ANASAYFA
ÖĞRENCİLERİM İÇİN ÖZEL
Temel Analiz Kitapları
Teknik Analiz Kitaplari
Ekonomi Kitaplari
Yatırım Kitapları
KİTAPLAR
TEMEL ANALIZ EGITIMI
TEKNIK ANALIZ EGT
TRADING EGITIMI
Seans Içi Yorumlar
Günlük Yorumlar
YORUMLAR
Yaşar ERDİNÇ
Atilla Yesilada
N. Nuri SEVGEN
Burak GERCEK
Fatih BOZKURT
Mehmet KEPEZ ile RANDORI
Uzeyir DOGAN
Fatih Yeğenoğlu
GOKHAN TASPINAR
Cetin UNSALAN
NURGUL CHAMBERS
Hakan YIGIT
Kerem ALKIN
Levent DURUSOY
Cemil Ertem
Cengiz KILIC
Ismet Demirkol
Hamit Bozkurt
Kaan Sariaydin
YAZARLAR
İLETİŞİM

17 Mart 2010         Günlük Analiz

FED ne Dedi? Strateji Ne Olmalı?

Yasar ERDİNÇ

 21 Aralik 2009        DERİN Bakış

 
 PROJE FİNANSMANI
(PROJECT FINANCE)

    Nurgül CHAMBERS

26 Ocak 2010       Referans

Erhan Aslanoğlu

FED Faiz Artırımlarına Başlamalı

Erhan Aslanoğlu

RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD

 

Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için

ESİN ÇETİNEL

Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.

Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.

 

Kitabımı bütün  DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.

http://www.ideefixe.com/

http://www.kitapyurdu.com/

http://www.scala.com.tr/

 Hamit BOZKURT

1976 yılında Maliye Müfettiş Muavini, 1979 yılnda Maliye Müfettişi oldu. 1981-85 yıllarında Gazi Üniversitesi araştırma görevlisi. 1985 yılında “Mali Sistem, Gönüllü Tasarruflar ve Kamu Müdahaleleri” konulu doktora tezini tamamladı. Doktora tezi Devlet Yatırım Bankası (şimdiki Eximbank) tarafından kitap olarak basıldı ve yayımlandı. 1985 -1990 yıllarında Eximbank'da muhtelif görevlerde bulundu. 1990 yılında çok uluslu bir şirketin finans müdürü, 1995 -2000yıllarında aynı şirketin Romanya finans direktörü (CFO su) olarak görev yaptı. 2000-2002 yıllarında Ortaasya bölgesi finans direktörü olarak görev yaptı. 2002 -2007 yıllarında çok uluslu bir şirketin Azerbaycan ülke genel müdürü olarak çalıştı, Azerbaycanda aynı zamanda 4 yıl süreyle Türk Sanayici ve İşadamları Derneği Başkan Yardımcılığı ve Başkanlığı görevlerine seçildi ve yürüttü. 2007 yılı Ekim ayında, çok uluslu bir şirketde danışmanlık yapmak üzere İstanbula döndü ve halen bu görevi sürdürmektedir. Çok sayıda yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır...

Thursday, 26 November 2009

Komşularla Sıfır, Ülkemizde Maksimum Problem Politikaları

26 Ekim 2009 Perşembe

Bütçe açığı 2009 yılında tarihi zirvede, rekor kırıyor. 2010 yılında da bütçe açığındaki bu zirve devam edecek görünüyor.

Kamu borç yüküde zirvede, tarihi rekor düzeydedir. 2010 yılında da yükselerek devam edecektir.

Ülkemizin dış borç seviyesi ve dışa bağımlılığı rekor düzeydedir. 2010 yılında da yükselmeye devam edecektir.

En çok gelir getiren, para eder servetlerimiz ve tesislerimiz yabancılara satılmış geriye birşey kalmamıştır. Bunlardan elde edilen hasılatla üretken yatırımlar yapılmayıp boğazımıza geçirilmiştir.

İşsizlik seviyesi Cumhuriyet tarimizde daha önce görülmemiş düzeydedir. Bu gidişle azalmak şöyle dursun daha da artacaktır. İşi olanların önemli bir kısmıda açlık sınırında ve altındadır.

Toplumun krizde olup olmadığının en belirleyici göstergesi istihdam seviyesi ve istihdamın niteliğidir. İstihdamın niteliği kavramının altını çiziyorum. İstatistiklerin istihdam olarak gösterdiği birçok durum, nitelik yönünden baktığınızda, istihdam değil sefaletin ve krizin makyajlanmış, boyanmış şeklidir.

Ağustos 2009'da Tarım dışı işsizlik oranı (makyajlanmış, boyanmış oranı bile) yüzde 17'ye çıkarken, genç nüfusta makyajlı işsizlik oranı ise yüzde 23.5 oldu. Bu rakamlar son üç ay içinde iş aramış olan işsizlerdir. Aylarca iş arayıp bulamadığı için, iş aramaktan vazgeçmiş olan işsizler bu rakamlara dahil değildir. Yani gerçek işsizlik oranı bu rakamlardan yüksektir.

