
RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD
Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için
ESİN ÇETİNEL
Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.
Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.
Kitabımı bütün DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.
http://www.ideefixe.com/
http://www.kitapyurdu.com/
http://www.scala.com.tr/




|
 |
Kerem ALKİN |
 |
Kerem Alkin, 1965 İstanbul doğumludur. 19 yıllık evli ve 16 yaşında kız babasıdır. Doçentlik ünvanını Kasım 1998, Profesörlük ünvanını ise Nisan 2004'de almıştır. Halen, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü ve Ticari Bilimler Fakültesi Bankacılık ve Finans Bölüm Başkanı görevlerini sürdürmektedir. Harp Akademileri ve Deniz Harp Okulu bünyesinde derslerini sürdürmekte olan Kerem Alkin, Genelkurmay Başkanlığı ATASE Komutanlığı SAREM biriminde Planlama ve Değerlendirme Kurul üyesidir. Ocak 1990'dan bu yana, ekonomi basınında çok sayıda dergi ve gazetede makalesi yayınlanmıştır. CNBC-e ve SKYTURK kanallarının kuruluşunda yer almış, NTV'de de program yapmıştır. Halen Referans Gazetesi'nde yazılarını sürdürmektedir. Gözlem Gazetesi ve İstanbul Ticaret Odası Gazetesi'nde de yazıları yayınlanmaktadır.
|


