ABD ekonomisine yönelik resesyon riski ve bu riske bağlı olarak dünya ekonomisinde olası bir yavaşlamayı neredeyse bir yıldır konuşuyoruz. Bu noktada, ABD ekonomisinin resesyona girip girmediği halen tartışıla dursun, global yatırımcıların büyük bir bölümü hisse senedi piyasalarından getiri beklentilerini minimize etmiş durumdalar. Uluslararası emtia borsalarında, petrol, tarım ürünleri ve metal kontratlarında spekülasyon ciddi paralar kazandırıyor. Ve, söz konusu spekülasyon eğilimi de emtia fiyatlarını sürekli yükseltiyor. Petrol söz konusu spekülatif hareketlere bağlı olarak 117 doları test etti ve 120 dolara gidiyor. İşin tatsız tarafı, ABD ve dünya ekonomisine yönelik ciddi yavaşlama beklentisine rağmen, söz konusu hammadde, metal ve enerji türev fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi de zihinleri karıştırıyor. Emtia fiyatlarındaki trend eğer bu şekilde devam ederse, önde gelen merkez bankaları büyüme için faizleri düşürmekle, enflasyonu kontrol altında tutmak için faizleri yükseltmek arasında kalabilir.
Malum, günlük hayatta da başımıza gelir. Bir sıkıntıyla boğuşurken, başka sıkıntıların garip bir tesadüfle ardı arkası kesilmez. Dünya ekonomisi de sanırız böyle bir süreçten geçiyor. Global likidite genişlemesinin uluslararası finans piyasalarını dejenere ettiği bir süreçte, ‘subprime mortgage’ kriziyle ciddi bir sorun yumağı içinde bulduk kendimizi. Ve, artan bir tempoyla, küresel finans çevreleri, sermaye yeterliliği, likidite riski yönetimi kavramlarını yeniden sorgulamaya, bu konuda bugüne kadar uygulanmış olan oranları ve ilkeleri tartışmaya başladı. Ancak, konu sadece bu yönüyle kalsa iyi; finansal krizin ABD ekonomisinde neden olduğu resesyon riski de dünya ekonomisinin başlıca gündem maddelerinden birisini oluşturmakta. Dünyanın her önde gelen ekonomisinde, Türkiye dahil, tüketicileri bir korku, bir endişe hakimiyetine almış durumda. Kimse, elindeki nakit gücü kullanmayı, mal almayı, bankadan kredi kullanmayı düşünmüyor. Sanki, bu sorunlar yetmiyormuş gibi, dünyanın önde gelen uluslararası kurumlarından yükselen ‘açlık’ ve ‘toplumsal kargaşa’ çığlıkları da, zaten hayli sıkıntılı gözüken küresel tabloya tuz-biber ekti.
Gıda fiyatları kimilerini güldürüyor, kimilerini üzüyor
Dünyada gıda fiyatlarındaki son dönemde yaşanan büyük artışlar, bazıları için yaşamı daha da zorlaştıran çok kötü bir haber anlamına geliyor. Ancak ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan bazı yoksul ülkelerin de yüzünü güldürebilecek bir gelişme bu.
Pirinç ve buğday gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki büyük artış özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul kentli kesimleri olumsuz etkiliyor. Zaten yoksul bir yaşam süren bu kesimler, karınlarını doyuracak parayı denkleştirmekte her geçen gün daha zorlanıyor. Ancak, kentlerdeki yoksulluk bütün bu gelişmelerin bir yönü. Diğer yandaysa tarım ürünleri yetiştiren kırsal kesimler, gıda fiyatları sayesinde çok büyük kazançlar elde etmeye başladı.
Tarım genelde yoksul ülkelerdeki başlıca ekonomik faaliyet. Dolayısıyla gıda fiyatlarındaki artış, bu ülkelere önemli bir ekonomik katkı sağladı. Yükselen gıda fiyatları, dünya çapındaki emtia fiyatları artışının bir parçası. Pek çok metalin, petrol ve doğalgazın da fiyatı ciddi oranda arttı. Bundan en büyük kazancı sağlayanlarsa Afrika, Latin Amerika ve Asya kıtasının bir bölümündeki gelişmekte olan ekonomiler oldu.