Daha da kötüsü işi olanlarında önemli bir kısmı açlık sınırında, açlık sınırının da altında sigortasız ve sosyal güvenliksiz çalışmaktadır. Bir kısmı hiç iş bulamadığı için tarım sektöründe aile faaliyetleri içinde oyalanan, aslında eksikliğinde hiç bir üretim azalması olmayan, tarım kesiminde gizlenmiş gereksiz ve katkısız oyalanma istihdamdır. Aile işyerlerinde gizli işsizlerdir. Bizim makyajlı işsizlik oranlarının makyajsız hali, sigortasız çalışanları ve gizli işsizleride ilave ettiğinizde, ilan edilen oranların çok üstündedir.

İstihdamın bir kısmıda, oy avcılığı ve seçmen ilişkileri çerçevesinde hiçbir katma değeri olmadan ya da eksikliklerinde üretimde ve hizmette hiçbir azalma olmayacağı halde devlet, belediye ve kamu kuruluşlarına doldurulmuş politik-partizan istihdamdır. Sonuçta yeterli ücret verilemediği için kamu çalışanları grevlere mecbur edilmektedir.

2003 -2007 yılları arasında ulaşıldığı söylenen % 7 lik büyümeler bile işsizliği azaltmamıştır, artırmıştır. Çünkü üretim kapasitesi genişlemesine, zenginleşmeye bağlı büyüme değildi onlar. Borç ve servet yemeye dayalı harcamalardan kaynaklanan taleple, hazırdan tüketimle yapay büyümelerdi. İthalata dayalı, borçlanmaya dayalı, tesislerimizi yabancılara satıp yemeye dayalı fakirleştiren yapay büyüme modeliydi. Yalancının mumunun sönmesi, Cumhuriyet döneminin servet birikimleri sayesinde ve neslimizi borçlandırarak, 5 yıl sürebildi.

ABD’de ve Avrupa’da krizin zirvesinde işsizlik zirvesi yüzde 10 civarında kaldı. Aynı kriterlere göre ifade edilse Türkiye’de gerçek işsizlik yüzde 30 civarındadır. Yüzde 10 un altına inmediği sürece de bu gerçek kriz, sosyal kriz devam edecektir.

Bütün bu saydığımız çöküntülere rağmen, yatırım değilde tüketim kaynaklı cari açığın devam ediyor olması da kriz değil, krizler yumağının üstüne sumak oluyor ve onu halen besliyor. Krizlerin anası ise yaklaşımlardır. Sürekli yeni yapay gündemler yaratarak iktisadi krizin üstünü örtme çabalarıdır. İktisadi krize çare aramak yerine Ordu’muzu ve Yargı’mızı yıpratan krizler yaratarak iktisadi krizi unutturmaya çalışmaktır. Zamanı, enerji ve kaynakları tedrici sivil darbe ve anti-laik dönüşüm yolunda mesafe kat etme uğruna harcamaktır. Malesef ABD ve AB de bu dönüşümü destekliyor hatta yönlendiriyor. Karşılığında Ermenistan açılımından Kıbrıs’a kadar çok sayıda taviz ve teslimiyetler bekleniyor. ABD ve AB nin baskılarıyla verilen tek taraflı tavizlere de komşularla sıfır problem gibi komik bir kılıf bulunuyor. Osmanlıcılık taklitciliğine giriliyor.

İktisadi bağımlılık arttıkça, borç alabilmek için daha ne tür açılımlarla karşılaşacağız göreceğiz. Sınır bölgelerimizi kira kılıfında satmaya yeltenmek de dahil düşünemediğimiz açılımlar. Irak sınırından İskenderun körfezine kadar kiralanacak (fiilen satılacak) sınır şeridinden nede güzel çıkış koridoru sağlanırdı Kuzey Irak’a. Hem çıkış hem de enerji, petrol hatları koridoru, Türkiye’yi teğet geçerek (bypass ederek).

IMF’e ihtiyacımız yok diyerek, meydan okurmuş görünürken, Arap sermayesine el açılması, kara paraların bile ülkeye getirilip aklanması için varlık barışı gibi yasalar çıkartılması, belirli periodlarla yandaş medyaya servis yapılan askeri darbe şaibeleri üretilmesi, gelecek seçimlerdeki oyları şimdiden artırabilmek için fakir ve işsiz halka “Norşin’liler” denilmesi işsizliğe, yokluğa çare olmuyor, karın doyurmuyor.

71 yıl öncesinin Dersim olayları, aleviliğe karşı olmadığı aşiret yönetim ve kanunları yerine devlet düzeninin yerleştirilmesi kaynaklı olduğu halde, utanmadan aleviliğe karşı bir hareketmiş gibi gösterme riyakarlığı daha ne kadar ısıtılabilir. Alevi kardeşlerimizi asırlarca süren şeriatcı katliamlardan Atatürkcü laik devlet düzeninin kurtardığını herkes bilmektedir.