Tuesday, 04 November 2008
2009’da Türkiye’yi kendi halkı resesyondan kurtarır, kamu bankalarının mevcudiyeti için bir kez daha dua edilir
04 Kasım 2008 Salı
Olası yeni banka iflaslarının küresel para ve sermaye piyasaları ve reel sektör üzerindeki negatif etkisini yeterince hisseden dünyanın önde gelen ekonomileri, son 2 aydır açıkladıkları trilyon dolarları aşan kurtarma (önlem) paketleriyle, banka sermayelerini güçlendirecek bir dizi kararı dünya kamuoyu ile paylaştı. Açıklanan söz konusu önlem paketleri, kısa vadeli hisse devrinden, bankaların riskli alacaklarının satın alınmasına, sermayeleri güçlendirmeye yönelik nakit desteğinden, reel sektöre açılacak kredilere kefil olmaya kadar varan bir dizi adımı içeriyor. Neoliberallerin, söz konusu önlem paketlerinin içeriği açıkça işaret etse de, atılan adımları ‘kamulaştırma’ olarak tanımlamaya dilleri varamayacak. Ama, dünyanın önde gelen ekonomileri de anlamış durumdalar ki, pür liberal ve devletin yeterince denetleme ve düzenleme görevini ifa edemediği piyasa ortamları, eninde sonunda sistemik riskleri tehlikeli bir boyuta getirmekte.
Kamu bankası şart
Yaşanan kriz, aynı zamanda gelişmiş ekonomilerin önemli bir bölümünde ciddi eleştiri konusu olan kamu bankalarının varlığının ne derece önemli olduğunu da hatırlattı. Çünkü, tasarruf sahipleri, yatırımcılar, ekonomik kararlarını netleştirirken, bu tür kriz ortamlarında, ancak devlet garantisi söz konusu ise kendilerini güvencede hissediyorlar. Bu nedenle, Türkiye’nin Ziraat, Halk ve Vakıfbank’ın özelleştirme süreçlerinde hızlı davranmaması yerinde oldu. Çünkü, dünyanın önde gelen ekonomilerinin karar vericileri, piyasa güveni tesis edilmediğinde, ödemeler sistemindeki tıkanmanın ne tür tehlikeleri de beraberinde getirmekte olduğunu net olarak gördüler.
Yatırım bankacılığının büyük bir kırılma gösterdiği bir süreçte, ticari bankalara da sıçrayan ‘virüs’, reel sektör-bankacılık ilişkilerini kitlenme noktasına getirdi. Bu nedenle, özel sektörün bu tür kitlenmelere çözüm üretemediği durumlarda, Ziraat’ın, Halk’ın ve Vakıfbank’ın ne ölçüde etkili olacağı malum. Dikkat edilir ise, gelişmiş ekonomilerin tümünün ortaya koyduğu çözüm modellerinde, yardım paketlerinde bankaları veya sistemi, kısmen veya tümüyle kamulaştırmaya yönelik önlemler gözlenmekte. Bu durumda, siyasi amaçlarla kullanılmaması, temel bankacılık ilkelerinden siyasi popülizmle ödün verilmemesi koşuluyla, kamu bankalarının ülke ekonomisindeki yerinin ne derece önemli olduğu bir kez daha algılanmış oldu.
Resesyon riski hala gündemde
Atlantik’in diğer yakasının, yani Avrupa Birliği’nin önde gelen ekonomilerinin banka kurtarma operasyonuna 1,3 trilyon dolarlık iddialı bir paketle katılmaları sonrasında, dünya borsalarında gözlenen trend olumlu bir düzeltmeye yönelmiş gözüküyor. Bu noktada, piyasaların iyimser haber satın almaya aç olduklarını bilsek de, ölçüsüz iyimserliğin tehlikeli olduğunu da unutmamak gerekiyor. G7’ler, daha kapsamlı bir kurtarma planı için kolları sıvamış olsalar da, söz konusu genişletilmiş planın bankacılık sektöründeki güven bunalımına ve dünya ödemeler sistemindeki sorunların çözümüne yeterli olup olmayacağını beklememiz gerekiyor.
Nitekim, 20 Ekim günü Nobel ekonomi ödülünü kazanmış olduğu açıklanan Princeton Üniversitesi profesörlerinden ve New York Times gazetesi yazarı Paul Krugman, finans sisteminin yediği son darbeden sonra, Avrupa Birliği tarafının açıkladığı plan umut verici olsa da, dünya ekonomisinin ağır bir resesyon sürecinden kurtulmasının hayli zor olduğunu işaret etmekte. Bu noktada, Krugman, bankaların bilançolarındaki ‘toksik’ kağıtların temizlenmesine yönelik operasyondan çok, bankalarının sermayelerini güçlendirmeye yönelik operasyonun çok daha etkili olacağına da işaret etmekte.
İkinci kırılma reel sektör kredilerinden gelmemeli
