Çetin Ünsalan – Resesyon olursa, bize ne olur?

Çetin Ünsalan

Borsada bir kural vardır: Herkes birden kazanamaz. Kazanç ise mutlaka kaybedenlerin eseridir. Genellikle de kaybedenler, sermaye bakımından piyasayı domine edemeyen kişilerdir.

Elbette ideal, şirketlerin gerçekten faaliyetlerine ve bilanço değerlerine uygun, hissedarlığı esas alan bir borsa tanımından bahsetmiyorum. 2 binli yıllarla birlikte dünyayı eskiye oranla daha çok saran, bugün üretilen mal ve hizmetin 10 katı fazla sanal bir parayı, hedge fonlar başta olmak üzere türev piyasalarla yaratan yapıdan söz ediyorum.

Geldiğimiz noktada dünya ekonomisi çok hasta ve bunu taşıyabilme kabiliyetinde değil. Bu bina çökecek. Bu tespiti geleceğin ekonomisi ve bağlantılı olarak siyasetinde söz sahibi olma savaşıyla bütünleştirdiğinizde büyük bir silkelenmenin yaşanacağını görmemek mümkün değil.

Nitekim Davos öncesi ve sonrası açıklamalara da baktığınızda düzeltme gibi konuları daha çok telaffuz eder oldular. Çünkü çok kutuplu dünya hesapta olan bir şey değildi ve sıkışıklıklarını manevralar yaratarak aşmaya çalışıyorlar.

Oysa yine 2008 krizinden sonra beklenen bir gerçek daha var. İkinci dip… Çok uzun zaman önce izleyicilerimize ve okurlarımıza anlatmaya çalıştığımız resesyon yeniden dile getirilir olmaya başladı. Resesyon, yani ekonomide durgunluk. Hatta buna durgunluğa paralel, fiyatların yani enflasyonun artması anlamına gelen stagflasyonu da ekleyin.

Dünya ekonomisini çok ciddi anlamda çatlatır. Peki dünyayı bir kenara koyarsak bize ne yapar? Öncelikle borç ödeme kabiliyetini ihracata bağlamış, reel sektörü zorlamaya başlar. Hatta nakit ihtiyacı zorluğundan zararına satışlar ve ardından şişen stoklar, artan finans maliyetleri ve tahsil edilemeyen alacaklarla iflaslar ile işsizlik patlar.

Bu durum sosyal sıkıntıların yanında, piyasaların ve bankaların ödemeler zincirini dağıtır. Devlet, vergi, SGK primi gibi alacaklarını kasaya koyamaz hale gelir. Hatta elektrik ve benzeri ödemeler sıkıntısından, modeli itibariyle tekrar kamulaştırmaya kadar gidecek yeni bir maliyetle tanışır.

Bankaların sendikasyonları sıkıntıya girdiği anda, devlet güvencesiyle yeni bir tartışma başlar. Döviz maliyeti ve ihtiyacı arttığından, bu değerlere de yansır ve eldeki kaynak hızla tükenirken, enflasyondan faize kadar tüm göstergeler alt üst olur.

Formül sadece bizim için geçerli değil. Gelişmekte olan, parasal bollaşma sırasında gücünün üzerinde kaynak kullanıp, kaynağı üretim ekonomisine yatırmayan, borca batan tüm ülkeler benzer şeyleri yaşarlar. Ama bu durumda gelişmişlerin de büyük kayıpları olur.

Bu nedenle herkesin kazanamayacağı bu oyunda birilerinin kaybetmesi amaçlanmaktadır. Sıra da kırılganlardan başlayacaktır. Peki ani şoklar ve batışlar kazanç getirir mi?

Elbette hayır. Bu durumda herkes batar. O zaman dünyanın uyguladığı formülü bu açıdan düşünmelisiniz. Bizim de içinde bulunduğumuz ülkelere riskleri satacaklar ve sonra zararı azaltarak, belki de kazanç sağlayarak köşeye çekilip, sonrasındaki siyasi nemaları toplayacaklar.

Tüm bunlar olacak ve göreceksiniz. İşte bu yüzden 2008 krizinden beri, kendileri adım adım risk satmaya çalışırken, bizim gibi ülkelere finansçı jargonuyla iyimserlik adı altında sahte beklenti pompalıyorlar.

Uyanalım artık. Çözüm, sorunla ve gerçeklerle yüzleşmekle, insanlara gerçeği anlatmakla başlar. Uyanırsak, oyunu bozar ve elalemin ekstra maliyetini değil, sadece kendi yaptığımız hatanın bedelini öderiz. Yoksa sadece başkasının oyununda piyon ve oyun bittiğinde hesabı ödeyen oluruz.

[email protected]

Yorumunuzla Bu Yazıya Katkıda Bulunun

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.