Gözle görülür tüm çabalar ve istismarlar sonucu, adım adım, hazmettire hazmettire yürütülen sivil darbe başarıya ulaşırsa, şeriat anlayışının yeniden alevi kardeşlerimize katli vacip sapkınlar olarak muamele edeceğini, ülkemizin Irak gibi biribirini boğazlıyan topluluklara bölüneceğini göz ardı etmeyeceğiz. Filistinliler, Hamas ve Elfetih olarak birbirlerini boğazlarken, Iraklılar da sunni ve şiiler olarak birbirini boğazlamaktadırlar. Türkiye’de benzeri bir çatışma ortamına sürüklenmek istenirken buna engel olabilecek Silahlı Kuvvetlerimiz önceden sindirilip pıstırılmak isteniyor.

Uzun ince bir yol, gündüz gece gittikçe bataklığa gidiyor.

Tüm okuyucularımın bayramını kutlar sağlık ve esenlik dolu nice bayramlar dilerim.

Dr. Hamit Bozkurt

POSTED BY: Hamit BOZKURT AT 04:41 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Sunday, 01 November 2009

IMF yoksa erken seçim var

01 Kasım 2009 Pazar

IMF yoksa erken seçim var, erken seçim varsa IMF yok. AKP iktidarı satılabilir servetlerin tümüne yakınını sattı yedi. Geriye kalan satılabilir servetler açıklarını kapatmaya 1 yıldan fazla yetmez. Dış borçlarda çevrilmesi zor düzeylere ulaştı. Bunları tükettikden sonra IMF den borçlanmadan iktidarda kalmaya devam ederse marjinalleşme hatta yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Bu yüzden, eriyip yok olan bir iktidar olmaktansa bir dönem için güçlü bir muhalefet olmayı tercih edecektir.

Tüketilmiş kaynaklar, aşırı yükselmiş borçlar altında ezilen ve yıpranan hükümet olmak yerine, kendi yediklerini diğer partilere ödettirmek için diğer partilerin iktidar olması işine gelecektir. Böylece medyasının da probagandası ile önümüzdeki yıllara miras bıraktığı ekonomik müflisliği diğer partilerin iktidarlarının beceriksizliğine bağlayacak, onların nasıl bir sefalet getirdiğini işleyecek, kendi faturasını onlara ödettirmiş olacak ve yeniden güçlenmek için kullanacaktır. Ortalama seçmen bir önceki iktidarın biriktirip devrettiği bir ekonomik çöküntü olduğunu düşünmek yerine , o an ki iktidarı sorumlu tutarak gelen gideni arattı kararına varacaktır.

AKP iki yıl daha iktidarda kalmayı düşünseydi IMF ile anlaşmayı yapardı. IMF anlaşmasının gecikmesi AKP nin bu konudaki kararsızlığından kaynaklanmıştır. Eğer kısa bir sürede IMF ile anlaşmaz ise bir yıl içinde erken seçime gidip muhalefete transfer olmayı kararlaştırmış demektir. Üstelik AKP Ermeni açılımını, PKK açılımını, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sataşmaları muhalefete kontrollu ve erimeden, nisbeten daha erken transferini sağlamakda araç olarak kullanıyor kanaatine ulaşıyorum.

AKP bir yıl kadar bir süreyi geriye satılabilir ne kaldıysa satarak IMF ile anlaşma yapmadan atlatabilir ve bunu ileride bak biz IMF ye rest çekebilmiştik diye kullanabilir. Geriye satılacak birşey kalmayıp, tersine başa çıkılması güçleşmiş kamu borçları ve ülke dış borçları kalmış olacağından yeni iktidar çok sıkı ve zor ekonomi politikalarına mecbur kalıp IMF den borçlanacaktır. AKP de o zamanki fiili durumu o zamanın iktidarını eleştirmekde suçlamada kullanacaktır. AKP döneminde oluşan tükenmişliğin vebalini diğer partilere ödetmiş olmak isteyecektir.

Tayyip Erdoğan açıkca seçimlerin erken değil zamanında yapılacağını söylüyor, ancak bu ifade daha 10 ay öncesine kadar Türkiye 2009 da %4 büyüyecek diyebilen, yine kriz teğet gececek diyebilen ve bunda 2009 yılı boyunca da ısrar eden birisinin ifadesidir.

Dr. Hamit Bozkurt

POSTED BY: Hamit BOZKURT AT 05:49 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Sunday, 27 September 2009

IMF bankalara rakip olur!..

28 Eylül 2009 Pazartesi

2008 yılı son çeyreğinde, krizin yükseldiği ve derinleştiği trendde, bankalar ve basındaki sözcülerinin tamamına yakını hep bir ağızdan aman IMF’ le anlaşalım diyorlardı. IMF’ den borçlanmanın ekonomimiz için ne kadar hayati bir gerek olduğunu söylüyorlar, anlaşmanın bir an önce yapılması için yetkililere kamuoyu baskısı yaratıyorlardı. Şimdi ise, aksine, yine tamamına yakını, yine koro gibi IMF olmasada olur demeye başladılar. Bazı sebeblerle krizin yükseliş trendinde IMF ci kesilmişlerdi. Şimdi o sebebler ortadan kalktı ve başka bir çıkar faktörü etkili hale geldi, buna görede propaganda içerikleri değişti.