Dünya bankacılığının kredi hacmine yönelik tahminleri, 41 trilyon dolar civarında bir değere yoğunlaşmaktadır. Uluslararası alanda, ekonomistlerin bir bölümü 23 trilyon dolarlık kurumsal ve 18 trilyon dolarlık bireysel kredi hacminden söz etmektedirler Bankacılık sektörü için kredi hacmi bundan 10 yıl önce sorun teşkil etmemekteydi. Çünkü, 10 yıl öncesine kadar dünya bankacılığı için, elindeki plase edilebilir kaynağı satabileceği önemli bir müşteri grubu oyunun içine dahildi; ciddi kamu açığı veren gelişmekte olan ekonomiler. (GOE) Aralarında Türkiye, Rusya, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika gibi ülkelerin yer aldığı önemli bir grup, ciddi boyutlarda verdikleri kamu açıklarını finanse edebilmek için, uluslararası bankalar aracılığı ile ciddi bir borçlanma arayışı içerisindeydiler. Dünya bankacılığı elindeki kaynağın yarısına yakınını, ülkelerin kamu açıklarının finansmanına kaynak olarak kullandırmaktaydı. Bu tablo yurtiçinde de tekrarlanmaktaydı. Türk bankaları 1999 yılı sonunda ellerindeki plase edilebilir kaynağın yüzde 37’sini Hazine’nin borçlanmasına kullandırmaktaydılar.
GEO’lar borçlanmayı kesince…
2000’li yılların hemen başında önemli bir kırılma gerçekleşti ve yaşadıkları krizlerden ciddi dersler çıkaran gelişmekte olan ekonomiler (GOE), başta Türkiye olmak üzere kamu maliyesi alanında disiplinin yeniden tesis edildiği ve bütçe ile kamu açığının ciddi ölçülerde azaltıldığı bir sürece girdiler. Türkiye, 2005 yılından itibaren kamu açığını ise tümüyle kapattı. Rusya, Brezilya, Arjantin gibi ekonomiler ise, bütçe disiplini konusundaki kimi adımlarının yanı sıra, 2003 yılından itibaren, küresel emtia fiyatlarındaki, yani petrol, hammadde ve metal fiyatlarındaki artışla ciddi bir ihracat geliri elde etmeye başladıkları için, tasarruf edebilir ekonomilere dönüştüler. Mali disiplin ve küresel emtia fiyatlarındaki yükselmeyle şekillenen yeni kurgu, dünya bankacılığı için hayli kritik iki sıkıntıyı da beraberinde getirdi. Birincisi, dünya bankacılığı 1980’li yıllardan bu yana önemli miktarda para sattıkları bir ‘müşteri’yi kaybetti. İkincisi, söz konusu müşterinin, yani gelişmekte olan ekonomilerin yüksek faizle borçlanma ihtiyaçlarından kaynaklanan hayli karlı bir alan ortadan kalkmış oldu. Bu durum, dünya bankacılığı için, yeni karlı alanları keşfetme ve bunun yanı sıra, özel sektör kurumsal müşteri ile bireysel müşteriye daha büyük miktarda kredi satmak anlamına geliyordu.
Aşırı rekabet krizi getirdi
Dünya bankacılığını baskı altına alan aşırı rekabet sürecinde, gerek ülke sınırları içinde, gerekse de ülke sınırları dışında, bankalar daha büyük miktarda kredi satma ve kredi kartı sahibi müşteri kazanma yarışına girdiler. Sokaklarda kurulan stantlarda, alım gücü ne olursa olsun, herkese yüksek harcama limitli kredi kartları pazarlandı. Yetmedi, küçük ve orta büyüklükteki işletmeler (KOBİ) başta olmak üzere, dünyanın her yerinde reel sektör, kapısında nöbet tutan, her gün randevu talebinde bulunan ve çok cazip tekliflerle kredi satmaya çalışan bir banka pazarlama elemanı saldırısına maruz kaldı. Kredileri o kadar cazipti ki, reel sektör firmaları ayaklarına kadar getirilen, hayli çekici faiz oranlarıyla pazarlanan söz konusu kredileri kullanmakta çekingen davranmadılar. Ancak, bu süreçte, reel sektör firmalarının borç yükünde de bir artış gözlendi. Nitekim, Türkiye’de 19 Eylül itibariyle, mevduat bankalarının kullandırdıkları kredi 267 milyar YTL’ye dayanmış durumda. Yani, 200 milyar dolara ulaşmış bir kredi hacmi. Oysa, 1999 sonunda Türk bankalarının toplam kredi hacmi ancak 40 milyar dolar seviyesindeydi. Tüketici kredileri ve bireysel kredi kartları hacmi ise 1999 yılı sonunda sadece 0,9 milyar YTL iken, bugün 114 milyar YTL’ye ulaşmış durumda. O halde, Türk bankalarının kredi hacmi son 8 yılda 5 kat artmışsa, dünya bankacılığının kredi hacmindeki genişlemenin takdirini size bırakıyorum.
Küresel Finans Krizi’nin Türk Ekonomisi’ne Etkileri Hususunda Öneriler
