Çetin Ünsalan – Dolar mı lazım?

Çetin Ünsalan

Türkiye’nin ekonomik açmazları belli. Bırakın yeterince finansman sağlama sıkıntımızı, reel sektör yoluyla düşen ihracat ve turizm hareketiyle problemimizin boyutu büyüyor. Bu sıkıntı karşısında içi boş kampanyalarla sonuç almak mümkün değil. Daha kalıcı önerilerle ortaya çıkmak gerekir.

İşte bugün size böylesi bir öneriyi aktaracağım. Katıldığım bir televizyon programının ardından elektronik posta yoluyla beni bulan, Endonezya’da yaşayan baharat üreticisi Hasan Ergül ile uzun uzun sohbet ettik. Reel sektörden kamuya kimseye aklındaki projeyi anlatamamış.

Ben dinledim; sizler ve yetkili – ilgili kişilerle notlarımı paylaşayım istedim. Çünkü çok yabana atılır bir işten bahsetmiyor. Tespitlerinde içimizi acıtacak noktalar olsa da, yöntem akla yatkın. Sistem orada iş yapıp, döviz elde edip, bunu yurda getirmek üzerine kurulu…

Hedef sektörlere baktığınızda, turizm, kahve ve baharat. Sistem orada yapılanıp, Endonezyalı bir firma gibi yapılanmaktan geçiyor. Hasan Ergül bu tip bir oluşumun kamu eliyle yapılmasının doğru olacağına dikkat çekiyor.

Endonezya, 300 milyonluk nüfusu, 33 eyaletiyle para harcayan bir yapı sergiliyor. Dünyanın en büyük ikinci biyoçeşitliliğine sahip ülkesi. Güneydoğu Asya’nın önemli ekonomilerinden biri ve karma sistem uyguluyor. Esasen taşıdığı potansiyel ile bu noktayı çoktan keşfedenler var. Aslında fikri ilk duyduğunuzda ters geliyor; ama Türkiye imajını düşündüğünüzde akılcı yönü ağır basıyor.

Ergül, burada kamunun bir ofis açarak işe başlaması ve sektörel düzeyde yapılanması ile sonuç alınabileceğini belirtiyor. İddia çok büyük. Diyor ki ‘bizim sıkışan dünya pazarında Avrupalı’ya ve Araplar’a ihtiyacımız yok. Endonezyalı para harcıyor.”

Bence birilerine ihtiyacımız yoktan çok, kiminle daha fazla ticaret yapabiliriz diye yaklaşmak lazım, ama Hasan Ergül böyle düşünüyor. Şimdi kendisiyle yaptığım sohbette eleştiriden potansiyele not defterime düşenleri sizlerle paylaşayım:

Bu ülkede doğru bir yapılanmayla volkanik, primitif, tropikal, deniz kum güneş, gurme ve sörf/dalış turizmi yapmak mümkün. Özellikle batılı turiste buradan satış yapmak ve döviz geliri elde etmek, onu da ülkeye getirmek üzerine kurgulanmış bir proje.

Yine turizmin ikinci önemli dalı ise umre bağlantılı. Endonezya Müslüman bir nüfusa sahip. Yapılan istatistiklere göre yıl içerisinde Umre ziyareti yapanların önemli bir oranı, bağlantılı olarak ikinci bir destinasyona gidiyor.

Burada aslan payını Dubai alıyor. Türkiye’nin doğru bir çalışmayla harcama yapan turist çekebileceği belirtiliyor ki mevcut durumda adımız bile anılmıyor. Bir turistin bu yapı içinde ortalama 500 dolar bıraktığına dikkat çeken Ergül, sağlık turizmi ile ilgili büyük potansiyel olmasına rağmen, iç acıtıcı durumumuzu şu tespitlerle ortaya koyuyor:

“Türkiye’de sağlık turizmi yok. Bütün faaliyet saç ekmeden ibaret. Bu alanda da OECD sıralamasında 25 ülke içinde 23. sıradayız. Adımız ‘saç ekimci’ye çıkmış.” Endonezya’da kayda değer nitelikte bir sağlık sistemi bulunmuyor. Malezya ve Singapur bu olumsuzluğu fırsata çevirerek bu ülkeden önemli ölçüde pay alıyorlar.

Ergül’e göre gerçek anlamda tıbbi çözüm sunmadan, sağlıktan pay almak olanaksız. Türkiye’de 10 tane özel hastaneye gittiğini ve durumu anlatamadığından yakınıyor. ‘Müşteri getir’den öteye bir bakış açısına geçemedikleri görülüyor. Oysa Singapurlu hastaneler ise bu alanda yapılanmış vaziyette.

Kahve başlığı açısından ise bakir tarlaları var. Kahve işleme üniteleri açılarak dünyaya satmanın mümkün olduğu yine notlar arasına düşen başlıklardan biri. Hollanda kahve pazarlama konusunda bir numara olarak öne çıkıyor. Ergül ise iç piyasamızdan bir konuya dikkat çekerek yakınıyor.

Ülkemizde kritik noktalarda bile İtalyan kahvesinin hakim olmasını eleştiriyor. Otel, kulüp ve zincirleri Hollandalı’ya kaptırdığımıza dikkat çekiyor. Doğru bir yapılanmayla 100’ü aşkın tropikal meyve ile çeşitlendirmeye gidip, bilhassa Rus ve Ortadoğu’ya bunları satabileceğimizi düşünüyor.

Ayrıca meyve üretimi, Türk meyve suyu endüstrisi açısından da avantajlar içeriyor. Keza baharat ve tarçın da dikkat çeken başlıklardan diğerleri. “Eğer orada yapılanıyorsanız, İngiliz’e ve Fransız’a çeşitlendirilmiş ürünleri satabilirsiniz’ görüşü ilginç. Bilhassa baharatta büyük potansiyel olduğunu vurgulayan Ergül, palmiye yağ potansiyeline de atıfta bulunuyor.

Palmiye yağı olmadan çikolata, tıraş köpüğü, krem gibi bir çok ürünün imal edilemeyeceğini hatırlatarak, Endonezya, Malezya, Singapur üçgenine dikkat çekiyor. Yine balık da işlemeye, konserve olarak pazarlanmaya uygun bir hacim olarak öne çıkıyor.

Bu ve benzeri sistemle dışarıdan sıcak para dışında da kaynak sağlamak mümkün gözüküyor; ama mevcut ticaret anlayışıyla mümkün olmadığına dikkat çekiliyor. Hasan Ergül, iyi bir tanıtımla kısa sürede sonuç alınabileceğini ‘orada yap, dünyaya sat, parayı Türkiye’ye getir’ formülüyle yeni bir kaynak sağlanabileceğini iddia ediyor.

Ama Ergül’ün üzerinde durduğu bir konu daha var. ‘Tahtakale yaklaşımı, kulağı kesik mantığıyla ticareti bırakmalıyız. Uyanık adama değil, akıllı adama ihtiyaç var’ diyen işadamı projesinde oldukça iddialı.

Sonuç alınır mı; bakılması, uzmanlar tarafından incelenmesi lazım. Ama dolara bu kadar ihtiyacımız olan, turizmden ihracata her alanda kan kaybettiğimiz bir ortamda en azından dinlemek gerekir.

Ben ekonomi yönetiminin, yetkililerin ve sektör mensuplarının dinlemesi gereken bir ışık gördüm. Gerisi kendi tercihleri… Ya da ikinci bir yol daha var. Oturup ağlar; bir yandan da içi boş sloganlarla hamaset yaparız.

[email protected]

Yorumunuzla Bu Yazıya Katkıda Bulunun

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.