Kriz yükseliş trendinde bankaların çok büyük döviz borçları ve tahhütleri vardı. Bu durum üç büyük tehlike düşündürüyordu bankalar için, kur riski zararı, döviz borç ve tahahhütlerini çevirememe (yenileyememe), içerideki döviz alacaklısı oldukları şirketler kur yükselişi nedeniyle zora gireceği için, döviz kredilerinin geri ödenemeyeceği ve batık krediler belası tehlikesi. Dışarıdan aldıkları borçları kriz nedeniyle yenileyememe halinde, piyasadan yüksek kurlarla döviz alıp borç ödemenin getireceği realize edilmiş kur riski zararlarının yanı sıra, bu durumun ortaya çıkaracağı finansman ve nakit sıkışması nedeniyle çok zor durumlara düşülebilirdi. IMF in gerekliliğini koro halinde söylerken bu kendi endişelerinden çok genel ekonomiye olan gereklilik ve nimetleri dile getiriliyordu.

Döviz kurları bekledikleri gibi yukarıda kalmayıp, korktukları gibi kur riski zararları doğmayıp, yüksek kur yüzünden batık kredi sorunu doğmayınca, IMF’in ekonominin geneli için dillendirdikleri gerekliliği ve erdemi kaybolmaya yüz tuttu.

Yukarıdaki dertlerden kurtulunca bankalar, IMF'in kendilerine rakip olduğunu düşünmeye başladılar. Ne güzel kamunun devasa fon açıkları bankalara risksiz ve çok karlı bir plasman imkanı yaratmış durumda. Ya IMF Hazineye 20 milyar dolar borç verirse, bu banka fonlamalarının 30 milyar lira azalması pahasına olacak. Öte yandanda Hazine bu dövizleri piyasadan (merkez bankasından) yani neticede bankalardan temin etmeyecek, tam tersine piyasaya (Merkez Bankasına) döviz satacak, bankaların faiz gelirlerinde azalmaya ilaveten döviz işlemlerinden, alım satımından karlarıda azalacak.

25.12.2008 tarihinde, bu konuları ta 10 ay önce bugün için yazmışdan farksız ortaya koyan ve bigpara’ da yayınlanan “Küresel krizden Hazine’ye fırsat” başlıklı yazımı aşağıya kopyaladım.

Bu kriz Hazinenin faiz yükünü önemli ölçüde düşürmesi için iyi bir fırsattır. Yeter ki doğru kullanılabilsin. Doğru kullanıldığında aynı zamanda üretici sektörün faiz yükü de azalacak, kriz tedbiri ve teşviki gibi işe yarayacaktır.

Ülkemizdeki soygunun bir mekanizması da sıcak para dediğimiz düşük faizli, düşük maliyetli dövizin liraya çevrilip (bankalarca) astronomik reel faizlerle lira cinsinden hazineye borç veriliyor olmasıydı. Sıcak para sadece yabancıların portföy için gelen fonlarını değil aynı zamanda dışarıdan sağlanan döviz kredilerini de kapsar. Geri dönmemek üzere fiziki yatırıma (fabrika kurmak gibi) gelmiş olan sermaye dışındaki, portföy veya faiz kazancı sağlamak için gelmiş, ülkeden çıkabilecek dış finansmanın her çeşidi sıcak paradır. ......

..... Şimdi ucuz dövizle borçlanma kanalı IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlardan Hazineye, kamu kesimine açık. Hazine bu durumu iyi kullanarak fırsatlara dönüştürmelidir. Yeniden cari açık için, ithalatın finansmanı için kullanılmayıp akıllıca ve ülke yararına kullanılmalıdır. Önceki soygun düzenini değiştirip hem faiz ve borç yükünü azaltıp, hem de bankacılık ve özel sektörün krizini, ülkenin ekonomik krizini hafifletmelidir.

Diyelim ki bizim kamu kesimi başta IMF olmak üzere dışarıdan 30 milyar dolar kredi alsın. Bunun yarısını vadesi gelecek kamu döviz borcu geri ödemesini, piyasadan(bankalardan) lira borçlanıp, merkez bankasından döviz satın alıp gerçekleştirmek yerine IMF kaynağından gerçekleştirsin. Bu kendi başına kamu dış borç ödemesi için merkez bankası rezervlerinden ve piyasadan döviz talebini (baskısını) ortadan kaldıracaktır. Piyasadan lira borçlanma talebini de bu kadar azaltacaktır.