1) Olağanüstü dönemler, olağanüstü karar ve uygulamaları gerektirir. Hükümet, Türk ekonomisini bu küresel finans depreminden, küresel finans tsunamisinden koruyacak önlemler konusunda teşvik edilmelidir. Cesur tedbirler talep edilmelidir. Hükümet, ‘bu kararlarla ekonomi aktörlerini telaşlandırır mıyım?’ endişesine girmemelidir. Geciken her saniye, her karar, Türk ekonomisinin ödeyeceği bedeli büyütecektir.
2) Hükümet açısından, Türkiye’de elde edilmiş olumlu sonuçların pozitif etkisini de dikkate alarak, küresel finans alanında patlak vermiş olan böyle büyük bir krize karşı, Türk ekonomisinin olumlu, artı yönleri, güçlendirilerek sürdürülmelidir. Bu krizden çıkmayı prensip edinmek gerekir.
3) Türk ekonomisi, Hükümet ve ekonomi yönetimi, sanki bu boyutta bir küresel kriz yokmuş gibi, aynı tonda, aynı dozajda para ve maliye politikasını sürdüremez. Aynen, ABD ve AB ülkelerinin yaptığı gibi, para ve maliye politikalarında sıkılaştırılmış model uygun ölçüde gevşetilmelidir. Kamu harcamaları sınırlı ölçüde arttırılmalı, vergi ve kesintiler kısmen azaltılmalıdır. Aksi durumda, Türk reel sektörünün ciddi bir iflas ve işsizlikle karşı karşıya kalması, Hükümet için, kamu maliyesinde, politikaları bir miktar yumuşatmaktan daha ağır, vergi gelirlerinin daha sert ölçüde eridiği bir sıkıntılı tabloyu beraberinde getirir.
4) Keza, TCMB’nin de ödünsüz bir para politikası uygulaması beklenmemelidir. Enflasyon hedeflemesi modeli devre dışı bırakılmadan, para politikasında bir miktar rahatlama sağlanmalıdır.
5) Türkiye, bu krize bağlı olarak tökezleyecektir, düşecektir. Ancak, söz konusu tökezlemenin yumuşak olması sağlanmalıdır. Hükümet, yere iniş sürecini yumuşatmalıdır.
6) IMF ile bir anlaşma yararlı olabilirdi. Ancak, bu aşamada IMF ile bir anlaşma konjonktür olarak zor gözükmektedir. IMF ve Dünya Bankası, yine de, Türkiye için cari açığın ve projelerin finansmanı için önemli bir kredi kanalıdır. Bu noktada, şu anda IMF ile anlaşma, tam sıkı para ve maliye politikası anlamına gelir ki, Türkiye’nin, zaten etkilenen ve etkilenecek bir ülke olarak, küresel kriz nedeniyle ödeyeceği sosyo-ekonomik bedel büyür.
7) Enflasyonda sapmaya izin verilmemelidir. Ancak, yüzde 4, yüzde 5 veya 6’ya indirilmesi için çabalar askıya alınmalıdır. Yani, enflasyon yüzde 9 ile 12 arasında bir bantta tutulmalıdır. Türkiye, yıllardır enflasyon üretmeden, iç talebi canlı tutarak, ekonomi büyütmenin yolunu bulamamıştır. Ancak, 2009’da Türk ekonomisini ağırlıklı olarak iç talep ayakta tutacaktır. Bu nedenle, enflasyonla mücadele zaafa uğratılmadan, iç talebi arttıracak önemlere ağırlık verilmelidir.
8) Kamu maliyesi alanında, bütçe performansı ve disiplini ile kamunun giderek her geçen gün azalan borçlanma ihtiyacındaki azalma, güçlendirilerek sürdürülmelidir. Kamu finansmanı zora sokulmamalıdır. Hazine’nin Körfez Ülkeleri’nden, Uzak Doğu’dan borçlanma imkanları araştırmalıdır. Özel amaçlı yeni borçlanma enstrümanları (Sukuk ve benzeri) devreye sokulmalıdır.
9) Türkiye’nin üçüncü avantajı ve olumlu yönü, ihracat alanında yakalanmış olunan performansın gerilemesine izin verilmemesidir. İhracatın desteklenmesine yönelik imkanlar seferber edilmeye devam edilmelidir. Dış ticaretin desteklenmesi boyutunda, Eximbank’a, yurtdışından borçlanmadan, gerekirse Hazine kaynaklarından ek finansman imkanı sağlanmalıdır. İhracatta ana sektör ve şirketler desteklenmelidir. Türkiye’nin ihracatının önemli bir bölümünü sağlayan şirketlere kaynak bulmada özen gösterilmelidir.
10) 1988-89 döneminde çok başarılı olmuş bir uygulama olarak, Merkez Bankası’nın reeskont kredisi kullanma imkanı, kısa bir dönem için ihracatın finansmanına da yönlendirilebilir. İhracatçı firmaların geçmişteki başarı ve performansları dikkate alınarak, hangi ölçüde desteklenecekleri belirlenebilir. İhracatçılar, merkez bankasından bu kredi imkanını teminat mektubu karşılığı kullanacaklar ve ihracat alacaklarını tahsil ettikçe de, merkez bankasına kredilerini ödeyeceklerdir.