Uluslararası Para Fonu IMF'ye göre ise, gıda gibi temel emtia fiyatları, diğer ürünlere kıyasla son 10 yılda yüzde 75 yükseldi. Bir başka deyişle zengin sanayileşmiş ülkelerden, ekonomileri toprağın üzerinde ne yetiştirildiğine, ya da altından ne çıkarıldığına bağlı olan yoksul ülkelere refah transferi oldu. Bu durum dünyanın en yoksul ülkelerinden bazılarına ekonomilerini düzeltme potansiyeli ve ihtiyaç duydukları kaynakları bulma fırsatı veriyor. Ancak geçmişte emtia fiyatlarındaki büyük artıştan alınan ders, bu kaynakların kötü yönetim ve yolsuzluklar nedeniyle kolayca eritilebileceğini gösteriyor. Bunun en klasik örneği de 1970'lerde petrol fiyatlarında yaşanan artışı uzun vadeli ekonomik kalkınmaya dönüştüremeyen Nijerya.
Uluslararası kuruluşlardan gıda alarmı
Gıda fiyatlarındaki artış sonrasında, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, derhal harekete geçilmesini önermiş durumda. Robert Zoellick zengin ülkelerin çabuk hareket ederek, Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Gıda Programı'na 500 milyon dolar aktarmaları gerektiğini de ifade etti. Zoellick bu noktada "Yeni Düzen" benzeri bir plan uygulanması çağrısı da yaptı. Söz konusu "Yeni Düzen"kavramı, ABD'nin eski başkanlarından Franklin Roosevelt'in, ülkesini 1929 yılında patlak veren büyük ekonomik krizden kurtarmak amacıyla aldığı bir dizi önlemi içeren reform paketinin adı olarak biliniyor. Robert Zoellick açıklamasında, artan gıda fiyatlarının yoksul ülkelerde 100 milyon kişiyi daha yoksulluğa itebileceği uyarısında da bulundu.
Nitekim, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn ise, daha önce dünyada yüz binlerce kişinin açlık riskiyle yüz yüze olduğunu söylemişti. Bu noktada, Dünya Bankası'nın bazı ülkelerin maliye ve kalkınma bakanlarından oluşan Kalkınma Komitesi, Robert Zoellick'in "Yeni Düzen" çağrısını memnuniyetle karşıladı ve destek verdiğini duyurdu. Ayrıca, Dünya Bankası ve IMF yetkilileri hafta sonunda yaptıkları bahar dönemi toplantılarında yükselen gıda fiyatları ve küresel mali piyasaları etkileyen kredi krizi konusunu ele aldıkları bir dizi görüşme yaptı.
Dünyada geçtiğimiz yıl içinde buğday fiyatları yüzde 130, pirinç fiyatları yüzde 70'ten fazla yükselmişti. Dünya Bankası rakamlarına göre temel gıda maddesi durumundaki bu ürünlerde yaşanan artış, genel olarak gıda fiyatlarının da son üç yılda yüzde 83 yükselmesine yol açtı. Fiyatlardaki yükselme talepteki artışa, bazı ülkelerde hasada zarar veren olumsuz hava koşullarına ve geniş tarım alanlarının ulaşımda yakıt olarak kullanılan ürünlerin ekimine (bio-dizel) ayrılmasına bağlanıyor.
Küresel yoksulluk büyük tehdit
1990’lı yıllara damgasını vuran ve sorunlara yönelik çözüm yöntemleriyle takdir toplamış olan bir önceki ABD Başkanı Clinton, gerek görevde olduğu 1997 ile 2001 arası, gerekse de görevden ayrıldığı dönemden bu yana, dünya siyasetçileri içerisinde, dünya barışı için gelecekte en büyük tehlikenin ‘küresel yoksullaşma’dan geleceğini ısrarla vurgulayan ender liderlerden birisi. Bu nedenle, kurduğu vakıf aracılığı ile de bu konuya yönelik bir küresel mücadele ortaya koymaya çalışıyor. Hatta, uluslararası haber kanalı CNN International’da, bu başlık altında bir programın başlatılmasını sağladı. Küresel yoksullaşma, 1,1 milyar insanın yeryüzünde günde 1 doların altında bir yaşam mücadelesi verdiği gösteriyor. Bunun anlamı, açlık sınırının da altında yaşayan 1,1 milyar insan demek. 2,7 milyar insan ise, yoksulluk sınırının altı anlamına gelen 3 dolardan az bir günlük gelirle yaşam mücadelesi veriyor.