Merkez Bankası kendi döviz rezervlerinden aynı miktar kadar daha fazla özel sektör ve bankalar dış borç ödemesi fonlayabilecektir. Geriye kalan 15 milyar doları da Hazine yine merkez bankası kanalıyla piyasada satarak liraya dönüştürüp vadesi gelecek Hazine iç borç senetlerinin bu kadarlık kısmını, iç piyasadan yüksek faizli lira ile tekrar borçlanmadan kapatabilir. Başka bir deyişle Hazinenin yüksek faizli lira borcu düşük faizli IMF döviz borcuna dönüşmüş olur.

Bu uygulama piyasadaki hazine borçlanma faiz oranını genelde de aşağı çekecek ve geriye kalan lira borç çevirme yükünü de daha düşük faiz oranından gerçekleştirebilecektir. Böylece Hazine toplamda borç yükünü ve faiz giderini önemli ölçüde azaltmış olur. Sonuçta piyasadaki borç verme faizleri de bütünüyle aşağıya çekilir. Üretici sektörün faiz yükü ve faiz maliyeti de etkili bir şekilde azaltılmış olur.

Geçmişte ülkeye döviz arzını sıcak paradan sağlayabilmek ve de aman kaçmasınlar deyip ülkede tutabilmek için ülkemiz lirada aşırı yüksek faiz ödüyordu. Uygulamadaki mekanizmalar sonucunda düşük faizli, düşük maliyetli sıcak para dövizler liraya çevriliyor ve sonuçta bunlara lira üzerinden Hazine, yani vergileriyle halkımız astronomik faizler ödüyordu. O soygunu kendi irademizle biz değil, ama irademiz dışı, batının özel finans kanallarının felç olması durdurdu.

O soygundan sadece yabancılar değil döviz borçlanabilen özel sektör aktörleri de düşük faizle döviz borçlanıp, liraya çevirip lira üzerinden hem yüksek faiz farkı geliri hem de kur farkı geliri elde ediyorlardı. Bu durum Eylül 2008 e kadar sürdü. Şimdi küresel kriz Hazineyi (halkımızı) daha yüksek faiz ödemekten daha düşük faiz ödemeye zorlayan, daha az soyulmaya mecbur eden yeni bir mekanizma yarattı. Bu mekanizma krizin zorla getirdiği bir fırsat olabilir, yeter ki çıkar grupları ve ithalatçılar yararına değil halkın tümü ve ülke yararına kullanılmak istensin.

Unutmayalım Hazinenin ödediği reel faiz oranı hala, diğer ülkelere göre o kadar farkla yüksek ki iflas etmiş İzlanda ile mukayese ediliyor, krize girmiş İzlanda demiyorum iflas etmiş İzlanda’yı takip ediyor. Bugün hükümet ve devlet başkanlarının krizde olduklarını resmen ve çoktan açıklamış ülkelerin hazinelerinin ödediği faiz oranlarının defalarca kat fazlası faiz ödüyoruz. Gerçek işsizlik oranımız onların yaklaşık 3 katı, acaba kim krizde?

Dr. Hamit Bozkurt

POSTED BY: Hamit BOZKURT AT 11:19 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 08 September 2009

Küresel değil, bizim kriz devam ediyor

08 Eylül 2009 Salı

Bir ülkenin iktisadi ve sosyal durumunun en belirleyici göstergesi istihdam seviyesi ve istihdamın niteliğidir. "İstihdamın niteliği" kavramının altını çiziyorum. İstihdam seviyesi makul gibi görünen bazı hallerde bile, nitelik yönünden baktığınızda sefaletin ve krizin makyajlanmış, boyanmış şeklini görürsünüz. Bizim makyajlı %15 işsizlik oranının makyajsız halinin %28 in üzerinde olduğu gibi. İstihdamın önemli bir kısmı açlık sınırında olabilmekte. Bir kısmı açlık sınırının da altında sigortasız ve sosyal güvenliksiz istihdam olabilmekte. Bir kısmı hiç iş bulamadığı için tarım sektöründe aile faliyetleri içinde oyalanan, aslında eksikliğinde hiç bir üretim azalması olmayan, tarım kesimindeki gereksiz ve katkısız oyalanma istihdamıdır. Aile dayanışması istihdamıdır. İstihdamın bir kısmı, oy avcılığı ve seçmen ilişkileri çerçevesinde hiçbir katma değeri olmadan, yada eksikliklerinde üretimde ve hizmette hiçbir azalma olmayacağı halde devlet, belediye ve kamu kuruluşlarına doldurulmuş politik-partizan istihdamdır. İstihdam konusunda bu nitelemeden sonra bizim kriz konusunda durumu daha iyi görebiliriz. Böyle baktığımızda ve dünya ülkeleri ile karşılaştırdığımızda, yüzlerce ülke arasında kuyunun en dibine düşmüş birkaç ülkeden biri olduğumuzu görüyoruz.