11) Türkiye’nin mal sattığı ülke ve pazarlardaki olası daralmalar yakından izlenmeli, bu küresel finans krizinden en az etkilenecek ülkelere yönelik olarak, Türkiye’nin ihracat hacminin gelişmesine ağırlık verilmelidir. Reel sektöre vergi iadesi ödemelerinin hızlandırılması yararlı olabilir.
12) Türkiye’nin 2009 yılında her kuruş kazandığı dövize ihtiyacı olacak. Bu nedenle, sadece ihracatçılarımızın desteklenmesi değil, turizm sektörümüzün de desteklenmesi gerekecek. Gelecek yıl, dünya ekonomisindeki kriz etkisi ile, insanlar evlerinde oturmayı tercih edebilir. Seyahat tercihlerinde ise rekabet öne çıkacak. Türk turizminin rekabet becerisi açısından, kimi fırsatlar sağlanması gerekiyor. Vergi kolaylığı, turizm faaliyetlerinde dolaylı vergi indirimi gibi önlemler düşünülebilir.
13) Bu noktada, 2009 yılında en iyimser tahminle 35 milyar dolar, en kötümser tahminle 60 milyar dolar seviyesinde, Türkiye’nin vadesi gelen dış borç geri ödemeleri ve cari açığın finansmanı için para bulması gerekmektedir. Bu kaynak, Körfez Ülkeleri’nde ve Uzak Doğu’da mevcuttur. Türkiye, Körfez Ülkeleri yatırımcılarını ve Uzak Doğu yatırımcılarını Türkiye’ye yatırım yapmaya davet etmenin yolunu bulmalıdır. Gerekirse, Başbakan ve ilgili bakanların etkili ziyaretleri olmalıdır.
14) Ekonomik büyümenin yüzde 1,5-2 civarına doğru yavaşlamasına izin vermek gerekiyor. Böylece, ithalat hacmindeki göreceli daralma, Türkiye’yi cari açık boyutunda rahatlatacaktır. Ayrıca, petrol fiyatlarındaki gerilemenin sürmesi, Türkiye’nin cari açığını 8 ile 10 milyar dolar olumlu yönde etkileyebilir.
15) Merkez Bankası, dalgalı kur rejimine, döviz kurlarındaki aşırı dalgalanmaya izin veremez. Kurlara istikrar kazandırmak, bu süreçte Hükümet ve ekonomi yönetimi açısından, krizin Türk ekonomisine etkilerini sınırlamak açısından önemlidir. Türkiye, 1929 Krizi’nde Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz kurlarındaki dalgalanmayı kontrol altına almış, denk bütçeye geçmiş, Türk lirasını sağlamlaştırmayı tercih etmiştir. Günün koşullarına uygun bir kur politikası belirlenmelidir. Çünkü, döviz kurlarının yükselişini sürdürmesi, hem Türk bankalarının, hem Türk reel sektör şirketlerinin bilançolarını dış borçlar nedeniyle vuracaktır. Bilançolar küçülecek ve kurdan kaynaklanan zarar büyüyecektir.
16) Türk halkının elindeki TL mevduatını, döviz mevduatına dönüştürmemesine özen gösterilmelidir.
17) Türk ekonomisi açısından, boyutu ve etkileri halen kestirilemeyen, bununla birlikte, dünya ekonomisinin tarihindeki en ağır krizlerden birisi olduğu konusunda genel bir mutabakatın söz konusu olduğu bu krizden en az zararla çıkmanın en öncelikli koşullarından birisi, Türk Bankacılık Sektörü ile Türk Reel Sektörü arasındaki kredi kanalının, kredi musluklarının tıkanmaması için gereken özenin gösterilmesidir. Dünyanın önde gelen bankalarının 8 Ekim Çarşamba günkü faiz indirim kararlarının gerekçesi budur. Bizim merkez bankasının da atacağı adımları netleştirmesi gerekmektedir.
18) Kredi kanalının çalışması ise, Türk bankacılık sektörünün yeni sorunlarla karşı karşıya kalmamasına bağlı gözükmektedir. Yani, Türk ekonomisi bir likidite, ekonomik aktiviteyi sağlayan para miktarı açısından sorun yaşamamalıdır. Bu konuda, Hükümet’e ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na (TCMB) ekonomideki para miktarı, likidite açısından, piyasaların rahat olması boyutunda, önemli görevler düşmektedir.
19) Oysa, 11 Eylül’de küresel finans krizi, yeni ve ağır bir boyuta geçtikten sonra, Türk bankaları arasında müşterilerin mevduat kaydırma eğilimlerinde ciddi bir hareketlenme gözlenmektedir. Hükümet, Merkez Bankası (MB) ve Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) söz konusu mevduat kaymalarını yakından takip etmelidir.