Emtia fiyatları yükselecek
Önümüzdeki dönemde, Hindistan’ın nüfus artış oranının Çin’den yüksek olduğundan hareketle, nüfus büyüklüğünde Çin’i yakalamış ve geçmiş bir Hindistan gerçeği ile karşı karşıya kalacağız. Bu dönemde, dünya nüfusunun üçte birinden fazlası iki ülke vatandaşlarından oluşuyor olacak. 1995 yılında söz konusu iki ülkenin dünya mal ve hizmet üretimindeki rolü yüzde 5 civarındaydı. Bu rolü, 2005 yılında yüzde 10’a yükselttiler ve 2020’lerde bu oranın yüzde 20’ye çıkmasından endişe ediliyor. Çünkü, söz konusu oranın yüzde 20’ye çıkması, diğer ülkelerin firmaları için kapılarına kilit vurmaları anlamına gelebilir. Ayrıca, Çin ve Hindistan halkının yaşam standardı arttıkça, dünya ekonomisinin enerji ve gıda talebi de olağanüstü artacak. Bu durumda, dünya ekonomisi, 2020’lere geldiğimizde, artan gıda, enerji, hammadde ve metal talebini karşılayabilecek mi? Yeterince emtia üretilemeyecek ise, dünya ekonomisini hayli sıkıntılı bir enflasyon dönemi bekliyor. Peki, söz konusu enflasyonist etkiyi kontrol altında tutmak isteyen merkez bankaları sıkılaştırılmış para politikası uygulamayı sürdürerek, ekonomilerini durgunluk girdabına sokarlar ise, bunun neden olacağı sosyo-ekonomik sonuçlarla, yani işsizlik ve yoksullukla mücadeleyi nasıl başaracağız? Yani, ABD ve AB bankalarının 1. çeyrek kar ve bilanço verileri önemli; evet, ABD’nin 1. çeyrek büyüme verisi önemli. Ama, ağaçlarla uğraşırken, ormanı gözden kaçırmak çok daha büyük riskleri beraberinde getirebilir.
Yuan değerlenmeyi sürdürürse…
Küresel piyasa oyuncularının her olumlu ve olumsuz veriye tepki verme modunda oldukları bir ortamda, ABD bankalarından birkaç olumlu haber, beklenenden iyi çıkan bir büyüme verisi, belli ki piyasalara bir yumuşa ve durulma getirecek. Dalgalanma riski azalacak. Ancak, 21 Temmuz 2005’de Çin’e G-7 ülkelerinin zorlaması ile kabul ettirilmiş olan ‘sepet kur’ modeli, dolar-yuan paritesinin 8,5 yuandan, 7,1 yuan civarına gelmesine neden olmuşsa, Çin’in rekabet becerisinin bir ölçüde törpülenmesi, farklı detayları da gündeme taşıyor. Örneğin, Çin’in son 2,5 yıldır, artık dünyaya deflasyon değil, enflasyon ihraç etmekte olduğu gerçeği. Yani, yükselen petrol ve emtia fiyatları, 1,5 yıl öncesine kadar dünya ekonomisi için önemli bir sorun teşkil etmezken, şimdi başta gelişmiş ekonomiler olmak üzere, önde gelen gelişmekte olan ekonomilerin çoğu artık enflasyon riskiyle karşı karşıya. Yani, yuanın değer kazanması, Çin mallarının küresel rekabet gücünü bir miktar törpülüyor ve diğer gelişmekte olan ekonomilere rekabet imkanı sağlıyor. Ama, enflasyon riski de küresel bir boyut kazanıyor.
Avrupa Merkez Bankası’nın enflasyon hedefi yüzde 2, gerçekleşen enflasyon yüzde 3,6. Fransa’da enflasyon mart ayında yıllık bazda yüzde 3,5 ile son 12 yılın en yüksek değerine yükseldi. Önde gelen gelişmekte olan ekonomilerin yıllık enflasyon oranı ortalaması, Türkiye’nin yüzde 9’luk enflasyonuyla eşitlenmiş durumda. 2009’dan itibaren görevi devralacak ABD Başkanı kim olacak ise, onu 3-4 yıl hayli belalı bir dönem bekliyor, hem kendi ekonomisi, hem de dünya ekonomisi için.