Kuyunun dibine düştükten sonra düşüş durdu, daha düşmüyorum diye sevinilirmi? Sorun düştüğümüz kuyudan ne zaman çıkabileceğimizdir. Kuyuda kaldığımız sürece krizdeyizdir. Bizim kuyumuz işsizlik seviyesi, sigortalı ve sosyal güvenlikli insanca yaşanabilecek ücretlerle istihdam seviyesidir. Emeklilere insanca yaşayabileceği geliri sağlayabilen bir istihdam ve sosyal güvenlik sistemidir. Küresel ekonomik göstergelerdeki serbest düşüş durdu. Ancak düşüşün durması başka, düştüğü yerden normale çıkması başka bir şeydir.

Durgunluk, daha doğrusu kriz kavramında ölçü (insanca yaşatabilen) istihdam dedikten sonra, Türkiye’de %3 büyümenin işsizliği azaltmayacağını tersine artıracağını belirtelim. Teknolojik gelişmelerin etkisi ile daha az emek istihdamı ile aynı üretim sağlanıyor. Belirli bir büyüme oranı daha az ilave istihdamla gerçekleşiyor. Tarımdaki gizli işsizlik süreç içinde açığa çıkıyor, tarımdaki istihdam oranı azalıyor. Doğal olarak çalışma yaşına yeni ulaşanlar istihdamı gereken insan sayısına ekleniyor. Kısacası Türkiye’de işsizliği azaltmayı başlatabilecek, durgunluktan çıkış sürecinin başlama sınırı %4 ün üzerindeki bir büyüme oranıdır.

ABD’de ve Avrupa’da krizin zirvesinde işsizlik zirvesi %10 civarında kaldı. Aynı kriterlere göre ifade edilse Türkiye’de gerçek işsizlik %25 nin üzerindedir. Yüzde 10 un altına inmediği sürecede bu gerçek kriz, sosyal kriz devam edecektir.

İşsizliği üç yılda kriz seviyesinin altına indirebilmek için kesintisiz olarak en az %6 nın üzerinde bir büyüme gereklidir. Görünen odurki bu gidişleTürkiye’de kriz devam edecektir. Mevcut servetleri satıp tüketim esaslı ithalata vererekde böyle bir büyüme sürdürülemez. Kaldıki kolay satılır ve para eder türden olanlarıda zaten yerine yeni üretken istihdam yatırımları yapmadan satıp tükettik.

Yabancıların bize yatırım yapmasına bel bağlayarak, gelen paralarıda tüketip boğazımıza geçirerek, yabancılar para getiriyor diye futursuzca övünerek gerçekte %25 işsizlik oranını yakalamış ve aşmış durumdayız. Finans sektörümüzden, telekomunikasyona, enerjiden limanlara yabancılara satıp boğazımıza geçirdikce iktisadi bağımlılığımız arttı. Devir artık iktisaden işgal devridir. İktisadi bağımlılık arttıkca, borç alabilmek için daha ne tür açılımlarla karşılaşacağız göreceğiz. Sınır bölgelerimizi kira kılıfında satmaya yeltenmekde dahil düşünemediğimiz açılımlar. Irak sınırından İskenderun körfezine kadar kiralanacak (fiilen satılacak) sınır şeridinden nede güzel çıkış koridoru sağlanırdı Kuzey Iraka. Hem çıkış hemde enerji, petrol hatları koridoru Türkiye’yi teğet geçerek (bypass ederek). IMF’e ihtiyacımız yok diyerek, meydan okurmuş gibi görünerek satışların örtülmeye çalışılması, sahteliğine sivil yargı tarfındanda karar verilen fotokopi darbe belgeleri üretilmesi, gelecek seçimlerdeki oyları şimdiden artırabilmek için fakir ve işsiz halka “Norşin’liler” denilmesi işsizliğe, yokluğa çare olmuyor, karın doyurmuyor. Gündemi değiştirip iktisadi krizin üstünü örtemeyecek. Uzun ince yol gündüz gece gittikce, giderek dahada inceleşiyor, ülkemizi parselliyor, hem de bataklığa gidiyor.

POSTED BY: Hamit BOZKURT AT 06:20 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 27 August 2009

Özellikle kriz döneminde diğer sektörler çökerken, işsizlik had safahaya çıkmışken, bankaların karlılık rekorlarını banka sisteminin iyi düzenlenmiş, iyi yönetliyor olması ile, etkin yönetilmesiyle izah edilmesi mümkün değildir. Bankacılar dışındakiler iş bilmez akılsızlardır da ondan krizdeler demek oluyor bu. Asıl nedenin organize soygun olduğunu en iyi bilen bankacılardır.

Banka sistemimizin büyük bir kısmı yabancılar ve işbirlikci ortaklarına ait. Bu soygun Hazine ve Merkez Bankamızın işbirliği ve yardımları sayesinde yapılıyor.