20) İş işten geçtikten sonra uygulanması halinde, etkili olma imkanını kaybedecek olan bir önemli adım, ‘mevduatın tümüne devlet garantisi’ getirmektir. Böyle adım için, şimdilik bir gereklilik olmadığı söylense de, İrlanda ve Yunanistan’ın aldığı karar, iki ülkenin bankacılık sektörü için mevduatın tümüne garanti için bir gereksinim olmamasına rağmen alınmış bir karar olarak, manidardır. Ancak, bankacılık sektörü bu konuda talepkar olamaz. Çünkü, yanlış anlaşılır. Bunu iş dünyasını temsil eden sivil toplum örgütleri, BDDK ve MB dile getirmelidir. Böylece, Türkiye’deki bankalarda son bir haftadır gözlenen ve hız kazanmış olan mevduat akış trafiği de sakinleşir. Aksi durumda, iyi durumda olan kimi Türk bankalarının pozisyonları zora girebilir. Hükümet, mevduatın tümüne garanti kararını, işler daha arap saçına döndüğünde almaya kalkar ise, etkisi bugünkü gibi olmaz ve halkın paniğini yatışmaz. Avrupa Ülkeleri ve ABD yükseltirken, Türkiye için gerekçesi zaten artık hazırdır.
21) Reel sektörün korkusu, kredilerde daralmadır. Nitekim, bu yönde tatsız duyumlarda bir artış gözlenmektedir. Kimi bankalar ise, geri çağırdığı kredi için, ilgili reel sektör firması kredinin devamını istiyorsa, daha yüksek bir kredi faizi talep ederek, zor günleri bir fırsatçılığa dönüştürme eğilimi göstermektedir. Hükümet aciliyetle, bankaların reel sektörden kredilerini erken kapatmaları yönündeki taleplere dolaylı olarak müdahale etmelidir.
22) Bankalar, Türk bankaları dahil, içinde bulunduğumuz bu zorlu günlerde, kendilerini güçlü kılmak için, ellerindeki para kaynağını arttırmak, likidite becerisini arttırmak için, kredileri geri isteme eğilimini arttıracaklardır. İşin sıkıntılı yönü, en kolay tahsilat güçlü KOBİ ve şirketlerden sağlanacağından dolayı, ciddi bir paradoks, yani ikilemle, bankalar söz konusu güçlü firmalara yüklenecektir. Oysa, söz konusu güçlü reel sektör firmaları, böyle bir krizde, Türk ekonomisini ayakta tutacak kurumlardır ve tersine desteklenmeleri gerekmektedir.
23) Türk bankacılık sektörünün durumunun göreceli olarak güçlü olduğu kimi açılardan doğru olsa da, sektörün dış borç yükü ve bu borçların vadesinde yeniden alınıp, alınamayacağı, döndürülüp döndürülemeyeceği ciddi bir sıkıntı konusudur ve önemli bir risktir. Dünyanın önde gelen finans kurumları, bankaları birbirlerine kaynak kullandırmaz iken, Türk bankaları sendikasyon kredilerini tazeleyebilecekler midir? Tazeleyecekler ise, daha yüksek maliyetlerle tazeleme riski söz konusudur ve bankalarımızda bu durumda, pahalıya bulduğu kaynağı pahalıya kullandırmak durumunda kalacaktır.
24) Kurumsal kredi maliyetlerinin düşürülmesi yararlı olabilir. Hükümet, ekonomi yönetimi, reel sektöre yönelik kredi kanalını çalıştırırken, bankaları, kurumsal krediler üzerindeki vergi ve benzeri kesintilerin yükünü azaltarak, reel sektöre daha fazla kredi açmaya özendirebilir. Kredilerin geri döndürülmesinde ve yeniden yapılandırılmasında reel sektör için erteleme imkanı sağlanabilir.
25) Türk Hazinesi, kendi mevduatını bankalar arasında paylaştırarak, kısa vade için bankaların kaynak ihtiyaç ve arayışlarına destek verebilir.
26) Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) kimi zaman döviz ihtiyacını karşılamak adına, verdiği eurolar karşısında ABD Merkez Bankası’ndan (FED) dolar alması gibi, bizim Merkez Bankamız ile FED arasında da dolar-YTL swap anlaşması ve işlemi yapılabilir. FED; TL’yi kabul etmesi için, ikna edilmelidir.
27) Türk İnşaat Sektörü’nde iktisadi canlılığı temin etmek için konut alımlarında vergi indirimi sağlanarak alıcıların teşvik edilmesi ve müteahhitlerin fiyat farklarının ödenmesi yararlı olabilir.
28) Son söz olarak, etkisini 2010 yılına kadar sürdürebileceği ihtimalinin konuşulduğu küresel finans krizinden, Türk ekonomisinin en az etkilenmesin koşulu, 70 milyon Türk halkının iç talep performansına bağlıdır. Hükümet, halkın satın alma gücünde erime ve işsizlik anlamında, iç talebi daha da zora sokacak gelişmelere izin vermemelidir. Ekonomide, bir para bulma, likidite sorunu yaşatılmamalıdır. Gelir Vergisi reformu, 2009 yılında Türk halkının satın alma gücünü bir miktar arttıracak bir etkiyle yasalaşmalıdır. Türk halkının satın alma gücü desteklenmelidir.

