz
|
|
| |
|
Taner BERKSOY
|
|
|
07 Eylül 2010- VATAN
|
|
|

|
Borsa da “Havetçi”mi?
|
|
| |
|
Ali AĞAOĞLU
|
|
|
01 Eylül 2010- HÜRRİYET
|
|
|

|
Kısa yoldan zengin olmanın yolu
|
|
| |
|
Ege CANSEN
|
|
|
|
06 Eylül 2010- RADİKAL
|
|
|
|
Ekonomi politikasında atalet |
|
| |
|
Fatih ÖZATAY
|
|
|
04 Eylül 2010 HABERTURK
|
|
|

|
Güçlüler ve gölgeleri
|
|
| |
|
Gazi ERÇEL
|
|
|
|
24 Mayıs 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Emtia piyasalarında son durum
|
|
| |
|
Ateşhan AYBARS
|
|
|
|
|
|
|
|
06 Eylül 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Ödemeyene ödül: 'Yapılandırma'!
|
|
| |
|
Uğur GÜRSES
|
|
|
|
01 Eylül 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
İTO verileri gıda fiyatlarında artış gösteriyor
|
|
| |
|
Özgür ALTUĞ
|
|
|
|
23 Şubat 2010 MİLLİYET
|
|
|
|
‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda
|
|
| |
|
Osman ULUAGAY
|
|
|


|