Yıllar önce kamu finansmanı için emisyon yoluyla Merkez Bankası Hazine’ye doğrudan borç verirdi. Aradan kimse havadan vurgun vuramazdı. Bunu kanunları değiştirerek yasaklattırdılarki Merkez Bankası Hazinenin ihtiyacı olan emisyon parayı doğrudan Hazineye değil ancak bankalar aracılığıyla versin. Bankalar üstüne karlarını artıracak faiz farkını ilave ederek Hazineye versin. Hazine kağıtları alımı kılfında, bankalar devletin emisyon parasını devletden (merkez bankasından) alıp geri devlete (hazineye) vererek risksiz ve havadan para kazansın. Bankaların aşırı ve havadan kar etmeleri böyle sağlanmaktadır.

Hazinenin sırtından bankalara sağlanan bu karlar aslında kimin sırtından sağlanıyor? Halkdan alınacak vergilerle. İşte halkın organize soyulmasının döngüsü bu. Halkdan bankalara. Halk, ülke kriz içinde yoksullaşırken, bankalar ve bankacılar zenginleşmekde, kar etmekde rekor üstüne rekor kırıyor.

Hani hortumculuk ve soygunculuk önlenecekti. Şimdi resmi, yasal hortumculuk var. Organize yasal mafia diyemiyoruz, akıllı bankacılarımız var diyoruz. Bir vatandaş bir vatandaşı soyduğunda soygunculuktan hapse girer. Birden çok vatandaş organize bir şekilde birlikte örgütlü soygun yaparsa ceza dahada ağırlaşır. Örgütlü ve organize suç olduğu için cezanın ağırlaşması gerekir. Ama yabancı ortaklı bankalar, yerli işbirlikcileri, Merkez Bankası ve Hazine birlikte, işbirliği içinde, organize biçimde halkı bankalara, yabancı ve yerli ortaklıarına soydurduklarında ceza değil alkış almaktadırlar.

Görüyorsunuz bizim bankalar niçin bu kadar karlı. Üretken sektör, reel sektör krizde batarken bankalar sapasağlam kalmaklada yetinmiyor, karlılık rekorları kırıyor. Yabancılar bunun için koşa koşa, yarış içinde Türkiye bankalarını satın aldılar yada kendi bankalarını Türkiye’de de açtılar. Yağma hasanın böreğinden pay kapmak için.

Türkiye’de bankalar kurtarılmaya muhtaç duruma düşmek şöyle dursun 2003 yılından beri organize bir şekilde halkın vergileriyle zengin edilmektedir, reel sektör, işciler ve emekliler ise çökertilmektedir. Şimdi sıra türizmi daha çok vergilemeye geldi. Bankalara vermek için daha çok vergiye ihtiyaç var. Ahtopotun kolları sardıkca sarıyor, coğunluğumuz biri sacımızı, omuzumuzu okşuyor sanıyoruz, ahtopotun kolları olduğunu farkedemiyoruz, çünkü narkozluyuz.



Bankaların elindeki Hazine kağıtlarının değeri birkaç yıllık faiz farkını yansıtacak şekilde, astronomik bir şekilde kendiliğinden yükseliverdi. Merkez Bankası’nın yaptığı faiz indirimleri bankalara yarıyor. Hazineye daha önce yüksek faizlerle verdikleri borçları Merkez Bankasından şimdi çok düşük bedelle finanse ediyorlar, gerisi kendilerine kar oluyor.


Bankalar ellerinde bulundurdukları uzun vadeli aktifleri; krediler ve Hazine bono/tahvillerini kısa vadeli mevduat ve Merkez Bankası kaynaklarından fonluyor. Merkez Bankası, faiz indirdikçe bankaların önceden açılmış kredi ve önceden alınmış hazine kağıdı getirileri yüksek kalırken fonlama maliyetleri önemli ölçüde düşüyor, kârları da rekor artıyor.

Döngünün sonucunda Hazine aslında büyük ölçüde Merkez Bankasınca finanse ediliyor. Ancak bunu doğrudan yapması yasaklandı, bankalar üstünden para kazansın diye bankaları aracı taşeron olarak kullanarak Hazine’nin artan borçlanmasını fonluyor.

Yukarıda açıkladığımız gerçekler karşısında “meşin suratlı”nın bile aşağıdaki alıntıda söylenenlere yüzü tutmaz, beceremez. Ama bakın beceren meşinsiz nasıl beceriyor. Mevlana “olduğun gibi görün” demiş ama olduğunun tam zıddı görünüp, yaptığının tam tersini söylemek nasıl rağbet görüyor bir daha okuyalım aşağıda.