|
|
|
BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com
|
|
30 Temmuz 2010 - AKŞAM
|
|
|

|
Laubaliliğin faturası
|
|
| |
|
Deniz GÖKÇE
|
|
|
|
29 Temmuz 2010 - HABERTURK
|
|
|

|
ISO 500 şirketleri vergiye çalışmış
|
|
| |
|
Ercan KUMCU
|
|
|
|
29 Temmuz 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Yıl sonu tahminleri
|
|
| |
|
Mahfi EĞİLMEZ
|
|
|
|
27 Temmuz 2010 - VATAN
|
|
|

|
İstihdamın kalitesi
|
|
| |
|
Asaf Savaş AKAT
|
|
|
|
31 Temmuz 2010- RADİKAL
|
|
|

|
Yüksek hızda büyümeyi sürdüremeyiz
|
|
| |
|
Taner BERKSOY
|
|
|
23 Temmuz 2010- VATAN
|
|
|

|
Rekorlar devam eder mi?
|
|
| |
|
Ali AĞAOĞLU
|
|
|
28 Temmuz 2010- HÜRRİYET
|
|
|

|
Bankalara ön gerilim sınaması
|
|
| |
|
Ege CANSEN
|
|
|
|
29 Temmuz 2010- RADİKAL
|
|
|
|
Ne ararsanız var son iki günün verilerinde |
|
| |
|
Fatih ÖZATAY
|
|
|
31 Temmuz 2010 HABERTURK
|
|
|

|
Bu diyarda işler iyi gitmiyor
|
|
| |
|
Gazi ERÇEL
|
|
|
|
24 Mayıs 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
Emtia piyasalarında son durum
|
|
| |
|
Ateşhan AYBARS
|
|
|
|
|
|
|
|
30 Temmuz 2010 - RADİKAL
|
|
|

|
Arabesk para politikası
|
|
| |
|
Uğur GÜRSES
|
|
|
|
29 Temmuz 2010 Finanstrend.com
|
|
|

|
TCMB bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyor
|
|
| |
|
Özgür ALTUĞ
|
|
|
|
23 Şubat 2010 MİLLİYET
|
|
|
|
‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda
|
|
| |
|
Osman ULUAGAY
|
|
|


|