15.8.2009 tarihli Milliyet Gazetesinden alıntı;
"..........
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, faizlerin 50 puan düştüğünü ancak bunu vatandaşın anlamadığını söyledi.
‘Erdoğan, “Faiz eskiden 63’tü. Şimdi devletin borçlanmada ulaştığı nokta 13 küsur. Faiz 50 puan düştü. Ama bunu vatandaşım anlamıyor. Ekonomik kriz diyor vatandaşım. Bak diyorsun ‘faizde 50 puan düştü, bu senin cebinden çıkıyordu’ bunu biliyor musun? ‘Nerden benim cebimden çıkıyor, canım para cebimde duruyor’ diyor. Bu paranın alım gücünün nasıl gittiğinin farkında değil” dedi.
Geçmiş hükümet dönemlerini eleştiren Erdoğan şöyle konuştu: “Karşılıksız para basıyorlar, benim vatandaşım bunun farkında değil. Bunlar toplumun modern hırsızlarıydı. Ama ondan sonra geliyor maaşlara zam yaptım diyor. Benim vatandaşım buna da aldanıyor. Sanal. Buna inanılır mı? O teneke parçası biz sana altın veriyoruz aradaki fark bu. Onlar dolduruyor tenekeleri dolduruyor getiriyor önüne pul. Bizimki altın. Onunla o mukayese edilir mi? Bizim yaptığımız iş bu” dedi.
Hükümetleri döneminde karşılıksız para basmadıklarını belirten Erdoğan, “Çünkü bu ihanettir. Böyle bir hırsızlığa giremeyiz dedik girmedik. Ne yazık ki bizden önceki iktidarlar bunu yaptı. Şuanda bize gelip hâlâ bu gibi tavsiyelerde bulunanlar var. Ama biz bu oyuna gelmeyiz, daha çok çalışıp yatırımla üretimi sağlayacağız. Bu yatırımlarla istihdam sağlayacağız” dedi........ “

Yukarıdaki alıntı gösteriyorki; Tayyip Erdogan'da İşsizliğin, aç çocuklarına ekmek götürememenin, kirasını ödeyemediği için zorda kalmanın ne demek olduğunu, faiz oranının düşmesinin bunlara çare olmadığını, sefalet nedeniyle talep azaldığı için düşürülebilen faizle öğünmenin ayıp ve komik olduğunu anlamamış gibi konuşuyor. Gibi diyorum çünkü, cehalet ise bir türlü, değilse çok kötü.

Dr. Hamit Bozkurt

POSTED BY: Hamit Bozkurt AT 04:28 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Bilgi Güçtür

DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KUŞTEPE LEYLAK SOK. NURSANLAR İŞ MERKEZİ, KAT:10 DA:39
MECİDİYEKÖY-ŞİŞLİ-İSTANBUL

TELEFON (Phone): 0555-6417906 (Osman Arslan)
Email: osman.arslan@bilgeyatirimci.com

Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.

 

 

19 Mart 2010              Webani

Yazmayacağım Diye Yemin Etmiştim Ama 

Atilla YEŞİLADA

17 Ekim 2009     Finans-Politik

 Geleceğe Yolculuk Şimdi Bu Topraklarda Başlıyor

Cemil ERTEM

 

BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com

19 Mart 2010 -        AKŞAM

 

IMF ve piyasa karşıtlarına ithaf

 
 

Deniz GÖKÇE

 

30 Aralık 2009-           REFERANS

 

Genç girişimciler kura faize değil talebe bakıyor

 
 

 Kerem ALKİN

19 Mart 2010 -       HABERTURK

 

Kamu finansmanı iyileşiyor mu?

 
 

Ercan KUMCU

 

18 Mart 2010 -          RADİKAL

 

Mahfi Eğilmez

Bütçe dengesi ve nakit dengesi

 
 

Mahfi EĞİLMEZ

 

18 Mart 2010 -        VATAN

 

Şubat bütçesi

 
 

Asaf Savaş AKAT

 

13 Mart 2010-      RADİKAL

 

Taner Berksoy

IMF masalının sonu

 
 

Taner BERKSOY

19 Mart 2010-          VATAN

 

İMKB’deki değişiklikler ne işe yarayacak?

 
 

Ali AĞAOĞLU

17 Mart 2010-   HÜRRİYET

 

Yüksek faiz bitti şimdi sıra düşük kurda

 
 

Ege CANSEN

 

18 Mart 2010-      RADİKAL

 

Fatih Özatay   

İşsizlik oranında yeni bir plato?

 
 

Fatih ÖZATAY

17 Mart 2010       HABERTURK

 

Bir numaralı sorun: İşsizlik

 
 

Gazi ERÇEL

 

01 Mart 2010  Finanstrend.com

 

Emtia fiyatları dolardan bağımsız

 
 

Ateşhan AYBARS

 

19 Mart 2010-     MİLLİYET

 

Romanın adı bile yok!

 
 

Hurşit GÜNEŞ

 

17 Mart 2010      REFERANS

 

Hasan Ersel

Avrupa Para Fonu

 
 

Hasan ERSEL

 

13 Mart 2010 -   REFERANS

 

Güven Sak

Türkiye'nin ne zaman Nasdaq'a kote teknoloji şirketleri olur

 
 

Güven SAK

19 Mart 2010 -     RADİKAL

 

Uğur Gürses

Japon deneyimi yeniden

 
 

Uğur GÜRSES

 

18 Mart 2010 Finanstrend.com

 

Türkiye´nin yeni çıpaları mali kural ve bütçe 

 
 

Özgür ALTUĞ

 

23 Şubat 2010      MİLLİYET

 

   

‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda

 
 

Osman ULUAGAY